Kırmızı Gülün Hikayesi

Kırmızı Gülün Hikayesi

Kırmızı Gülün Hikayesi

Zamanın ötesinde bir hikaye bu, efsunlu bahçelerin ve ölümsüz aşkların hikayesi. Eski çağların derinliklerinden, unutulmuş diyarların sisli yollarından süzülüp gelen bir masal.

İlkbaharın ilk ışıklarıyla birlikte, doğa ananın sonsuz döngüsünde bir kez daha can bulurken, bu efsane de yeniden hayat buluyor. Adonis, gençliğin ve cesaretin sembolü, avcılık tutkusunun peşinde, tanrıların kıskandığı bir aşkın kahramanı olarak karşımıza çıkıyor.

Venüs’ün, zamansız güzelliğin ve aşkın tanrıçasının, bu ölümlü sevgiliye olan bağlılığı, tüm zamanların en derin aşk öykülerinden birini meydana getiriyor.

Bu, sadece bir aşk hikayesi değil, aynı zamanda bir dönüşüm ve yeniden doğuş masalı. Doğanın her bahar kendini yenilemesi gibi  bu efsane de aşkın, tutkunun ve yeniden başlamanın öyküsünü anlatır.

Adonis’in vahşi doğanın kalbine yaptığı yolculuk, hem fiziksel hem de ruhsal bir arayışı simgeler. Kibele’nin tapınağı, evrenin dengesini koruyan kudretli bir gücün merkezi, Venüs’ün ise Adonis’e olan sevgisi, onu koruma arzusuyla birleşir. Bu, sadece bir varoluş mücadelesi değil, aynı zamanda bir aşkın, sevginin ve özverinin test edildiği bir sınavdır.

İşte böyle başlar bu efsanevi hikaye, ilkbahar ışıklarının altında, doğanın uyanışıyla birlikte. Adonis ve Venüs’ün aşkı, tıpkı doğanın her yıl yeniden can bulması gibi ölümsüz bir masalın parçasıdır.

Bu hikaye, aşkın ve tutkunun, hayatın ve ölümün, yeniden doğuşun ve dönüşümün, kısacası varoluşun tüm yönlerini içinde barındırır. Bizlere, zamanın ötesinden, unutulmuş bir çağdan seslenir, büyüsüyle sarar ve sürükler.

İlk bahar ışıklarının ılık dokunuşu altında, doğa yavaş yavaş uyanırken ve her yan yeniden yeşermeye başlarken Adonis içindeki derin avcılık sevdasının peşinden gider.

Kırların ve ormanların derinliklerine doğru yola çıkan bu genç kahraman, zamansız bir aşk efsanesinin izlerini taşıyan, unutulmaz bir anlatının merkezinde yer alır.

Bir gün, evrenin kudretli ana tanrıçası Kibele’nin tapınağının yanı başında, sevgilisi, o eşsiz ve değerli varlık tanrıça Venüs, onu uyarır: “Bu dağların büyüleyici güzelliği, gizledikleri tehlikeler kadar büyüktür, sevgilim Adonis. Herhangi bir tehlikeyle karşılaşırsan, hiç tereddüt etmeden hemen oradan uzaklaş.”

Bu, Adonis’e yönelik hem bir sevgi ifadesi hem de onun güvenliğine duyulan derin bir özenin dile getirilmesidir.

Adonis’in sadık yoldaşları, av köpekleri, bir yaban domuzunun izini bulurlar ve bu tehlikeli canavarı meydan okumaya karar verirler.

Adonis, kargısını domuza saplar fakat bu eylem, kaderin acımasız bir dövüşe dönüşmesine sebep olur. Domuz, son bir öfkeyle Adonis’e saldırır ve onu ölümcül bir yara ile yere serer.

Venüs, bu trajedi karşısında, adeta bir önseziyle dolup taşar ve sevdiğinin yanına, Kıbrıs’tan kanatlarının hızıyla uçar. Ancak vardığında Adonis’in bu dünyadan ayrıldığını bulur.

Yüreği kırık, gözleri yaşlı Venüs, Adonis’in soğuk bedenine sarılırken, dökülen kanlardan beyaz güllerin filizlendiğini fark eder. Bu acı manzara karşısında, gözyaşları içinde, Adonis’in hatırasına adanacak ritüellerin vadettiği bir gelecekten bahseder; dökülen her kan damlasının, her bahar aşkın yeniden doğuşunu simgeleyen çiçeklere dönüşeceğini söyler.

Efsaneye göre, Venüs’ün ayağına diken batması ve sonucunda akan kanı, başlangıçta beyaz olan gülleri kırmızıya dönüştürür. Bu dramatik olay, güller üzerine Adonis’in kanının da birleşmesiyle, kırmızı gül aşkın, hasretin ve tutkunun güçlü bir sembolüne dönüşür.

Böylelikle, kırmızı gül sadece Adonis’e olan özlemi değil, aynı zamanda Venüs’ün aşkının derinliğini ve onun fedakârlığını da temsil eder. Bu şekilde gül, yitirilen sevgilinin ve sonsuz aşkın sembolü olarak efsaneler içinde özel bir yer edinir. Kırmızı gülün hikâyesi, aşk ve tutku ile acı ve özlemin iç içe geçtiği sonsuz bir döngüyü anlatır; bu hikâye, bu duyguların en güçlü temsili olarak ele alınır.

Bu antik mit, özel günlerde aşkın sembolü olarak gülün pazarlanmasını ve kapitalizm altında metalaşmasını ele alır. Gülün hikâyesi, aşkın tüketim nesnesine nasıl dönüştüğünü ve bu süreçte romantizmin nasıl kullanıldığını gösterir. Bu, aşk hikâyelerinin modern dünya tarafından nasıl şekillendirildiğinin bir örneğidir.

Kaynakça

Murat Çatal, Tanrıların gizemi (Kutlu Yayınevi, 2022)

Murat ÇATAL 

Baş Editör: Elif ÜNAL YILDIZ 

Bir Önceki Yazımı Okudunuz mu?

KISKANÇLIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar (3)

  1. Hocam efsane şahane ama itiraf etmeliyim ki hiç cazip gelmemiştir kırmızı gül bana... Nedense daha çok şehveti aristokrasiyi canlandırır gözümde ben kırlarda açan beyaz papatyalar seviyorum...

  2. Semiray Sezgin
    • 4/03/2024

    Kalemin kavi olsun. Hoş geldiniz.

  3. Bekir SEVİK
    • 4/03/2024

    Kaleminize sağlık Murat Hocam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Murat ÇATAL

Almanya’da yaşamaktadır. Araştırmaları, Antropoloji alanındadır. ‘Tanrıların Gizemi’, ‘Doğru Bilinen Yanlışlar’, ‘Alevi Ritüellerinin Kökeni’ ve ‘Die Ursprünge der Alevitischen Rituale’ adlarında dört antropoloji araştırma kitabı bulunmaktadır.