Şepatan Geçidi’nde Bir Ramazan
- Yazar: Erol ATLAS
- 28 Haziran 2026
- 6 kez okundu
Şepatan Geçidi’nde Bir Ramazan
Yıl 1980, Temmuz ayı…
Yer; Hakkâri / Şemdinli, Şepatan Geçidi’ndeki taş ocağı şantiyesi…
Her taraf yüksek dağlarla, sık ormanlarla çevrili. Doğanın el değmemiş güzelliği… Gecesi ayrı güzel, gündüzü bambaşka güzel. Yol boyunca yaban hayatı, sessizlik ve yalnızlık…
Temmuz ortası, mübarek Ramazan ayı…
Sıcaklık kavuruyor; neredeyse 45 dereceye yaklaşıyor.
Bir yandan oruç tutuyoruz, bir yandan taş ocağında çalışıyoruz. Taş tozu, dinamit ve amonyum nitrat kokusu yetmezmiş gibi bir de güneşin altında susuzluk…
Sahurumuzu yapıp, şafak sökmeden; hava biraz serinken sabah namazımızı kılıyor, işe başlıyoruz. Ama öğleni bekleyemeden saat ona doğru işi bırakmak zorunda kalıyoruz. Biz bırakmasak da makineler sıcaktan adeta sarhoş gibi dönüyor.
Yorgunluk, stres ve kavurucu sıcak…
Uyumaya çalışıyoruz; ormanda ağaçların altında… Ama orası da kolay değil. Böcekler, sinekler, akrepler, yılanlar… Gölgede biraz dinlenebilmek için battaniyeleri ağaçların altına seriyoruz.
Tek hayalimiz iftara yetişmek…
Yemekten bile vazgeçmişiz; kana kana su içmek, bir efkâr sigarası yakmak, yıldızların altında serinliği hissetmek… Ve evde iftar açtığımız günlerin hayalini kurmak…
Güneşin kavurucu sıcaklığı, taş tozunun yakıcı etkisi derken sudan başka doğru dürüst bir şey tüketemiyoruz. Bedende renk değişiyor; yorgunluk, halsizlik ve içe kapanma başlıyor.
Ramazan bitmek üzere…
Ama evimizde iftar yapamadık.
Derken başka bir duygu ağır basıyor; memlekete özlem…
Oruç artık sadece açlık değil; anneye kavuşmak, babaya kavuşmak demek…
Babam var, kardeşler var, Şehriban var… Ama anam yok… Abla yok… Gelin yok… Evde kadın eli değmiş bir iftar sofrası yok…
1972’den 1983 Kasım’ına kadar tam 11 yıl…
Ramazanlarda iftar sofrası görmeden, dinî bayramlarda aile sofrasına oturmadan geçen yıllar…
İhtiyar bir baba ve beş yetim çocuk…
İftar ezanı okunurken sokaklar boşalırdı. Biz eve gelir; bazen bir kaşık yoğurtla, bazen birkaç zeytinle iftar açardık.
O 11 yılın Ramazanlarını ve bayramlarını…
Bugün bile ihtiyar babanın ve beş yetimin sicim gibi akan gözyaşlarını nereye saklayayım?
Yıllarımı verdiğim, okulunu bitirdiğim günlerde bile hayat bana tek bir cevap verdi:
“Seviyorum seni” diyen birini mi özledim?
Hayır…
Derken bayrama günler kaldı.
Patronlar Van’daydı. Telefon yok, haberleşme yok…
Arkadaşlarla oturup konuştuk.
Şantiyede çoğu Malatya / Doğanşehirli yaklaşık yirmi emekçi arkadaş vardı. Ekmeğini taştan çıkaran insanlar…
Kiminin elinde 5–9 kiloluk balyoz…
Kimi beline ip bağlayıp dağa tırmanıyor…
Kimi matkapla dinamit yuvası açıyor…
Ölüme meydan okuyarak çalışan taş işçileri…
Onların yolu uzak; Malatya’ya gitmeleri mümkün değil.
Dedik ki:
“Bayrama iki gün kala Van’a gidelim, patronla konuşalım; hiç olmazsa şantiyeyi bayram tatiline sokalım.”
Yol yok…
Otobüs yok…
Minibüs yok…
Telefon yok…
Şemdinli–Van yaklaşık 250 kilometre. O günün şartlarında neredeyse bir günlük yol.
Yine de çıktık…
Toz, Ramazan, sıcak, susuzluk…
Ama her şeye değerdi.
Çünkü arkadaşların çoğunun annesi vardı, babası vardı, yareni vardı…
Akşamüstü Van’a ulaştık.
Patronun ofisine gittik.
Bizi görünce şaşırdı.
Sordu:
“Erolcuğum, Malatyalı taş işçileri bayramda gittiler mi?”
Gözlerim doldu.
“Hayır… Gitmediler…”
Bir an sustu.
“Üzülmediler mi?”
İş yoğundu, sonbahar yaklaşıyordu.
Düşünmeden cevap verdim:
“Evli arkadaşlar kalsın… Biz bekârlar arife günü şantiyeye döneriz.”
Arkadaşlar bana baktı.
Ben onlara…
Terlememiş bıyıklarıyla, gencecik yaşlarında hepsi:
“Olur…” dediler.
Yardan da oluruz…
Sevgiliden de…
Anneyi babayı bu bayram görmesek de olur…
Sonra alışveriş yaptık.
Üç koyun aldık. Sebzeler, şeker, kolonya…
Bayrama gidiyorduk…
Ama memlekete değil…
Şantiyeye…
Dönüş yolu hüzündü.
Sanki doğa bile bizimle yas tutuyordu.
Temmuz ortasında yapraklar sararıyor gibiydi.
Turnalar göç yollarına düşmüş gibi görünüyordu.
Bizim bayramımız şehirlerde değildi.
Biz dağdaydık.
İki bin rakımlı Şepatan Geçidi’ndeydik.
Son iftarı açtık.
Çadırlarda, yıldızların altında uyuduk.
Kuş seslerinin yerini kurt, çakal, ayı sesleri aldı.
Sabah…
Bayram namazı için saf tuttuk.
Gözlerden sicim gibi yaşlar aktı.
O gün anlamadım…
Ama bugün, 2025 yılında, 45 yıl sonra anladım:
Benim kaderim 19 yaşında şantiyelerde başlamış.
Sonra muhterem patron Tuncer Yeltekin’le ve tüm arkadaşlarla bayramlaştık.
Dağın dibinden akan suyun sesi, ormanın serinliği ve semaver çayının kokusu eşliğinde emsalsiz bir kahvaltı yaptık.
Emekçi kardeşlerle…
Hayattan ders alarak bugünlere ulaştık.
Bugün hayatta olan tüm arkadaşların bayramları mübarek olsun.
Bu günlere ulaşamayan emekçi kardeşlerimin de ruhları şad olsun.
Âmin.
— Yetim Erol
Erol Atlas
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

yetim erol yine yapmış yapacağını hocam…