HANIMELİ BALLARI

HANIMELİ BALLARI

HANIMELİ BALLARI

Otobüsün buğulu camına alnını dayamış, saatlerdir bir bir geçen direkleri, sararmış tarlaları ve yabancı şehirlerin siluetlerini izliyordu.

Yol bitmek bilmiyor, içindeki o amansız sızı her kilometrede biraz daha büyüyordu.

Yıllar önce ekmek kavgası için bir heves ve çaresizlik karışımıyla düştüğü gurbet yolları, şimdi onu geri çağırıyordu ama bu sefer kavuşmaya değil, sonsuz bir vedanın sessizleşmiş durağına doğru gidiyordu.

Kucağında sımsıkı tuttuğu, üstünü itinayla örttüğü küçük tahta sepetine baktı. O sepet, sadece birkaç çiçek ve daldan ibaret değildi; içine koskocaman bir evin kokusunu, uykusuz gecelerin hasretini, uzaklarda büyüyen çocukların gülüşlerini ve gurbetin soğuk ayazında hiç sönmeyen bir yürek yangınını sığdırmıştı.

Kasabanın otogarına indiğinde yüzüne çarpan ilk şey, o çocukluğundan beri bildiği ılık, tanıdık rüzgâr oldu. Toprak yolu yürürken ayakkabıları tozlandı, ama adımlarını hiç yavaşlatmadı.

Yılların yorgunluğu omuzlarına çökmüş, saçlarına düşen aklar artmıştı ama kalbi hâlâ babasının dizinin dibinde koşturan o küçük çocuğunki gibi çarpıyordu.

Mezarlığın yüksek demir kapısına geldiğinde duraksadı. Derin bir nefes aldı. İçi titriyordu. Kapıyı aralayıp içeri girdiğinde burnuna çarpan o keskin, nemli ve soğuk toprak kokusu, göğsüne ağır bir taş gibi oturdu.

O koku, babasının artık bu dünyada olmadığını, o sıcacık ellerin bir daha tutulamayacağını hatırlatan en acı gerçekti.

Selvi ağaçlarının gölgesinde yavaşça ilerledi. Taşların üzerindeki isimleri okumadan, sanki ayağı kendiliğinden biliyormuş gibi o bilindik köşeyi döndü. İşte oradaydı.

Mermer taşın üzerinde yazan babasının adı, gözlerinin buğulanmasına yetti. Bir an dizlerinin bağı çözüldü, elindeki sepeti düşürmekten korkarak hemen yanına, soğuk toprağın üzerine çöktü. Hiçbir şey diyemedi önce.

Sadece boğazındaki o düğüm büyüdü, büyüdü… Ve ilk gözyaşı damlası, babasının adının kazılı olduğu mermer taşın üzerine sessizce düştü.

“Geldim baba…” diyebildi hıçkırıklarının arasından, sesi titreyerek. “Çok uzaklardan, gurbetin o bencil, yalnız yollarından çıkıp geldim sana.”

Titreyen elleriyle kucağındaki sepetin üzerindeki örtüyü yavaşça kaldırdı. Sanki paha biçilemez bir hazineyi açar gibi özenliydi. Sepetten ilk olarak, eşinin yola çıkmadan önce elleriyle katlayıp verdiği, çocukların kokusu sinsin diye günlerdir yanlarında tuttuğu tülbendi çıkardı.

“Sana, gelininden sevgiler getirdim baba,” dedi mermere dokunarak. “Senin yokluğunda evimizi ayakta tutan, senin adın her geçtiğinde gözleri dolan gelininden… ‘Babamın toprağına sür’ diye tembihlediği selamlarını getirdim. Ve torunlarını…”

Gözyaşları yanaklarından süzülüp göğsüne akarken içini çekti. “Senin o çok sevdiğin, resimlerine bakıp bakıp doyamadığın torunlarının kokusunu getirdim.

Onların yeni yıkanmış küçük hırkalarını, neşeli kahkahalarını, bahçede koşarken çıkardıkları o masum sesleri getirdim. Hani hep sorardın ya telefonda, ‘Büyüdüler mi, beni hatırlıyorlar mı?’ diye… Seni anlatıyorum onlara baba. Senin hikâyelerinle büyüyorlar. Sana o küçücük ellerinden, kocaman sevgiler getirdim.”

Sepetin derinliklerine uzandı. Parmakları, yeşil yaprakların arasına gizlenmiş iğde dallarına dokundu. İğde kokusu, anında zihninde çocukluğunun o unutulmaz yaz akşamlarını canlandırdı.

Babasının elinden tutup sokaklarında gezdiği, iğde ağaçlarının altından geçerken o baş döndürücü kokuyu ciğerlerine çektiği günlere gitti. Bir dal iğdeyi alıp toprağın üzerine, baş ucuna bıraktı.

Sonra taze toplanmış portakal çiçeklerini çıkardı. Akdeniz’in o tatlı, ferahlatıcı, yaşam dolu kokusu yayıldı bir anda mezarın etrafına. “Toprağın bu soğuk, bu karanlık kokusunu örtmek için getirdim bunları baba,” dedi hıçkırarak. “Seni bu karanlık toprağın altında düşünmek öyle ağır ki…

Bu toprağın soğuk kokusu içimi yakıyor. İstiyorum ki senin yattığın yer, tıpkı bizim çocukluğumuzdaki bahçeler gibi koksun. Portakal çiçekleri açsın baş ucunda, iğde kokuları sarmalasın dört bir yanını.”

Sepetin bir köşesinde, ıslak bir tülbentte sarılı hanımelleri duruyordu. Onları gördüğünde gözyaşları adeta sel oldu. Zihninde sakladığı en tatlı anı canlandı:

Küçücük bir çocukken babasının kucağına otururdu. Babası, bahçe duvarından sarkan hanımeli çiçeklerini tek tek koparır, o incecik saplarını çekip içindeki bir damla tatlı balı çocuğunun diline değdirirdi. ‘Bak bakalım,’ derdi babası gülümseyerek, ‘dünyanın en tatlı balı burada…’

“Çok sevdiğin hanımeli ballarını getirdim baba,” diye fısıldadı, hanımeli çiçeklerini toprağa serperken. “Sen bana o ballarla sevgiyi öğrettin, hayatın en tatlı anlarını verdin. Şimdi ben sana, o çocukluğumun en tatlı hatırasını geri getirdim.

Bir bilsen… Sen gittikten sonra hiçbir şeyin tadı kalmadı gurbette. Ne yediğim yemeğin tadı var, ne aldığım nefesin…”

Rüzgâr hafifçe esti, mezarlığın üzerindeki yaprakları kımıldattı. Sanırdın ki toprak dillenmiş, babası ona cevap veriyordu. İnsan gurbetteyken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu.

İş güç, geçim derdi, koşturmaca derken günler günleri kovalıyor, ama içteki o özlem yangını hiç sönmüyordu. Aksine, uzak kaldıkça kor gibi büyüyordu.

Göğsüne vurarak konuşmaya devam etti: “Yılların söndüremediği bir yangın alanı var şuracıkta, yüreğimde… Gurbet bizi ayırdı sanıyorlar baba.

Yolların araya girmesiyle sevgimizin azaldığını sanıyorlar. Bilmiyorlar ki ben her gece rüyamda senin kapını çaldım. Bilmiyorlar ki uzaklarda aldığım her nefeste senin eksikliğini yaşadım. Öyle bir yangın ki bu, ne gurbetin soğuk yağmurları söndürebildi ne geçen yıllar azaltabildi.

Yıllardır içimde biriken, söyleyemediğim, yuttuğum bütün özlemlerimi getirdim sana.”

Sesi kısıldı, boğazı kurudu. Başını mermer taşa dayadı. Soğuk taş, yanan yanaklarına bir anlık serinlik verdi. Çocukken ne zaman başı sıkışsa, ne zaman canı yansa babasının göğsüne sığınırdı. Şimdi o göğsün yerinde duran soğuk bir taştı, ama yine de sığınacağı tek liman burasıydı.

Mermere başını dayamışken içinden bir türkü mırıldanmaya başladı. Babasının akşamları gaz lambasının ışığında, bağlamasını eline alıp söylediği o içli, ezgisi yanık türküleri düşündü.

Dudaklarından dökülen her kelime bir ağıda dönüşüyordu. Sesi mezarlığın sessizliğinde yankılandı. Yanık bir ezgi, rüzgâra karışıp selvi ağaçlarının arasından süzüldü.

“Sana türküler getirdim baba… Senin sesinden dinlemeye doyamadığım, şimdi kendi sesimle, gözyaşlarımla ıslatarak söylediğim yanık türküler getirdim. Belki duyarsın, belki o eski günlerdeki gibi hafifçe başını sallarsın diye…”

Dakikalar saatler gibi geçti. Güneş yavaş yavaş ufukta süzülüyor, mezarlığa uzun, turuncu gölgeler düşüyordu. Ayrılık vakti yaklaşıyordu ama ayakları bir türlü gitmek bilmiyordu.

Ellerini toprağa gömdü. Parfüm gibi kokan portakal çiçeklerini, iğde dallarını ve hanımellerini toprağın üzerine iyice yaydı. Toprağın o soğuk, karanlık yüzü, rengârenk çiçeklerin ve mis gibi kokuların altında kaybolmuştu.

“Toprağın karanlığını kaybetmek için, sevginin ışığını getirdim sana…” dedi gözlerinin yaşını silerek. “Sen bize hayatın boyunca hep ışık oldun baba. Bizi sevgiyle, dürüstlükle, şefkatle büyüttün.

Şimdi o kapkaranlık toprağın altında seni yalnız bırakmak zor gelse de biliyorum ki senin ruhun o sevgide, o ışıkta yaşıyor. Yüreğindeki o kocaman sevgiyi, bana bıraktığın o tertemiz mirası getirdim buraya.”

Ayağa kalktı ama gözlerini mezardan ayıramadı. Üstü başı toprak olmuştu ama umursamadı. Bu toprak babasının toprağıydı, onun bir parçasıydı.

Üzerini örttüğü çiçeklerden yükselen kokular, mezarlığın o hüznünü bir nebze olsun dağıtmıştı. İğde kokusu, portakal çiçeği ve hanımeli birbirine karışmış, adeta cennetten bir bahçe kokusu yayılmıştı etrafa.

“Işıklar içinde uyu baba…” diye fısıldadı son kez. Sesi artık daha durgun, daha kabullenmiş ama bir o kadar da derin bir sevgiyle doluydu. “Işıklar içinde uyu. Mezarın nurla dolsun, yattığın yer seni incitmesin.”

Arkasını döndü, birkaç adım attı, sonra durup tekrar geriye baktı. Çiçeklerin ortasında parıldayan mermer taş, sanki ona el sallıyordu.

“Gurbette, uzaklarda olsam da…” dedi kendi kendine, sesini rüzgâra bırakarak. “…ne kadar uzakta olursam olayım, hangi şehirde nefes alırsam alayım, sen her zaman kalbimdesin. Yüreğimin en özel, en dokunulmaz yerindesin.”

Güneş batarken mezarlığın demir kapısından çıktı. Yüreğinde hâlâ o yangının acısı vardı ama toprağa bıraktığı çiçeklerin kokusu ve babasına verdiği sözlerin huzuruyla adımlarını gurbet yoluna doğru yeniden atmaya başladı.

Babası gitmişti ama sevgisi, ruhunu aydınlatan bir ışık olarak sonsuza dek onunla kalacaktı.

Cevat İnan

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

Hasretin Yükü Ve Veda

HASRETİN YÜKÜ VE VEDA

Yorumlar (4)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    hocam ben “babamın kızıyım” … yüreğimi dağladın…

    1. Cevat İNAN dedi ki:

      ​”Bir ‘baba kızının’ yüreğine dokuna bilmek hem çok kıymetli hem de bir o kadar ağır… Amacım sizi incitmek değil, o hiç sönmeyen baba sevgisine ve bitmeyen hasretine bir nebze olsun tercüman olmaktı. Babalar gider ama sevgileri ve bıraktıkları izler kalbimizde hep yaşar. Babalarımızın gölgesi üzerimizden çekilse de, onların bıraktığı o sıcak kokuyu ve sevgiyi hiçbir zaman kaybetmiyoruz. O derin sızıyı paylaştığınız için teşekkür ederim.

  2. Yılmaz Kutlu SEMİZ OFFİCİAL dedi ki:

    Muhteşem bir hikaye olmuş kaleminize sağlık üstadım 👏🏻

  3. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Kaleminize, yüreğinize sağlık. Çok etkileyici bir öykü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cevat İNAN

Cevat İnan 1962 yılında Antalya’da doğdum. Hayatımı resim sanatına, edebiyata ve eğitime adamış bir ressam ve yazarım. Geleneksel bölgesel motifleri modern çizgilerle buluşturduğum tuval çalışmalarımın yanı sıra, "Mekteb-i Sanat" bünyesinde resim eğitmenliği yaparak geleceğin sanatçılarını yetiştiriyorum. Yazın dünyasında ise tiyatro sahneleri için yazdığım "Budak Yerinden" oyununun, yetişkin romanlarımın ve en önemlisi çocukların hayal dünyasına hitap eden Zaman Yolcuları ile Emir ve Sihirli Kalemin Maceraları adlı çocuk kitaplarımın yazarıyım. Kelimelerin ve renklerin rehberliğindeki bu üretim sürecine Antalya’da devam etmekteyim.