KARDELEN – 2. Bölüm

KARDELEN – 2. Bölüm

KARDELEN 

2. Bölüm

Yüreğim nasıl sızlıyordu. Evin içinde bir odadan bir odaya dolanıp duruyordum. Bir dakika bir yerde oturamıyor, sızılarımı bastıramıyordum. Kulaklarımı telefondan gelecek sesten ayıramaz olmuştum. Yeniden aramanı, ama mutlaka aramanı bekliyordum. Aramadığında seni bulabileceğim hiçbir bilgiye sahip değildim. Hayata yeni düşmüş bir bebek gibi bilgisiz, çaresiz ve ürkektim.
Aramalıydın Kardelen, aramalıydın. Aramalı ve beni kurtarmalıydın. Bu sıkıntılar daha da girdabına çekmeden beni aramalı, içimi yeniden umutla doldurmalıydın. Hayatım telefondaki zil sesine endekslenmişti sanki. Evet, zil sesine…

Pazartesi gecesinin bir yarısı mıydı, neydi? Ahizeyi kaptığımda kulaklarıma dolan sesin, yağmur gibi inmişti çorak umutlarıma. Dinledim, dinledim, dinledim… Dinledikçe çoğaldım, çoğaldıkça çağladım, çağladıkça taştım. Saat tamı tamına üçe yirmi vardı. Artık seni tanımaktan başka hiçbir çıkar yolum olmadığını çok iyi biliyordum. Ve “tanışmak istediğimi” ilettim.
“Ertesi gün gelebileceğini” söyledin. Oysa bir gün, bir ömür kadar uzundu. Ve ömür dediğin ne zaman sonlanır belli değildi. Belki hiç göremeden, hiç tanışamadan… Bir gün değil, bir saate tahammülüm yoktu.

“Hemen” dedim, “Şimdi.” Bir sessizlik oldu, “Peki” dedin. Adresi aldın ve “On dakika içerisinde geleceğini” söyledin. O saatte, evet o saatte atlayıp bir arabaya gelecektin. Hiç tanımadığın bu adamın, benim yanıma. Hiçbir şey istemeden, üstelik hiçbir şart öne sürmeden. “Hemen” dedim, “Hemen” dedin.

Hiç anlaşılır değildi. Bir hayat kadınından başka kim gecenin bu saatinde bu cesareti gösterebilirdi? Kim böylesi bir deliliği göze alabilirdi? Ama hayat kadını olsaydın eğer, bir şeyler istemen gerekmez miydi? Bilmiyorum. Bu işleri bilmem ben. Hayatımda hiç parayla seks satın almadım. Ama hayat kadını olsaydın, en azından para konusunu ima etmen gerekmez miydi? Hatta belki pazarlık etmen… Bu konularda hiç deneyimli değildim. Dedim ya ben, parayla satın alınan cinsellikleri, parayla satın alınan sahte doyumları, parayla satın alınan aşkları hiç yaşamamıştım ömrümce. Yataklardaki yapmacık kıvranışları yaşamamıştım hiç. Arkadaşlarım çokça giderlerken, geneleve bile gitmemiştim hiç. Nasıl bir yerdir, nedir bilmezdim. Sadece arzulandığım ve arzuladığım için birlikte olmuştum, çok sınırlı sayıdaki sevgililerimle. Arzulandığımı gerçekten hissettiğimde… Ve zaten benim açımdan başkası da mümkün değildi.

Kimdin sen Kardelen, neydin? Nasıl olmuştu da arzularla doldurmuştun bünyemi? Ve neden para istememiştin, neden istememiştin? Oysa keşke isteseydin. Keşke üstesinden gelemeyeceğim koşullar öne sürseydin. Böylece ıssız limanlarda demirlemiş duygularım, ölmeye dirilmezdi yeniden. İşkence çekerek ölmeye; yeniden…

Apartmanın kapısının önünde durduğunda taksi, heyecanla seni bekliyordum. Ve taksiden indin. Donakalmıştım. Dapdar blucinin, hayli dekolte kazağının ve sapsarı permalı saçlarının içimde yarattığı büyüleyici etkiyi hâlâ ve düşündükçe hissetmemem mümkün değil. Asla böyle bir kadın beklemiyordum. “Böyle bir şey olamaz” diyordum içimden. Şok geçiriyordum sanki. Boynuna atılıp kucaklamak, bu güzelliği soluklamak istiyordum. Ama öylesine donmuştum ki, kımıldamakta güçlük çekiyordum.

Kırk yıllık iki dost gibi merhabalaştık seninle. Yüzünde çocukça bir kızıllık peydahlanmıştı. Gözlerini gözlerime çeviremiyordun, gözlerime bakamıyordun. Başını aşağı eğmiş, suçlu çocuklar gibi mahzun öylece duruyordun. Çözülen dilimden ilk çıkan cümle, “Ne kadar güzelsin” oldu. Daha da utanıp cevaplamadın. Odama girene kadar başkaca sözcük çıkmadı ağızlarımızdan. Yazı masamın koltuğunda oturmuş, başka koltuk olmayan odamda, yatağımın üzerindeki tedirgin hareketlerini izliyordum. Öylesine tedirgindin ki, hâlâ yüzüme bakamıyordun. Benimse kaşlarım kalkmış, gözlerim iyice açılmıştı. Bu güzelliği her hücresiyle beynime kazımak istiyordum.

Apansız “Yanıma gelsene” dedin. Usulca yanına yanaştım. Bu kez gözlerimiz birleşmişti. Öyle saatler mi geçti, günler mi, aylar mı? Bu bakışlardaki doyumu hayatım boyunca başkaca hiçbir yerde, hiçbir zaman yaşamış değildim. Böylesine mutlu olmuş değildim. Böylesine mutlu, böylesine sevinçli, böylesine huzurlu, böylesine dingin… Usulca boynunu öptüğümde, “N’olur” dedin, inlemeli…

Bir kadının dudaklarımın temasından böylesine haz duyuşu daha da perçinlemişti mutluluğumu. Her şey bir düş gibiydi. Bir masal gibiydi her şey. Çocukken dinlediğim masalların, içimde yarattığı evren gibiydi. Bembeyaz bulutların arasındaydım ve beynim bomboştu. Belki hayatımda ilk defa böyle düşüncelerden uzak, böyle kaygılardan uzak, böyle masal âleminin içindeydim. Biraz sarhoş, çokça şaşkın, ölesiye mutlu… Sevişmenin hiç bu kadar doyum verebileceğini bilmezdim. Böylesine kanatlandırıp, uçuracağını… Ve benim bir kadına bunca haz verebileceğimi tahayyül bile etmezdim. Heyecandan bayılma raddesindeydim. Duyduğum haz iliklerimdeydi. Nasıl mutluydum, Kardelen nasıl mutluydum. Saatler boyunca bıkmadan, coşkuyla, hazla, zevkle, doyumla seviştik. Sanki aşkımız daha da yücelmişti. Öylesine büyük bir hazla sevişiyordun ki, kalbinin durabileceğinden endişe eder olmuştum. Nasıl olabilirdi, böylesine büyük bir haz, böylesine muhteşem bir görsellik, böylesine bir zarafet nasıl olabilirdi? Böylesine kadınsı…

“İster istemez rol mü yapıyorsun?” diye sordum sana. “Deli” dedin. “Arabadan indiğimde ve seni gördüğümde, sanki kırk yıllık hasretliğimmişsin gibi, koşup boynuma atılmanı bekledim. Delicesine bunu bekledim. Sense hareketsiz ve suskun karşıladın beni. Seni nasıl istedim, nasıl istedim. Delisin. Kalbimin duracak gibi olduğu bir zamanda, nasıl ‘rol yaptığımı’ söyleyebilirsin? Kaldı ki kendimi frenlemeye çalıştım hep. Annen uyanmasın diye frenledim. Buna rağmen çok ama çok mutlu oldum.”

İşte umutlar almış başını gidiyordu artık. Açık denizlere doğru, sınırsızlığa… “Ya gerçekten çok kısa boylu, şişman, çirkin ve yaşlı bir insan olsaydım” diye sorduğumda, yanıtın yine çok açıktı: “O zaman ilişki kurmazdım seninle. Biraz sohbet edip giderdim. Ama bir dost olarak her zaman olurdun hayatımda.”

Ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Ayrılmamız gerektiğini hissediyorduk. Seni yolcu etmeme ve evine kadar refakat etmeme izin vermedin. “Beraber görünemeyiz” dedin. Buna pek anlam vermemiştim ama, çaresiz apartman kapısından dışarı adımımı atmadım. Taksiye binip gitmenden 10-15 dakika geçmemişti ki, sesin yine telefonun öbür ucundaydı. “Sevdiğini” söyledin beni. “Canıımmmm…” dedin bütün içtenliğinle. İyi geceler dileyip, mutlu bir kadın olarak yatağına gittin. Ve ben de mutlu bir erkek olarak tabii.

O günüm nasıl geçti ah! Kendi kendime konuştum sokaklarda. Dalgın dalgın yürüdüm caddelerde; hem de hiç duymadan sürücülerin kornalarını ve sövgülerini. Tanımadığım insanlara selam verdim. Sokak çiçekçisinden çiçek alan bir İspanyol’a, çiçekleri ben hediye ettim. Zıpladım, kahkahalar attım yollarda. Adımı deliye çıkartacak ne varsa yaptım o gün. İçimi paylaşmak için insanlarla, ne varsa yaptım. O çocuksu mimiklerin, o beni bambaşka duygular içine iten sevimli neşe çığlıklarınla, dişiliğinle, kadınlığınla, sevginle, aşkınla dopdoluydum.

O gün 11 Nisan’dı Kardelen, 10 Nisan’dan sonraki gün. Hayatımın dördüncü dönemecine doğru direksiyonu kırdığım gün… Sonuçta neler bekliyordu beni bilmiyordum ama, kırmıştım direksiyonu. Yine telefon başından ayrılamaz olmuştum. Yine zil sesinden başka her sese duyarsızlaşmıştı kulaklarım. Bu kez arayacağından emindim. Çünkü benim yaşadığım her duyguyu sen de yaşamıştın, emindim. Ölesiye, doyasıya, çıldırasıya yaşamıştın. Rol değildi Kardelen. Hiçbir oyuncu böyle rol yapamazdı. Hayır, rol değildi. Değil mi ki sen ben’din; benim yaşadıklarımı sen de yaşamalıydın. Ve yaşadın. Buna ölesiye inanıyordum Kardelen, ölesiye…

Yine gece yarısı aradın. Bu kez ağzımdan dökülen ilk ve tek sözcük “Gel” oldu. Tek sözcükle yanıtladın, “Geliyorum.” Ve geldin. Mini mini bir kot etek, yine dekolte bir bluz ve kollarında, boynunda takılar. Yanı sıra albenisi müthiş bir makyaj. Karşımda duran eksiksiz bir kadındı. Cilveleri, nazları, bakışları, zarafeti, davranışlarıyla tam bir kadın. Ve ben, hayatımda ilk defa karşımdaki kadının ne kafa yapısına, ne görüşlerine, ne kim olduğuna aldırış etmeden yalnızca kadınlığıyla yetinebileceğimi anladım. 

Evet, ben bir erkektim, sen ise bir kadın. Her şey öylesine çıplak, öylesine çırılçıplaktı ki… Başkaca hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Ne düşüncelerimizin, ne geçmişimizin, ne hayat tarzımızın, ne de başka bir şeyin. Beraber olmak için bir aradaydık, hepsi bu. Dokunmak, haz duymak, mutlu olmak, sevinçler yaşamak için. Bir arada oluşumuzun ardında başka bir anlam yoktu. Belki de olsaydı, böyle mutlu olamazdık. Keşke hep öyle kalsaydı… 

Keşke o yargılayan-infaz eden beynim işin içine hiç bulaşmasaydı. Keşke bir kez, kendimi bildiğimden bu yana bir kez, şu kahrolası beynim duygularıma musallat olmasaydı. Olmasaydı da, müdahil olmasaydı. Ömrümde hiç olmazsa bir kez mutluluğum hasretlere ve acılara dönüşmeseydi. Keşke beyinsizin, cahilin, keşke aptalın biri olsaydım. Bizi hayatımız boyunca acılardan acılara sürükleyen o beyinlerimiz, bir kez olsun duygularımıza müdahil olmasaydı. Bir kez, bir kez, bir kez… Allah belasını versin, bir kez.

Ne vardı, ne vardı her şeye bir bakış açısı getirmeye? Her şeyi düşünce platformunda analiz etmeye? Oysa duygularımız sonsuz mutluluk için kâfiydi. Birbirini seven bir kadın ve erkek olmak yeterliydi. Sanıyorum ilk olarak o gece girmeye başlamıştı beynim, aramıza. Coşkuyla sevişirken bile sorularım eksik olmamıştı. Ve kendi anlatımlarım… Sana kendimi anlatma ihtiyacı öyle büyüktü ki içimde. Oysa sana kendimi, siyasi geçmişimi anlatmam ve böylece seni kendimden soğutmam, belki hayal kırıklıklarına sürüklemem işten bile değildi.

Sen ise şunu söyledin bana: “Sana bağlanmamı istiyorsan n’olur geçmişinden, hatta kendinden hiç söz etme bana. Bırak seni tanıdığım gibi kalsın her şey. Ve lütfen anlamaya çalış beni. Mecburi bağlarım var. Bırak özgürce, ama müsait olduğumda arayayım ve endişesizce geleyim sana. Çok yakışıklı, iyi yürekli, duygulu bir insansın. Bir erkek olarak çok zarif ve incesin. Benim bir erkek olarak arayıp da bugüne kadar bulamadığım özellikler de bunlardır zaten. Ne olur, bunun dışında hiçbir şey istemiyorum senden.”

Ve ardından ekledin: “Seni çok mutlu edeceğim. Seni dünyanın en mutlu insanı yapacağım. Yeter ki sabret. Ve sorular sorma bana.”

Yine anlayamadığım konular çoktu. Neden sabretmem gerektiğini anlayamıyordum örneğin. Bildiğim kadarıyla evli değildi, çocuğu yoktu. Beraberdik, mutluyduk. Bunu ertelemenin, sabredip işkence çekmenin anlamı neydi? İçimdeki kurt yine kemirmeye başlamıştı. Her mutlu anlarımda olduğu gibi, yine ayrılık çanlarının çalmaya başladığını duyuyor gibiydim.

Nitekim bir resmimi istediğinde benden, uzaklara bir yerlere gidecek olduğunu anlamıştım. “Yağlı boya çalışırım” dedin. “İyi resim yaparım. Yakında Antalya’ya gidiyorum. Orada bir gazinoda çıkacağım. Gündüzleri tablonu yapacağım senin.” Sezgilerim yine beni yanıltmamıştı. Nitekim iki günlük mutluluğun ardından, uzun ayrılışların ışığı yanmıştı.

“Ben de resimlerini isterim senden.” Sahnede çekilmiş iki resmini verince, şarkıcı olduğuna dair bütün kuşkularım silinmişti. “Beni sevdiğini” yazdın resimlerden birinin arkasına, diğerine ise “Hayatta bana en güzel duyguları tattıran, dünyanın en tatlı insanına…” Masamın üstündeki boş çerçeveye bu resimlerden birini koyup koymamaya karar veremiyordum. Çünkü çerçeveye girdikten sonra asla çıkmasın, bir ömür boyu karşıdan bana baksın istiyordum. Yine de temkinli davranarak çerçevenin boş kalmasına karar verdim. 

Resimleri gömleğimin sol üst cebine, kalbimin üzerine yerleştirdim.

Devam edecek…

Kudret Köksal

İlk bölümlerini okudunuz mu?

KARDELEN – 1. Bölüm

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    sonu hüzün galiba…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kudret KÖKSAL

İsterse milyonlar okusun milyonlar satsın kitaplaştırıp isterse hiç okunmasın kimseler kaale almasın bütün bunlar ne yüceltir beni ne batırır yerin dibine ben benim Kudret Köksal yazdıklarım neyse oyum yazdıklarım neyse o kadar bilen bilir tanıyan tanır gerisi laf-ı güzaf