MAZİNİN İÇİNDEN
- Yazar: Akif Akın
- 13 Ağustos 2026
- 24 kez okundu
MAZİNİN İÇİNDEN
EVCİLER
Bölüm 1
Değerli okurlarım, sizlere bugün Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı, kadim hatıraların omuzlarında yükselen Evciler köyünde, ruhun derinliklerine işleyen duygu yüklü bir yolculuğun kapılarını aralayacağım. Hayal meyal gözlerimin önünden süzülüp geçen köyümün mazisini, sanki o anların içindeymişim, o topraklara yeniden ayak basmışım gibi sizlere aktarmaya çalışacağım.
Katran Dağı’nın esen serin rüzgarları, o unutulmaz sabahın ilk ışıklarıyla yanaklarımı okşadığında ansızın gözlerim açıldı. Güneş ufukta hafiften doğarken, ben yavaşça yatağımdan kalkarak yüzümü yıkadım. O an, adeta zamanın büküldüğü, asırların bir saniyeye sığdığı öte bir aleme, çocukluğumun ve köklerimin coğrafyasına doğru muazzam bir yolculuğa çıkmışçasına, köyümün mazisi gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akıp geçti.
İlk önce, zamanın durduğu o manevi ocağa, Akif Dede’nin medrese hayatını sürdürdüğü mukaddes ilim yuvasına yöneldim. Medresenin ahşap kapısından içeriye ilk adımımı attığımda ciğerlerime dolan asırlık ilim kokusunu içime çektim. Müritlerin, talebelerin huşu içinde ders çalışma sesleri hafifçe yankılanırken, oradaki manevi atmosferin, eşsiz sükunetin derinliğinde kaybolup huzuru iliklerime kadar hissettim. Akif dedemin medreseden içeri, mübarek eşikten süzüldüğüm andaki sureti hala gözümün önündedir; yerlerde halı yoktu, halının yerini o dönemlerin çileli ama gururlu simgesi olan kıl çul almıştı.
Derin bir hürmetle dedeme yaklaşarak “Dedem!” nidâsıyla o kıl çulun üstüne diz çöktüm. Başımı hafifçe öne eğip ellerine sarılarak dönüp şöyle söyledim:
“Dede, Allah’ın izniyle ben de senin izinden, senin kutlu ayaklarının izinden, Peygamber Efendimizin yolundan, sizin hak yolunuzdan kıl kadar sapmadan gitmeye çalışacağım.”
Akif dedem, o nasırlı, emek kokan ellerini mübarek karnına doğru götürerekten yüzünde tatlı bir tebessümle bana baktı ve gülümseyerek mukabelede bulundu:
“İnşallah oğlum, Rabbim hayırlı yoldan ayırmasın, nasip etsin!” diyerek bana duaların en güzelini, o merhametli ses tonuyla armağan etti.
Bu tarifi imkansız duygu dolu anın ardından, köyümün dört bir yanına, o narh gibi yayılan meltemlerin esintisiyle karışarak adeta anılarımın arasında kanat çırptım. Küçük bir yürüyüş yapmaya karar verdim; adımlarım beni önce derenin kenarındaki o eski yümeliğe (çamaşır yıkama yeri), çamaşır yıkayan cefakar ablaların, yengelerin yanına çıkardı. Onlara yürekten “Kolay gelsin!” diye seslenip ayrılırken, arkamdan yükselen “Sağ ol! Allah razı olsun!” nidalarıyla içim daha da ısındı.
Yoluma çıkan Abdullah Dayı oldu. Abdullah Dayı, asırlık çınarlar gibi eğrilmiş belini bir asker selamı verebilmek uğruna olabildiğince doğrulttu; sağ elini mübarek kaşına götürerek bana kallavi bir selam çaktı. Karşılıklı hal hatır sorup tebessüm ettikten sonra ağır ağır, bu yalan dünyada kutlu çınar misali sessizce kendi yoluna devam etti.
Yoldan geçerken duvar yanında sükunetle oturan Gülsüm Nene’yi selamladım. Faruk abimin yamaçtaki evine tırmanıp onunla bilgisayar oynamanın saf neşesini, yol üstündeki taşlı kerpiç evde Sultan Nene’nin kahkahalarıyla şenlenen eski günleri yeniden yaşadım.
Can dostum Ufuk’la ertesi gün köyün tozlu yollarında top oynamak üzere sözleştikten sonra karşıma çıkan Yusuf Dayı, Fatma Yenge, motor üstünde neşeyle geçen Mehmet Ali ve Hüseyin Dayı ile hep ocağı tüten sıcak köy bağlarının kadrini bir kez daha idrak ettim.
Artık gün devriliyor, akşam yavaş yavaş ellerini köyün üzerine seriyordu. Cenaze aracının olduğu yokuşu hızla geçip nihayet evime, ocağımın başına vardım. Dedem, sadık yoldaşı bozkır eşeği ile birlikte dağdan odun yüklemiş, yorgun ama vakur bir halde evine dönüyordu. Bozkır eşeği köye geldiğinde her zaman kendini belli eder; köyün girişinde bir kez anırdı mı “Ben geliyorum, yükümü indirmeye hazırlık yapın” müjdesini verirdi. Nenem hemen koşup eşeği karşıladı, yorgun hayvanın yükünü çözdüler.
Akşam ezanı okunmaya başladıktan hemen sonra hızlıca abdest alıp “Amin…” sesleriyle camiye koştum. Talip abinin kapı önündeki “Hadi geç kaldın, koşsana!” ikazıyla birlikte içeri süzüldüm. Eûzu besmele çekerek caminin ahşap eşiğinden adım attığım an, gözümün önüne serilen kırmızı üzerine minare desenli ihtişamlı cami halısı beni kucakladı.
Durmuş Ali Hoca, Şevket Dayı, Osman Çavuş, Nazım Dayı, İzzet Dayı, Hüseyin Dayı ve Yaşar abi ile saf tutup omuz omuza cemaat olduk; başımızı secdeye koyup mukaddes huzurda huşu içinde namazımızı eda ettik.
Namazın ardından herkesle tek tek kucaklaşıp vedalaştıktan sonra, kapı önünde duran Osman Çavuş’un yanına doğru yöneldim. O yüce gönüllü insan, bana sevgi dolu gözlerle bakarak “Hayırlı akşamlar oğlum, hayırlı akşamlar” diyerek bu manevi yolculuğun en tatlı veda mührünü vurdu.
Gözlerimi açtığımda rüya bitti belki ama o toprakların kokusu, o insanların samimiyeti ruhumda baki kaldı. Zira mazisini unutmayanlar, yarınlarına en sağlam köprüleri kuranlardır.
Burdur /Gölhisar / Evciler
Akif Akın
Yeni yazılarımı bekleyiniz…

hoş geldiniz…
Yüreğine sağlık kardeşim muhteşem