Bağ mı ? Borç mu?

Bağ mı ? Borç mu?

BAĞ MI? BORÇ MU?

Bazı borçların makbuzu yoktur.

Bir sofrada önünüze konur, bir tartışmanın ortasında hatırlatılır. Bazen tek bir cümlenin içine yıllar sığdırılır:

Biz senin için neler yaptık…

Ve insan, kaç yaşında olursa olsun, o cümleyi duyduğunda bir an yeniden çocuk olur.

Peki gerçekten öyle midir?

Bir çocuk, büyütüldüğü için anne babasına borçlu mudur?

Bu soru ilk bakışta biraz sert gelebilir. Çünkü ebeveynlik; uykusuz geceler, endişeler, vazgeçişler, maddi manevi fedakârlıklar ve çoğu zaman kimsenin görmediği büyük bir emek demektir. Bütün bunların değeri tartışılmaz. Ama belki tartışılması gereken başka bir şey vardır:

Sevginin bedeli olur mu?

Bir çocuk dünyaya gelmeye karar vermez. Hangi ailede doğacağını, nasıl büyütüleceğini, kendisi için hangi fedakârlıkların yapılacağını seçmez. Bütün bunların kararını yetişkinler verir.

Öyleyse anne babanın çocuğuna sunduğu bakım, güvenlik ve sevgi; yıllar sonra tahsil edilmek üzere verilmiş bir kredi olabilir mi? Belki de ebeveynliğin en görünmez yanılgısı burada başlar.

Çocuğumuza yıllarca emek veririz ve farkında olmadan onun hayatında söz hakkımızın da yıllarla birlikte büyüdüğünü düşünürüz.

Hangi Futbol takımını tutacağı, hangi mesleği seçeceği, kiminle evleneceği, nerede yaşayacağı, kiminle görüşeceği, nasıl bir hayat kuracağı, hatta bazen kime ne kadar yakın olacağı… Ve bütün bunlara müdahale ederken kendimizi kötü niyetli de hissetmeyiz. Çünkü bunun adını çoğu zaman “senin iyiliğin” koyarız. Oysa insanı kontrol etmenin en kolay yollarından biri, kontrolün adını sevgi koymaktır.

“Ben senin annenim.”

“Ben senin babanım.”

“Elbette karışacağım.”

“Sen anlamazsın.”

“Ben seni senden iyi tanıyorum.”

Belki bu cümlelerin hepsi sevgiden doğmuştur. Ama sevgiden doğan her davranış, sevgiyle sonuçlanmaz. Çünkü çocuklarımız büyür ve  belki ebeveynliğin en zor kabulü budur:

Büyüttüğümüz insanın artık bizden bağımsız bir hayatı vardır.

Çocuğunuz kırk yaşına geldiğinde hâlâ çocuğunuzdur. Ama artık çocuk değildir. Bu iki cümle birbirine çok benzer görünür. Oysa aralarında koca bir hayat vardır.

Bir başka sessiz yara da kardeşlerin olduğu evlerde açılır. Çoğu anne baba çocukları arasında ayrım yapmadığını söyler. Muhtemelen gerçekten de öyle olduğuna inanır. Ama çocukların hafızası anne babaların niyetlerini değil, kendilerine nasıl hissettirildiğini kaydeder.

Kimin hatasının daha kolay affedildiğini hatırlarlar.

Kimin sözüne daha çok inanıldığını…

Kimin yükünün daha çok taşındığını…

Kimin “idare eden” olmak zorunda kaldığını…

Kimin güçlü olduğu için daha az korunmaya ihtiyaç duyduğu varsayıldığını…

Ve yıllar sonra kardeşler aynı çocukluğu anlatırken bambaşka iki evden söz edebilirler. Çünkü aynı evde büyümek, aynı çocukluğu yaşamak değildir.

Belki ailelerde en çok yaralanan çocuk bazen en çok ağlayan değil, “O zaten güçlüdür.” denilen çocuktur. Çünkü güçlü çocuklardan daha fazla anlayış beklenir.

Daha çok susmaları, daha çabuk affetmeleri, daha az kırılmaları, aileyi toparlamaları…

Sonra bir gün o çocuk da yorulur ve onun uzaklaşması aileyi şaşırtır.

“Ne oldu buna?”

Oysa bazen hiçbir şey birdenbire olmaz. İnsanlar bir günde uzaklaşmaz. Birike birike uzaklaşırlar.

Ebeveynlik yalnızca çocuğumuzu nasıl sevdiğimizle ilgili de değildir. Onu nasıl dinlediğimizle, özür dileyip dileyemediğimizle, yanlış yaptığımızı kabul edip edemediğimizle de ilgilidir. Çünkü anne baba olmak insana yanılmazlık vermez.

Bir ebeveyn de haksız olabilir, yanlış anlayabilir, kırabilir. Bir çocuğunu diğerinden daha fazla koruyabilir. Kendi korkularını çocuğunun hayatına taşıyabilir. Ve belki yıllar sonra dönüp:

“Bunu sana yapmamalıydım.” diyebilir. Bu cümle ebeveynliği küçültmez. Tam tersine büyütür. Çünkü bazı anne babalar çocuklarından ömür boyu saygı beklerken, çocuklarının kendilerinden beklediği tek şeyi unutabilir:

Duyulmak.

Belki de çocuklarımız bizden kusursuz bir anne ya da baba olmamızı beklemiyor. Çocukken de beklemiyorlardı. Onların ihtiyacı, hata yaptığında özür dileyebilen; sevgisini itaate bağlamayan; kardeşler arasında adaletini sorgulayabilen ve yetişkin olduğunda karşısındaki insanın artık kendi kararlarını verebileceğini kabul eden bir ebeveyndi. Çünkü saygı tek yönlü değildir. Yaş büyüdükçe otomatik olarak kazanılan bir ayrıcalık da değildir. Bir evde çocuk anne babasına saygı göstermek zorundaysa, anne baba da çocuğunun sınırlarına saygı göstermek zorundadır.

Belki asıl mesele şudur:

Çocuğunuzu büyütmek mi istiyorsunuz, yoksa size bağlı kalmasını mı?

İkisi aynı şey değildir. İyi yetiştirilmiş bir çocuk bir gün size ihtiyaç duymadan yaşayabilir. Kendi kararlarını verir, yanlış seçimler yapar, fikrinizin tersini savunur, sizin gitmeyeceğiniz bir yola gider. Bazen sizi hayal kırıklığına bile uğratır. Ama belki tam da o gün ebeveyn olarak başardığınızı anlarsınız. Çünkü göreviniz size benzeyen bir insan yetiştirmek değildir. Siz olmadan da kendisi olabilen bir insan yetiştirmektir.

Bir gün çocuklarımızın evlerindeki sesimiz azalacak. Kendi sofralarını kuracaklar, kendi doğrularını oluşturacaklar. Belki bizim bazı doğrularımızı reddedecekler ve bizden geriye onlarda ne kaldığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz.

Ama belki kendimize şu soruyu sorabiliriz:

Çocuğum beni düşündüğünde sevgimi mi hatırlayacak, yoksa sevgimi kaybetmemek için olmak zorunda kaldığı kişiyi mi? İşte ebeveynliğin en zor sorusu belki budur: 

Çünkü çocuklarımız bize ait değildir. Onlar hayatımıza emanet edilmiş, fakat kendi hayatlarının sahibi olan insanlardır. Biz onların kökü olabiliriz ama dalların hangi yöne uzayacağına karar veremeyiz.

Belki de anne babalığın en olgun hâli, yıllarca tuttuğun o eli zamanı geldiğinde açabilmek, bırakabilmektir.

Gitmesine izin vermek değil, gittiği için suçlu hissettirmemek, sonra uzaktan bakıp şunu söyleyebilmektir:

“Seni büyüttüm diye hayatını bana borçlu değilsin. Ama nerede olursan ol, kalbimde yerin hep aynı ve ne zaman ihtiyacın olursa ben hep buradayım.”

Belki çocukların anne babalarına gerçekten borçlu olduğu tek şey de budur: Bağını unutmamak.

Ama adına borç demek de doğru değil belki. Çünkü gerçek bağ, bir karşılığın değil, sevginin izidir. Sevgi, karşılığı beklendiğinde borca; özgür bırakıldığında bağa dönüşür.

Ve gerçek bağ, mecburiyetle ya da gitme diyerek yanında tutmakla değil, gidebileceğini bildiği halde dönmek isteyeceği bir yer olabilmektir. Belki de anne babalığın en güzel karşılığı, yıllar sonra kapının bir mecburiyetten değil, özlemden, sevgiden, saygıdan ve aile bağlarının gücünden çalınmasıdır.

Çocuk yetiştirmenin başarısı, yanımızda ne kadar kaldıklarıyla, sözümüzü ne kadar dinledikleriyle değil; bizden ayrıldıklarında kim olduklarıyla ölçülmelidir.

Bir anne, evden ayrılan oğluna kapıda son kez sarılmış.

‘’Ne zaman dönmemi istersin?’’  diye sormuş oğlu.

Anne gülümsemiş.

‘’Ben istediğimde değil, sen özlediğinde.’’

Yıllar sonra oğlu bu hikayeyi çocuklarına anlatırken şöyle demiş:

‘’Annem beni o gün evden değil, kendisine borçlu olmaktan uğurladı.’’

İlknur Katmerlikaya

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

İSMİN ÖNÜNDEKİ KELİMELER

 

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çocuklar bizim değil bize bırakılan emanetlerdir… bunu her anne babaya söylerim…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir