BALIK OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİK.
- Yazar: ZAFER DEĞİRMENCİ
- 24 Haziran 2026
- 50 kez okundu
BALIK OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİK.
Kolektif bellek;
Bir toplumun geçmişte yaşadığı olayları nasıl hatırladığı, anlattığı ve aktardığıdır. Bu basit bir tanım olur. Kolektif bellek çok kapsamlı ve çok kolay manipüle edilebilecek bir şeydir oysa.
Düşünün: Günümüzde yaşadığımız çok kötü bir olayı birkaç gün üzüntü ve tepkiyle atlattıktan sonra hemen arkasından yepyeni bir felaket gelir ve o olay gündemden düşer unutulur. İşte buna da “ Enformasyon bombardımanı” denir. Halk diliyle gündem değiştirme. Gündem o kadar çok sık değişir ki, beyin kendini korumaya almak zorunda kalır. Daha seçici olmak zorunda kalan beyin, her şeye aynı yoğunlukta duygu gösteremez. Sürekli acıya maruz kalan beyin, kendini korumak için unutur. Duygusal tükenme toplumumuzda özellikle bu dönemde çok yaygın bir hastalık olarak sahneye çıktı. Felaket, cinayet, adaletsizlik haberleri ilkinde öfke, ikincisinde üzüntü, üçüncüsünde “ Yine mi?” ve son olarak da kayıtsızlığa neden olur. Bu aslında duyarsızlık değil, aşırı yüklenmeye bağlı bir savunmadır.
Tam da burada işler biraz karanlık bir hal alıyor. Tüm bu enformasyon bombardımanı tesadüfen olmuyor, Yaratıcının bizlere gönderdiği doğal bir lanet de değil. Medya, algoritmalar ve siyasi aktörler bir olayın yerine yenisini koyarak eskisini buharlaştıra biliyor. Unutturmak, örgütlü ve planlı bir şekilde yapılıyor. Bir olay adaletle sonuçlanmazsa, gerçek sorumlular cezalandırılmazsa ve somut bir değişim yaratmazsa beyin aynen şunu yapar. “ Hatırlasam da bir şey değişmeyecek.” Ve hafıza geri çekilir.
İnsan türünün var olduğu andan itibaren değişmeyen bir güdüsü varsa, o da hayatta kalma içgüdüsüdür. Tüm bu enformasyon bombardımanının yanına şöyle fiyakalı bir ekonomik kaygı, geçim ve aile koyarsanız toplum unutmak istedikleri için değil, hatırlamaya enerjileri kalmadığı için unutur. Bunlar yeterli değildir; olayı anlatan da çok önemlidir. Toplum hafızası süreklilik ister. Anlatıcı ki, bu çoğunlukla medya olur olayı bağlamından kopuk, hikâyesi tamamlanmadan, isimleri, yüzleri ve nedenleri silik bırakılarak anlatırsa ya da hikâye yoksa hafıza bunu tutmaya değer bulmaz.
Dur! Hemen öyle umutsuzluğa kapılma. Size iyi bir haberim var.
Toplum tamamen unutmaz.
Daha çok bastırır, askıya alır ve uygun bir tetikleyici gelene kadar sessizleşir. Bazen tek bir cümle, bir resim veya bir sembol her şeyi geri çağıra bilir. Küçük ama kritik bir nokta vardır ki, sanat, edebiyat ve görsel hafıza bu yüzden çok güçlü bir silahtır. Tamda bunun için her diktatörün saldırdığı ilk şeyler bunlardır. Toplumda sanat, edebiyat ve insanın hafızasını tazeleyecek ne varsa onlar için risk demektir.
Her toplumun özellikle hafızasının zayıf olduğu alanlar vardır. Şimdi biraz bunlar üzerinde duralım dilerseniz.
“Zayıf” kelimesi başka bir önem kazanıyor tam da bu noktada. Çünkü bu doğal bir unutkanlık değil, kesintiye uğratılmış bir hafıza. Felaketler ve toplumsal travmalar örneğin; depremler, yangınlar, maden kazaları veya kitlesel ölümler. Bunların hepsinin hafıza evreleri şu şekilde yönetilir.
İlk gün: Ulusal yas havası
İlk hafta: Sorumluların tartışılması
İlk ay: Gündemin kayması
İlk yıl: Bir başka felaket
Çünkü sistemler nedenler kişiselleştirilir, kader anlatıları devreye girer ve kurumsal hafıza oluşturulmaz. Felaket olarak adlandırılır ve nedenleri konuşulmaz. Bu iş bireysel olaylarda da benzer bir gidişat izler. Kadın ve çocuğa şiddet olaylarında ilk verilen tepki genellikle isimleri sembolleştirmek olur hep. Sonra istatistiğe dönüşür ve sıradanlaşır. Burada ki hafıza kırılması şuradan gelir. Her yeni vaka öncekini gölgeler ve süreklilik öfkeyi değil, yorgunluğu besler. Türkiye tarihinde sayısız faili meçhul cinayet vakasının olduğunu ve adaletin her defasında yarım bırakıldığını biliyoruz. Adaletle kapanmayan dosyalar, toplumda bitmeyen ama konuşulmayan bir yara yarattı. Açık bırakılan her dosya hafızayı zehirledi. Bu yüzden bilinçli bir sessizliğin hâkimiyetine giren toplum bu öfkeyi hala bastırmaktadır. Zaman zaman bu faili meçhullerin ismi anılsa da anıldığı günün ertesi günü hayat normale döner.
Geride bıraktığımız satırlarda sanatın güçlü bir silah olduğundan bahsetmiştim. Peki, sanat unutmaya karşı ne yapabilir?
Sanat medyanın yapamadığını yapar. Zamanı yavaşlatır, metaforla çalışır, isimleri sembol yapar ve duyguyu doldurur. Bu yüzden bir fotoğraf, mısra veya yazı bin haberden güçlü olabilir, bir kitap kapağı yüzyıllarca hatırlana bilir. Görsel hafızanın gücü tartışılamaz. Toplumun büyük kesimleri için uzun metinler yerine tek bir görüntü tetikleyici olabilir. Sanat unutturma ritmine karşı koyar.
Buraya kadar yazılanları unutmadınsa şimdi kritik bir soru sormak istiyorum.
Şu an ülkedeki durumumuzu göz önünde bulundurursak. Sence unutuyor muyuz, yoksa unutturuyorlar mı?
Dur, cevap vermeden önce iyice düşün. Sen bunu düşünürken bende anlatayım istersen.
Unutmak;
Bireysel bir savunma mekanizmasıdır. Yorgunluktan, çaresizlikten geçici ve geri çağrılabilir bir eylemdir. İnsan bazen unutmak zorunda kalabilir.
Unutturulmak;
Yapısaldır, organize edilir ve medya diliyle, gündemle, söylemle çalışır. Olayın adı değiştirilir ilk önce sonra fail belirsizleştirilip sorumluluk dağıtılır. Unutturmak hafızaya müdahaledir kısacası. Şimdi toparlarsak Türkiye de ki sorun şudur;
Toplum hem çok şey yaşar, hem de çok azıyla yüzleşir. Bu yüzden hafıza doludur ancak düzensiz ve bastırılmıştır. Güçlüdür, güçlü olmasına ama tetiklenmeye muhtaçtır. Sanat ve edebiyat güçlü fünyelerdir hafızayı tetikleme konusunda.
Milyon dolarlık soru şu şimdi.
Tüm bunları neden anlattım? Sence
Bunları anlattım çünkü bu ülkede yaşananlar unutulduğu için değil, unutulmak zorunda bırakıldığı için tekrar ediyor. Her felaket, her adaletsizlik, her kayıp; bir öncekinden koparılarak “tekil” bir olaya dönüştürülüyor. Oysa sorun tek tek olaylar değil, süreklilik. Toplum hafızası zayıf değil; bilinçli olarak kesintiye uğratılmış durumda. Hatırlarsak hesap sorarız, Hesap sorarsak düzen bozulur.
Bu yüzden hatırlamak tehlikeli sayılıyor. Bu yüzden anlattım Çünkü unutmak bir kader değil, Çünkü alışmak masum değil.
Çünkü “gündem değişti” demek, yaşananların bittiği anlamına gelmiyor. Bu bir duygu çağrısı değil; politik bir hatırlatmadır. Bir toplum, geçmişiyle yüzleşmeden geleceğini kuramaz. Adalet sağlanmadan kapanan her dosya, daha büyük bir suçun zeminidir.
Felaketleri doğallaştırmak, şiddeti sıradanlaştırmak, kayıpları istatistiğe indirgemek bir yönetim biçimidir. Biz balık olmak zorunda değildik. Fanusun içinde dönüp duran, her seferinde aynı camlara çarpan, her şeyi çabuk unutan canlılar olmak zorunda değildik. Hatırlamak bir direniş biçimidir hafıza, iktidarın değil toplumun alanıdır.
Ve bu hatırlatma burada bitmiyor.
ZAFER DEĞİRMENCİ
ARAŞTIRMACI-YAZAR
Diğer yazılarımı okudunuz mu?
Tarihi dram ve politik eleştiri türlerinde eserler veren yazarın yayımlanmış beş romanı bulunmaktadır:
Ağaç Dalından Kuşlar,
Simon,
Ölüm Var Hasan,
Çoban ve
Altı Ay Sonra İntihar Edecek Miyim?

nasıl güzel anlatmışsınız hocam… yorulduk kabul edelim ama yazmaya devam…
Günümüzde yaşadığımız tekrar eden bir sorun ne güzel yazmışsınız kaleminize sağlık.
Kalemine sağlık Zafer hocam. Sıkılmadan okutturdun bu önemliydi. Tebrikler👏