EMANET KOLTUK
- Yazar: Ayşe SEVİM
- 26 Eylül 2026
- 3 kez okundu

EMANET KOLTUK
Ali Usta’nın dükkânı, zamanın uğramayı unuttuğu o eski mahallelerden birinde, taze kesilmiş gürgen ağacı ve cila kokardı. Kırk yıldır bu dükkânda eski mobilyaları onarır, ruhu çekilmiş ahşaplara yeniden can verirdi. İnsanların gözden çıkardığı, köşesi kırık bir masayı ya da cilası solmuş bir büfeyi atmaya kıyamaz, dükkânın arkasında biriktirirdi. Ona göre eşyalar da insanlar gibiydi; yaşlandıkça hikâyeleri derinleşiyor, kırıldıkları yerlerden daha güçlü bağlanıyorlardı.
Eylül ayının serin bir sabahında, mahallenin genç çifti Eren ve Meltem dükkânın kapısında belirdi. Telaşlıydılar. Yanlarında, apartmanın dik merdivenlerinden indirirken kolları hafifçe çizilmiş, hardal sarısı, kadife döşemeli eski bir koltuk vardı.
“Ali Usta,” dedi Eren, alnındaki teri silerken. “Biz üst mahalledeki o küçük eve taşınıyoruz biliyorsun. Salon o kadar dar ki, bu koltuk sığmadı. Atmaya da kıyamadık, ilk evimizin ilk eşyası… Yeni bir yer bulana kadar, bir iki haftalığına burada emanet kalabilir mi?”
Ali Usta, gözlüğünün üstünden koltuğa baktı. Kadifesi yer yer aşınmış, yayları hafifçe çökmüştü ama asil bir duruşu vardı. Gençlerin o hevesli, birbirine kenetlenmiş ellerine baktı. “Bırakın evlat,” dedi sevecen bir sesle. “Dükkân geniş, bir köşede misafir ederiz.”
Koltuk dükkânın tam girişine, sokağı gören pencerenin kenarına yerleştirildi.
Ancak o iki hafta, hiç bitmedi. Eren ve Meltem bir daha o koltuğu almaya gelmediler. Mahalle fısıltıları dükkâna kadar ulaştı; o dar ev gençlerin sığamadığı ilk yer olmuş, ardından hayalleri çatırdamış ve yolları sessizce ayrılmıştı. Emanet koltuk, yarım kalmış bir aşkın en somut kanıtı olarak Ali Usta’nın dükkânında öksüz kaldı.
Fakat garip bir şey oldu. Dükkânın önünden geçen mahalleli, o koltuğu boş gördükçe içeri süzülmeye başladı.
İlk gelen, pazardan dönen ve yükü ağır olan yaşlı Hatice Teyze’ydi. “Soluklanacak bir yer arıyordum Ali,” diyerek kendini hardal sarısı kadifeye bıraktı. Oturduğu an, sadece bacaklarının yorgunluğu değil, sanki kalbindeki yük de çözüldü. Başladı hayırsız oğlundan, yalnız geçen kış gecelerinden anlatmaya. Ali Usta elindeki zımparayı hiç durdurmadı, sadece başıyla onayladı, dinledi.
Ertesi gün, sınav sonuçlarını bekleyen mahallenin genci oturdu o koltuğa. Bir sonraki gün, eşiyle büyük bir kavga edip evden çıkan fırıncı çırağı… Koltuk, üzerine oturan her insanın kokusunu, nefesini ve en gizli dertlerini içine çekmeye başladı. İnsanlar o yumuşak mindere gömüldüklerinde, Ali Usta’nın talaş kokan dükkânında kendilerini dünyanın en güvenli sığınağında hissediyorlardı. Kulaklarına vuran zımpara sesi, ruhlarındaki gürültüyü yatıştırıyordu.
Ali Usta ise hiç konuşmuyor, sadece gelenleri izliyordu. Farkında olmadan, o yarım kalan emanet, mahallenin ortak dertleşme kürsüsüne dönüşmüştü.
Kış geldi, ardından bahar, derken yazın o sıcak günleri mahalleye geri döndü. Tam on ay geçmişti. O hardal sarısı kadife koltuk, artık Ali Usta’nın dükkânının bir eşyası değil, mahallenin ortak kalbi olmuştu. Üzerindeki kadife kumaş, oturan onlarca insanın kıyafetiyle, dokunuşuyla iyice aşınmış; rengi solmuştu ama ruhu parlıyordu. Mahalleli artık oraya sadece “Emanet Koltuk” diyordu. Kimin içi daralsa, kimin söyleyecek bir sözü olsa gelip o koltuğa oturuyor, Ali Usta’nın çayından bir yudum alıp içini döküyordu.
Günün birinde, ağustos ayının tozlu ve sıcak bir ikindi vaktinde, dükkânın kapısı hafifçe aralandı. İçeri giren Meltem’di.
Üzerinde on ay önceki o telaşlı halinden eser yoktu. Büyümüş, bakışları sakinleşmişti. Ali Usta elindeki ahşap oyma bıçağını yavaşça masaya bıraktı ve gözlüğünün üstünden kıza baktı. Meltem’in gözleri doğrudan dükkânın köşesindeki, pencere kenarında duran hardal sarısı koltuğa kaydı. Oraya doğru yürüdü, elini solmuş kadifenin üzerinde gezdirdi.
“Ali Usta,” dedi sesi titreyerek. “Eren’le ayrıldık, biliyorsun. Ben her şeyi topladım, şehirden gidiyorum artık. Gitmeden önce… bu koltuğu sormak istedim. Bizim ilk evimizin eşyasıydı. Onu çöpe atmaya ya da yabancı birine satmaya gönlüm elvermedi. Almaya geldim.”
Tam o sırada kapının çıngırağı bir kez daha çaldı. İçeri giren Eren’di. İkisi de birbirini orada görmeyi beklemiyordu. Göz göze geldiklerinde aralarındaki o bitmiş aşkın hüzünlü sessizliği dükkânı kapladı. Eren de koltuğu, o geçmişten kalan son hatırayı kurtarmak için gelmişti.
Ali Usta doğruldu, önlüğündeki talaşları silkeledi. “Evlatlar,” dedi, sesi bir babanın şefkatini taşıyordu. “Bu koltuk buraya geldiğinde yarım kalmış bir aşkın yükünü taşıyordu. Siz sığamadınız o eve, bu koltuk da dışarıda kaldı.”
Yaşlı marangoz, çocukları koltuğun yanına çağırdı. “Ama bakın,” dedi koltuğun kollarındaki aşınmış yerleri göstererek. “Siz gittiniz ama bu koltuk burada boş kalmadı. Hatice Teyze’niz romatizmaları azınca gelip buna oturdu, içini döktü. Bakkalın çırağı babasıyla kavga edince buraya sığındı. Mahallenin çocukları dondurma yerken burada soluklandı. Bu koltuk, on aydır bütün mahallenin gözyaşını, sevincini, yükünü taşıdı. O artık sadece sizin ilk evinizin eşyası değil; buradaki herkesin sığınağı.”
Eren ve Meltem, koltuğa daha dikkatli baktılar. Kumaşın üzerindeki her leke, her aşınma aslında bir insanın dokunuşuydu. Kendi kırık dökük hikâyelerinin, koskoca bir mahallenin dertleriyle harmanlanıp nasıl güzel bir şeye dönüştüğünü gördüler. Ayrılıklarının o bencil acısı, bu kolektif şefkatin karşısında küçülüverdi.
Meltem gözündeki yaşı silip Eren’e baktı. Eren de ona hafifçe gülümsedi. Aralarındaki o gerginlik, yerini güzel bir kabullenişe bıraktı.
“Ali Usta,” dedi Eren yavaşça. “Bu koltuk bizimle gelirse bir apartman dairesinde yalnız kalacak. Ama burada… burada yaşıyor.”
Meltem başıyla onayladı. “Burada kalsın usta. Sana ve mahalleye emanet.”
İki genç, dükkândan yan yana ama kendi yollarına gitmek üzere, huzurla çıktılar. Ali Usta arkalarından baktı. Sonra gidip o hardal sarısı koltuğa, on aydır ilk kez kendisi oturdu. Sırtını yasladı, gözlerini kapattı. Dükkânın içindeki gürgen kokusunu ve o koltuğun içine sinmiş yüzlerce insan hikâyesini hissetti. Emanet, nihayet ait olduğu yeri bulmuştu.
