ÜÇ AYRI İSİM, ÜÇ AYRI YALNIZLIK

ÜÇ AYRI İSİM, ÜÇ AYRI YALNIZLIK

ÜÇ AYRI İSİM, ÜÇ AYRI YALNIZLIK

Eski ahşap evin geniş mutfağında, demliğin hafif tıkırtısından başka ses yoktu. Nuri Bey, otuz altı yıl boyunca her sabah yaptığı gibi alışkanlıkla iki çay bardağı çıkardı tezgâha.

Biri ince belli, diğeri biraz daha geniş, kulpunda küçük bir çatlak olan bardak… Elinin duraksadığı o kısacık an, mutfağa çöken sessizliği daha da ağırlaştırdı. Bardaklardan birini yavaşça rafa geri koydu.

Eşinin vefatından beri geçen üç yılda, bu dalgınlık sandalye gıcırtısı kadar tanıdık bir sızıya dönüşmüştü.

Salona geçip kasketini başına geçirdi, atölye olarak kullandığı alt kattaki küçük dükkânın anahtarını aldı. Eski mahallenin taş sokaklarına henüz sabahın ilk ışıkları düşüyordu.

Dükkânın tahta kepenklerini kaldırırken gözü otomatik olarak kapının hemen kenarındaki tahta kutuya kaydı. İçinde kırpıntı bezlerden yapılmış yumuşak bir minder duruyordu.

“Kaptan?” diye seslendi kısık bir sesle.

Normalde bu saatte kepenk sesini duyar duymaz sokağın başındaki ahşap çitlerin arasından fırlar, kulaklarının arkasındaki siyah lekeyi göstererek Nuri Bey’in paçalarına sürünürdü. Ama minder boştu. Mama kabındaki dünkü kurutulmuş balık parçası olduğu gibi duruyordu.

Nuri Bey içeri girip tezgâhın başına geçti. Zımpara kâğıdını eline aldı, üzerini işlediği ceviz kaplamalı küçük bir takı kutusunu zımparalamaya başladı. Tozlar havada uçuşurken aklı dışarıdaydı.

Ahşap Kokusu ona eşini, geçmişi ve o sokağın eski canlı günlerini hatırlatıyordu; Kaptan ise bu dükkândaki tek canlı ritimdi. Ahşabın soğukluğunu, kedinin içeri girip tezgâhın altına uzanırken çıkardığı mırıltı ısıtırdı.

Saat öğleni bulduğunda Kaptan hâlâ gelmemişti. Yağmur atıştırmaya başladığında Nuri Bey kasketini iyice indirdi, hırkasının düğmelerini ilikleyip sokağa çıktı.

Yağmur sularının süzüldüğü taş yoldan aşağı, sahafın olduğu meydana doğru yürümeye başladı. Yıllardır adım adım bildiği bu sokak, gözüne ilk kez bu kadar yabancı ve tenha görünüyordu.

Tam sahafın köşesini dönerken, dükkânın camına bantlanmış sarı bir kâğıt gözüne çarptı.

Nuri Bey, kasketinin siperliğini biraz yukarı kaldırıp cama doğru yaklaştı. Sarı kâğıdın üzerine tükenmez kalemle aceleyle yazılmış birkaç satır ve altında el çizimi küçük bir kedi figürü duruyordu.

“Kayıp: Kulaklarının arkasında siyah lekesi olan, çil desenli erkek kedi. Sokağımızın neşesi, ‘Sahaf’ iki gündür kayıptır. Görenlerin içeriye bildirmesi rica olunur.”

Nuri Bey ilandaki çizime baktı. Bıyıkları biraz eğri büğrü çizilmişti ama kulaktaki o siyah leke… Hiç şüphe yoktu.

“Sahaf mı?” diye mırıldandı kendi kendine. “Ne Sahaf’ı canım, bu bizim Kaptan!”

Gözlüklerini burnunun ucuna kaydırıp ilanı tekrar okurken, sahafın ahşap kapısının üzerindeki pirinç çan hafifçe çınladı. Dışarıya, elinde bir koli eski kitapla genç bir adam çıktı.

Kerem, hırkasının kollarını dirseklerine kadar sıvamış, gözlerindeki uykusuzluk ve yorgunlukla kapının önündeki kâğıda bakan adama doğru adım attı.

“Amca, gördün mü yoksa?” dedi Kerem, sesinde beliren ani bir umutla. “İki gündür ne kapıya geliyor ne dükkâna. Başına bir şey geldi diye aklım çıkıyor.”

Nuri Bey başını yavaşça genç adama çevirdi. Kerem’in gözlerindeki o tedirginliği, başarısızlıklarla hırpalanmış ama hâlâ bir şeylere tutunmaya çalışan gençlik telâşını hemen tanıdı. Öğretmenlik yılları bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.

“Görmedim evlat,” dedi Nuri Bey, sesi hem babacan hem biraz sitemkârdı. “Görmedim ama ilana ‘Sahaf’ yazmışsın. Bu kedi en az iki yıldır benim dükkânın Kaptan’ıdır. Sabahları rızkını benden alır, kestirmesini benim atölyede yapar.”

Kerem şaşkınlıkla duraksadı, ardından hafifçe gülümsedi. O gülümsemede gururdan ziyade mahcubiyet ve buruk bir tat katlığı vardı. “Demek size de uğruyordu…

Ben her akşam kapatırken dükkânın önüne süt koyardım. Tezgâhın üzerine kurulup ben yazarken saatlerce beni izlerdi. Sahaf koymuştum adını. Bir tek beni dinliyor sanıyordum.”

İkisi de ilandaki resme bakarak bir süre sessiz kaldı. Yağmur çiselemeye devam ediyor, sahafın tentesinden kaldırıma tek tük damlalar düşüyordu. İki farklı kuşağın, aynı sokakta iki ayrı yalnızlığın ortasında aynı kediye sığındığını anlamaları birkaç saniyelerini almadı.

Tam o sırada, sokağın yukarısından, elinde şemsiyesi ve omuzunda çizim çantasıyla hızlı adımlarla yürüyen bir genç kadın belirdi. Şemsiyesini hafifçe geriye doğru kaydırıp ilanın başında dikilen iki adama baktı. Selin’di bu.

“Siz de mi onu arıyorsunuz?” diye sordu Selin, sesi yağmurun sesini bölerken. “Benim balkona gelirdi her öğleden sonra. Adı Mürekkep’ti onun. Dün gelmeyince çizdiğim desenler bile yarım kaldı…”

Nuri Bey ile Kerem birbirlerine baktılar. Nuri Bey’in yüzünde, hüznün arasından sızan tatlı bir tebessüm belirdi.

“Sahaf, Kaptan, Mürekkep…” dedi Nuri Bey, kasketini düzeltirken. “Üç ayrı isim, üç ayrı kapı… Demek ki bizim ufaklık hepimizi idare ediyormuş. Yağmur bastırmadan şu sokak aralarına bir bakalım mı çocuklar? Belli ki hepimizin ona ihtiyacı var.”

Yağmur, taş sokakların aralıklarına iyice otururken, üçü yan yana yürümeye başladı. Nuri Bey ortalarında, bir elinde eski şemsiyesi, diğerinde kasketinin siperliği… Kerem sahafın tentesinin altından çıkarken hırkasını iyice sarmalamış, Selin ise elindeki geniş şemsiyeyi Nuri Bey’in üzerine doğru meyil ettirmeye çalışıyordu.

“Şu arka bahçelere bakalım,” dedi Nuri Bey, sokağın sonundaki metruk ahşap konağın olduğu yöne doğru adımlarını yönlendirirken. “Eski evlerin kuytu köşelerini sever o. Fırtına çıkacağını anlayınca kaçıp saklanır.”

Sokak boyunca ilerlerken, kediye seslenme çabaları yerini yavaş yavaş aralarındaki o sessiz tanışıklığa bıraktı. İlk sessizliği bozan Kerem oldu.

“Ben beş yıl önce geldim bu mahalleye,” dedi, gözlerini ıslak Arnavut kaldırımlarından ayırmadan. “İstanbul’a bir kitap yazma hayaliyle çıkmış bir adamdım.

Yayınevlerinden dönen her taslakta bir parçam kırıldı. İnsan bir süre sonra kendi sesini bile duyamaz oluyor. Dükkâna giren çıkan çok ama sohbet eden yok. Bir tek o kedi vardı gece tezgâhın köşesinde kıvrılan. ‘Bak Kerem,’ derdim kendi kendime, ‘biri hâlâ seni dinliyor.'”

Selin, çantasının askısını hafifçe sıktı. Kerem’in sesindeki o tanıdık ağırlık, kendi içindeki odaları kıpırdatmıştı.

“Ben de altı ay önce kaçtım buraya,” dedi Selin, sesi yağmurun pıtırtılarına karışırken. “Büyük bir reklam ajansındaydım. Her şey çok hızlı, çok parlak ama bir o kadar da sahteydi.

İnsanların gözlerinin içine bakmayı unuttuğu bir yerden çıktım. İlk taşındığım gün balkonuma geldi o kedi. Hiç acele etmeden, öylece durup yüzüme baktı. Ben aylardır kimseyle o kadar uzun süre göz teması kurmamıştım. Ona bakarak tekrar çizmeye başladım.”

Nuri Bey dinledi. Adımlarını biraz yavaşlattı. Yıllardır mahalleden gelip geçen insanları, o eski taş evlerin penceresinden bakıp da bir daha dönmeyenleri düşündü.

“Ben bu sokakta büyüdüm, bu sokakta yaşlandım çocuklar,” dedi Nuri Bey, sesi bir çınar yaprağının hışırtısı kadar yumuşak ve derindi. “Otuz altı yıl aynı masada, aynı insanla çay içtim ben.

Üç yıl önce Meryem’i toprağa verdiğimde, evin içindeki sesler bitti. Ağaç kapının gıcırtısı bile duymak istemediğim bir gürültüye dönüştü. Sonra bir sabah bu bizimki çıktı geldi. Dükkânın önüne yattı. Ben ona baktım, o bana. ‘Hayat devam ediyor Nuri,’ dedi sanki mırıltısıyla. Bazen bir canlının sadece orada öylece durması, insana dünyada yalnız olmadığını hatırlatır.”

Metruk konağın bahçe kapısına geldiklerinde durdular. Yosun tutmuş taş duvarların arkasında, sarmaşıkların sardığı eski bir incir ağacı duruyordu. Yağmur şiddetini artırmıştı ama üçü de ıslanmayı unutmuş gibiydi.

Tam o sırada, incir ağacının altındaki ahşap harabenin çökük sundurmasından çok cılız, minik bir miyavlama sesi yükseldi.

Nuri Bey, Kerem ve Selin aynı anda birbirlerine baktılar. Yüzlerindeki yorgunluk ve hüzün, bir anda yerini ortak bir heyecana bıraktı.

Nuri Bey yavaşça tahta çitin çürük çitalarından birini araladı. Kerem ve Selin, nefeslerini tutmuş şekilde arkasından ilerledi. Sarmaşıkların ve ıslak toprak kokusunun hâkim olduğu bahçenin kuytu köşesinde, çökmüş çatı tahtalarının altında taze kıyılmış kuru otların üzerinde yatıyordu kedi.

Yalnız değildi. Göğsüne sokulmuş, henüz gözleri bile açılmamış üç minik yumak, annelerinin mırıltısıyla nefes alıp veriyordu.

Selin bir an gözlerinin dolduğunu hissetti. Kerem dizlerinin üzerine çöktü, yüzünde aylardır ilk kez bu kadar katıksız ve hafif bir gülümseme vardı. Nuri Bey ise kasketini çıkarıp elinde tuttu; gözlerindeki buğu, yağmur damlalarına karıştı.

“Demek derdin başkaymış senin ha?” dedi Nuri Bey, sesi titreyerek. “Bizi de aratmadığın yer bırakmadın.”

Kedi, kulaklarının arkasındaki o tanıdık siyah lekeyi göstererek başını kaldırdı. Önce Nuri Bey’e, sonra Kerem’e, en son Selin’e baktı. Sanki “Bakın, hayat devam ediyor” der gibi hafifçe guruldayıp yavrularına sarıldı.

Kerem ceketini çıkarıp ıslanmamaları için tahta boşluğun üzerine örttü. “Burada bırakamayız,” dedi. “Hava çok soğudu.”

Nuri Bey gülümsedi. “Benim atölyenin arka odası sıcaktır. Sobanın yanında geniş bir kutu hazırlarız. Herkes kendine düşen nöbeti tutar.”

O akşam, Nuri Bey’in atölyesindeki eski sobada gürültüyle yanan odunların çıtırtısı kapladı dükkânı. Masada üç çay bardağı duruyordu: Biri ince belli, biri kulpu çatlak olan, diğeri ise Selin için raftan çıkarılmış mütevazı bir bardak…

Selin bir köşede yavruların ilk taslaklarını çiziyor, Kerem masanın üzerindeki deftere yeni hikâyesinin ilk cümlesini yazıyordu. Nuri Bey ise sobaya bir odun daha atarken üç yıl sonra ilk kez mutfaktan yükselen o çay kokusunun ve içerideki nefeslerin yalnızlığını tamamen sildiğini hissetti.

Üç ayrı isim, üç ayrı yalnızlık… Bir sokağın kuytusunda birleşip, taze bir hayatın etrafında sıcacık bir aileye dönüştü.

 

Ayşe SEVİM

Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?

Kader Hırsızı

Yorumlar (1)

  1. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Kaleminize yüreğinize sağlık Hocam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayşe SEVİM

1959 yılında İstanbul’da doğdu. Lise eğitimini edebiyat bölümünde tamamladı. Öğrenim hayatı boyunca katıldığı kompozisyon yarışmalarında çeşitli dereceler elde etti. Mezuniyetinin ardından önde gelen kurum ve kuruluşlarda farklı görevlerde bulundu. Yıllar içerisinde kaleme aldığı, sosyal meseleleri odağına alan, romantik ve dramatik ögelerle harmanlanmış çok sayıda deneme ve öykü, çeşitli platformlarda okurla buluştu. İnsan ilişkilerinin duygusal derinliğini ve toplumsal dokuyu anlatılarına yansıtan yazar, edebiyat yolculuğuna ilk romanıyla devam etmekte ve üretimlerini aralıksız sürdürmektedir. Emekliliğinin ardından çocukluk yıllarından bu yana ilgi duyduğu resim sanatına ağırlık verdi; birçok karma sergide yer almanın yanı sıra bir de kişisel resim sergisi açan yazar, çalışmalarını Kocaeli’de sürdürmektedir.