AKİDE ŞEKERİ TADINDA

AKİDE ŞEKERİ TADINDA

AKİDE ŞEKERİ TADINDA

Hani şu süslü kavanozlarda rengârenk salınan, allı morlu akide şekerleri var ya, işte onlara bayılıyorum. Küçüklüğümden beri şekerci dükkânlarındaki o alımlı kavanozlara bakmak benim için vazgeçilmez bir keyif… Hele bir de kavanozu açınca etrafa yayılan o mis gibi tarçın, zencefil, bergamot kokuları yok mu… Aman Yarabbi, bu dünyaya ait olamaz bu güzellik. Sanırım biz insanoğlu gibi bu renk cümbüşü şekerlerin de cennetten çıkmış olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Bir şekerden fazlasıdır akideler benim için. O minicik lezzet bombalarının görsel şöleninin ardından gelen paha biçilemez kokular, baştan çıkarıcı bir şekilde lezzet şölenine dönüşünce zihnim çocukluğuma, Üsküdar’da geçirdiğim o güzel günlerin İstanbul esintili rayihalarına kapılıp gidiyor. Artık damağımla değil, tüm ruhumla hissediyorum tadını, kokusunu.
Kâh Mihrimah Sultan Camii’nde bir mevlit programı sonrası dağıtılan kâğıt külahlarda geliyor çocuk avuçlarıma, kâh Hacı Bekir lokumcusu vitrininden göz kırpıyor…

Geçenlerde akide şekerinin hikâyesini dinledim. Meğer bizim akide şekerimizin gerçekten çok önemli bir yeri varmış tarihimizde… Sizinle de paylaşmadan edemedim. Öyle hoşuma gitti ki, elimde küçücük bir şeker, zihnimde kocaman bir dünya kaldı:

Osmanlı İmparatorluğu’nda yeniçerilerin maaşlarını aldıkları cülus bayramlarında, sarayın şekerci başı kazanlarla akide şekeri kaynatırmış. Her şey yolundaysa, verilen bahşişler yeniçerileri tatmin ediyorsa tatlı tatlı şekerler yenir, ama eğer verilen ücret beğenilmezse kazan kaldırılır, şekerler yerlere dökülürmüş. Yani “kazan kaldırmak” deyimi de buradan geliyormuş.
Akide şekeri, yalnızca şeker değilmiş. Bir geleneğin, bir sözün, bir bağlılığın da sembolüymüş. Zaten “akide” dediğimiz şey de insanın kalbinde taşıdığı inanç, bağlandığı hakikat değil mi?

Düşündüm…
İnsan biraz akide şekeri gibi olmalı galiba.
Dışı ne kadar sert görünürse görünsün, içinde bir tat saklamalı. Hayatın ateşinde şekillenirken özünü kaybetmemeli. Bazen sıcaklığın içinde eriyecek gibi olsa da yeniden toparlanabilmeli.
Çünkü hayat hep şeker tadında değil.

Kimi zaman bir kayıp geliyor, tadımızı kaçırıyor. Kimi zaman beklemediğimiz bir hastalık, ayrılık, hayal kırıklığı kapımızı çalıyor. Kimi zaman hiçbir şey olmamış gibi görünürken insan kendi içinde sessizce yoruluyor.
İşte tam da o zaman insanın kendisiyle kurduğu ilişki önem kazanıyor.

Kendimize söylediğimiz sözleri bir düşünelim:
Başkalarına karşı merhametliyiz de kendimize neden bu kadar acımasızız?
Bir yakınımız hata yaptığında “Olur, insanlık hâli.” deriz. Kendimiz hata yaptığımızda ise yıllarca aynı cümleyi zihnimizde tekrar ederiz:
“Nasıl yaptım bunu?”
“Ben neden böyleyim?”
“Yine başaramadım.”
Oysa öz saygı, insanın kendisini kusursuz görmesi değildir. Kendi kusurlarına rağmen kendisini Allah’ın yarattığı, değer verdiği ve yeniden ayağa kalkma imkânı verdiği bir kul olduğunu hatırlamasıdır.

İnsanın kendisine değer vermesi, nefsini büyütmek değildir.
Tam tersine, Rabbini hatırlayarak haddini ve kıymetini bilmektir.
Ben değerliyim; ama mükemmel olduğum için değil.
Ben değerliyim; çünkü beni bilen, gören, işiten ve bana benden daha yakın olan bir Rabbim var.
Bazen insanın kendisine söylemesi gereken en güzel cümle belki de budur:
“Ben Allah’ın kuluyum. Bugün eksik olabilirim ama terk edilmiş değilim. Yorulmuş olabilirim ama sahipsiz değilim. Düşmüş olabilirim ama yeniden kalkabilirim.”

Belki öz saygının en güzel hâli budur.
Kendini Allah’ın yerine koymadan kendine değer vermek…
Kendini küçümsemeden haddini bilmek…
Kendini başkalarıyla yarıştırmadan Allah’ın sana verdiği emaneti korumak…
Ve bütün bunların arasında bir akide şekerini ağzında keyifle eritmek…

Songül Aykan

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

BAZI CÜMLELER BEKLER

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    bayılırım akide şekerine… iyi ki hatırlattınız…

  2. Songül Aykan dedi ki:

    Çok teşekkür ederim…umarım hayatınız hep akide şekeri tadında geçer

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Songül AYKAN

Songül Aykan, asker bir babanın kızı olarak, babasının Diyarbakır görevi sırasında bu şehirde dünyaya geldi. Henüz bir buçuk yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a taşındı ve hayatının geri kalanını burada sürdürdü. Eğitim hayatına İstanbul’da devam eden Aykan, Bahçelievler Lisesi’nden mezun olduktan sonra, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde İşletme ve İlahiyat bölümlerinde öğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi, ortaokul yıllarında Türkçe derslerinde yazdığı kompozisyonlar ve hikâyelerle başladı. Edebiyat tutkusu, hayatı boyunca devam etti. Aynı zamanda dört çocuk annesi ve öğretmen olan Songül Aykan, ilk kitabı “Anda Kal” ile edebiyat dünyasına adım attı. Bu kitabı, “Andaki Derinlik” ve ilk romanı “İsuf” izledi.