Yalnızlığın Sonsuzluğu
- Yazar: Zeynep Aligizi
- 23 Nisan 2026
- 15 kez okundu
Yalnızlığın Sonsuzluğu
Geceydi, karanlık, sessiz bir geceydi. Gökyüzünde yıldızlar parlıyordu, sanki onlardan başka kimse yokmuş gibi. Kimse, hiçbir şey görünmüyordu. Dünya boş gibiydi. Denizlerin dalgaları sessizdi, kıyılar ıssızdı, ormanlar derin bir uykudaydı, nehirler sakinleşmişti… Sadece ben, gecenin sessizliğinde gökyüzünün derinliklerine bakarak, nereye gittiğimi bilmiyordum. Yıldızları sayıyor, yalnız bir çınarın altında yürüyordum. Ama ne yıldızlar, ne de yalnız çınar benimle konuşmak istiyordu. Yalnızdım…
Güçlü rüzgarlar bu çınar ağacını dövmüş, yapraklarını yıllarla dolu vurmuş ve dallarına kar çökmüştü. Güneş doğduğunda, ilk dallarını ve yapraklarını okşamış ve çınar bu yüzden duygusallaşmıştı belki de…
Bu çınar ağacı şüphesiz birkaç insan hayatı yaşamış, hem şanslılara hem de talihsizlere arka olmuştu… Kimsenin acısına teselli kaynağı olamasa da, onların acılarını dinlemiş ve sessiz kalmış, sırrını kendine saklamıştı… Bir insanın bazen başka birine, bir arkadaşına söyleyemediği şeyleri duymuştu. Sessiz, sakin gözyaşlarına şahit olmuş ve kahkahalara doymuştu. Yoldan geçen yabancı biri için destek ve dayanak olmuştu. Gölgesinde yarını bekleyene sabrı “öğretmişti”. Gözleri bilinmezliğe dikilmiş yaşlı adama yoldaş olmuştu. Çocuklar gövdesinin etrafında koşup oynarken erişilebilir dallarının kırılmasına ve yapraklarının ezilmesine katlanmıştı. Belki de saklananlara ve ona sığınanlara acımış, onları korumuş ve onlara ihanet etmemişti…
Ben hangisiydim? Burada ne yapıyordum? Bu yalnız çınar ağacının gölgesindeki bir bankta otururken ne düşünüyordum? Belki de sonsuzluğa ulaşmıştım… Nasıl?! Nefes alıp verirken, kollarımı ve bacaklarımı hareket ettirirken öylece mi öldüm? Hayır, ölüm değildi, ölüme benzemiyordu, ulaştığım sonsuzluk, yalnızlığın sonsuzluğuydu…
Yukarı baktım, yaprakları temkinli ve yavaşça hışırdayan ağacın tepesini görmeye çalıştım. Başını dik tutmuş ve gökyüzüne bakan çınar ağacının dibinde mağrur olmaya çalıştım. Uzun süre öylece baktım. Gökyüzünün gizemli, büyülü gece sessizliği beni ürpertti. Ayağa kalktım. Yürümeye başladım. Hışırtılı yaprakların verdiği rahatlıkta, kendimden ve yalnızlığımdan uzaklaşmaya çalıştım. İçimde güç toplamaya çalıştım. Geçmiş günlerin anılarını karıştırmaya başladım. O anıların siyah beyaz sayfaları arasında güzel sözler ve güzel günler aramaya başladım. Unuttuğum şeyleri tek tek gözlerimin önüne getirmeye, o sayfalardan bana hoş bir izlenim bırakmayanları seçip çıkarmaya ve yok etmeye çalıştım. Ama sanki kendimden uzaklaşmak, ayrılmak istemiyordum. Bunun için gücüm yok muydu? Yoksa henüz hazır değil miydim, bilmiyorum. Bildiğim tek şey kendimi arıyor olmamdı. Buradan ayrılamadım, sessiz gecenin karanlığında kaybolmuş, düşüncelerime ve duygularıma dalmış, sanki birini bekliyormuş gibiydim.
Elimle bankın üzerine yaslanmış dalı ve yaprakları okşadım, öpmek istedim, utandım ve geri çekildim. Etrafıma baktım. Gece olduğunu, yanımda kimsenin olmadığını, yapayalnız olduğumu hatırladım. Yapayalnız!.. Birdenbire içimde bir şey kırılmış gibiydi. Garip bir ürperti, ruhumu bir soğukluk sardı. Garip bir korku beni sardı. Titredim, saatlerce vakit geçirdiğim bu yerden kaçmak istedim. Ama… Şimdi çınar ağacına sığınmıştım. Kaçtıpta geldiğim yer bu uzun ağacın yamacıydı…
İstemsizce başımı kaldırdım ve çınar ağacına, oradan da sonsuz gökyüzüne, yıldızların cimrilikle edercesine dağıttığı son umut ışıklarına baktım. Uzun süre öyle kaldım. Sanki gökyüzüne çekilmek istiyordum. Sanki o yıldızların arasında yerimi arıyordum. Sanki yeryüzünde yerim kalmamıştı. Sanki dünyanın bana veremediği ya da vermek istemediği şeyi gökyüzünden bekliyordum. Bu yıldızlar belki de gökyüzünün sayısız gözüydü. Bana bakıyorlardı… İnsanların göremediği bana… Belki de ben hiç yeryüzünde değildim, bu yüzden mi beni görmüyorlardı?.. İnsanları diyorum, insanları… Ama yukarıda beni gören var mı acaba? Yukarıda beni unutmadılar mı?
Birdenbire… sanki uyuyormuşum gibi, kendi sesimle uyandım: “Bana yalnız büyümeyi ve çiçek açmayı, yalnız kök salmayı, yalnız dallanıp yaprak açmayı öğret… Yalnız yaşlanmayı öğret… Neden sana kimsesiz, yalnız demiyorlar?.. Bana yalnızlığa alışmamayı, böyle fısıldayıp kendi kendine konuşmayı öğret. Bu da ne, yoksa sen de ağlamayı biliyor musun?!”
Yanaklarımdan süzülen gözyaşları, ömrünün son günlerini yaşayan sonbaharın iri, soğuk ve ılık yağmur damlalarıyla karışıp üzerime ve ellerime düştü. Sanki yağmur yağmıyor da çınar ağacı ağlıyordu. Yapraklarından damlayan damlalar, kırılgan bir kalbin kirpiklerinden dökülen gözyaşları gibiydi. Yoksa gökyüzü iki yalnız insanın acısı için mi ağlıyordu?
Ağaca yaslandım. İlk defa bu kadar rahat, bu kadar huzurlu hissetmiştim. Sanki birisi bu yalnızlık yükünü benimle taşıyordu…
…O çınar ağacının yanında, çimen gibi, yabani ot gibi, çalı gibi büyümek istedim… Sonra onun gibi uzun boylu olmak, gökyüzüne kafa tutmak istedim. Onun becerisiyle mi? Onun haysiyetiyle mi? Onun gölgesiyle mi?.. Ama bunların hiçbiri hissettiğim şey değildi. Muhtemelen, onun yalnızlığıydı… Burası yalnızlığın sonsuzlukla buluştuğu yerdi. Ya da belki de yalnızlığın doğduğu yerdi. Doğduğu ve ölmediği yer…
Zeynep Aligizi
Editör: Elif Ünal Yıldız
Yeni yazılarımı bekleyiniz…

aramıza hoş geldiniz... yarım asırlık bir çınar olarak sizi anlıyorum, kaleminize, yüreğinize sağlık...