Gök Tengri
- Yazar: Şadan Köse
- 21 Mayıs 2026
- 7 kez okundu
GÖK TENGRİ
Gün, Altay Dağları’nın eteklerindeki ormana nazlı nazlı süzüldü. Sis, ağaçların arasından geçerken, gökyüzü griye çalmıştı, ama ormanın derinliklerine inen ışık, toprağa büyülü şekiller çiziyordu. Zaman sanki burada hiç var olmamış gibiydi.
Baran’ın üzerinde, koyu toprak tonlarında, kalın ketenden dikilmiş bir tunik vardı. Etekleri ve kolları, eski Türk desenleriyle işlenmişti, her adım attığında hafifçe kıpırdıyor, sanki geçmişin ruhlarını fısıldıyordu. Beline sarılı, yıpranmış deri bir kemer, hem işlevsel hem de simgeseldi. Kemere asılı küçük bir hançer, el yapımı bir muska ve kurumuş ot demetleri, onun hem savaşçı, hem de şaman yanını ele veriyordu. Ayağında ise dizlerine kadar uzanan, keçeden yapılmış ve kenarları işlemeli çizmelerin üzeri çamurla ve çiy damlalarıyla kaplıydı.
Alara’nın kıyafeti ise doğayla iç içe, daha narin ama bir o kadar da işlevseldi. Üzerinde griyle yeşilin tonlarını taşıyan hafif bir elbise vardı; kumaşı rüzgârla birlikte hafifçe dalgalanıyor, onu ormanla adeta bir kılıyordu. Elbisesinin eteklerinde kurumuş yapraklardan ilham alınarak yapılmış desenler göze çarpıyordu. Omuzlarına ince bir şal atmıştı; şalın uçlarında minik taşlar ve kuş tüyleri sallanıyor, her adımda hafif bir çıngırak sesi çıkarıyordu. Ayaklarında ise ince deriden yapılmış, tabanı kalınlaştırılmış, doğa yürüyüşlerine uygun bilekten bağlı sandaletler vardı.
“Bu patika haritada yoktu,” dedi Baran, çevresine kaygıyla bakarken, Alara hafifçe gülümsedi:
“Bazı yollar, haritalarda değil, kalplerde bulunur,” diyerek gülümsedi. Sanki ona kinaye yolu ile bir şeyler mi söylemek istiyordu yoksa?
Bir uğultu duyuldu. Ağaçların arasından yosunla kaplı dev bir kaya belirdi. Tam ortasında, gökyüzüyle birleşmiş gibi görünen bir çatlak vardı.
“Baksana…” dedi Alara, “İçimden bir ses bu çatal kayanın bizi çağırdığını söylüyor.”
Baran, içinde bir huzursuzluk hissetse de, onun gözlerinde parlayan ışığa karşı koyamadı. Kayaya doğru koştular. Çatlağın içinden geçtiklerinde, birden serin mağara onları karşıladı.
İçerideki, kaya duvarlar parlayan kabartmalarla süslüydü. Kayaların damarlarından yıldız gibi ışıklar sızıyordu. Mağaranın ortasında, siyah taşlarla çevrili bir Bilgelik Gölü vardı. Gölün ortasında yükselen çanak taş, sanki tüm evrenin sırrını taşıyor gibiydi.
Sular, sessizdi ama “Yaklaş… Yaklaş…” diye fısıltılar yankılanıyordu içinden.
Alara, büyülenmiş bir şekilde birden öne çıktı.
Baran, onu kolundan tutmakta geç kalmıştı. “Alara, burası gerçek değil, ya da fazla gerçek olabilir,” dedi, gözlerini suya dikerken dudaklarından dökülen sözcükler ona ait değildi sanki:
“Gök Tengri beni çağırıyor, Baran. Hatırlamam gereken bir şey var,” diyerek ilerledi.
Taştan çanağa eğildiği an, mağara aniden aydınlandı. Zaman, bükülmüş gibi hissedildi o an; göğüslerinden parlayarak yayılan ışık onları sarhoş etti. Çanağın içindeki su yükseldi ve Alara’nın göğsüne dökülmesiyle süt beyazı oldu.
Bir ses yankılandı: “Hatıraların izinden geri çekil ey ruh. Ben artık Alara değilim. Ben, Umay’ın kızıyım.”
Baran, bir an sesten ürkerek geri çekildi, ama sonra adım atmaya cesaret etti. Bu sesi her şeye rağmen tanıyordu:
“Elin hangi suya değerse değsin, yüreğim senden vazgeçmez,” dedi.
Alara, bir adım ona yaklaştı, gözlerinde ışık parlıyor, sesi ise hem tanıdık hem de kadim bir tınıyla yankılanıyordu: “Gözüm, geçmişi, geleceği ve seni görüyor. Ama bizden çok daha eski bir ruh burada uyanıyor,” dediği an mağara titredi. Taşlar sarsıldı. Ve Bilgelik Gölü’nün içinden devasa bir figür yükseldi: Bu, Kadim Gök Tengri’nin ta kendisiydi.
Gövdesi suların içinden ağır ağır yükselirken, mağara bir maviye büründü; göğün en derin tonuydu, geceyle gündüz arasında kalan renk…
Baran’ın kalbi, beklenmedik bir huzurla atıyordu. Ne korku ne cesaret vardı, içindeki garip dinginlik her şeyin olması gerektiği gibi olduğuna işaret ediyordu.
Alara ellerini gökyüzüne kaldırdı. Parmak uçlarından yayılan ışık, mağaranın taşlarına işledi, semboller birer birer uyanıp sırrını fısıldamaya başladı.
Gök Tengri’nin sesi mağaranın kubbesinden yansıdı:
“Zamanın gölünde yıkananlar, geçmişin yükünü ve geleceğin tohumunu taşır. Biriniz anahtarsınız, diğeriniz kapı,” dedi.
Alara, gözlerini Baran’a çevirdi. “Senin içindeki güç uyanmadı, ama onu ben uyandıracağım. Birlikte geçmeliyiz bu sınırın ötesine,” dedi ve elini uzattı.
Baran, derin bir nefes alarak gözlerini kapadı. İçindeki sıcaklık, elinden yükseldi. Kalbinde bir çarpıntı değil, bir çağrı vardı.
Gök Tengri suya gömüldü ve çanağın içinden ikisine doğru süzülen gümüş bir parıltı belirdi. Bu kocaman kadim bir su damlasıydı. Alara fısıldadı;
“Bu damla, kadim damlasıdır. Geçmişte saklı kudreti hatırlatır, ama yalnız içen, yükü tek başına taşır. Biz birlikte içmeliyiz.”
Birleştirdikleri elleriyle damlaya dokundular, soğuktu ama içlerinde bir huzur bıraktı. Sonra o kocaman kadim su damlasını avuçlarına aldılar birlikte içtiler.
Mağara bir kez daha sarsıldı. Zaman büküldü. Etraflarındaki rüzgâr gibi dönen anılar, başka hayatların izleri gibi kayıp gitti.
Bir anda, Baran kendini başka bir düzlemde buldu. Gökyüzü mordu, dağlar tersine dönmüştü. Alara artık yanında değildi, ama sesi rüzgârda yankılandı:
“Beni bul Baran, ama bu kez gözlerinle değil, ruhunla…”
Baran, yalnızdı. Ama içinde başka bir Baran vardı. Savaşçı değil, Şaman bir yolcu; uyanmış bir ruh.
Bir ışık parladı ormanın derinliklerinden. Baran, ışığa doğru koştu. Kaynağında Alara’yı buldu, ama o artık eski Alara değildi. O kadim varlıkla birleşmiş, derin bir bilgelik taşıyordu.
Alara, siyah elbisesiyle evrenin karanlıklarına karışmış gibi görünüyordu. Yüzü tanıdık ama yabancıydı. Gözlerinde derin bir huzur vardı.
“Bunu yapman gerekiyordu, Baran,” dedi.
Baran, “Birleşmeliyiz. Sen ve ben, birlikte,” dedikten sonra gönlünden geçen belirsizliği hissetti ama sormaktan vazgeçmedi. “Bundan sonrası ne olacak, Alara?”
Alara, ellerini havaya kaldırarak, her şeyin değişmesini sağladı. Ağaçlar, toprak ve taşlar birleşip parlamaya başladı.
“Evrenin sırlarını içimize almalı, sadece biz değil, insanlık da yeniden uyanmalı! Bu birleşme bir aşk değil, bir dönüm noktası. Bizim kaderimiz, evrenin kaderidir,” diye seslendi adeta yalvarır gibi.
Baran, gözlerinden yükselen gücü hissetti. İçindeki karanlık, yerini sonsuz bir aydınlığa bıraktı. Alara, ona doğru ilerledi, ellerini tekrar birleştirdi. O an, evrenin sesi duyuldu:
“Gök Tengri açıldığında, geriye bakmaya gerek yoktur. Ama birleşmiş ruhlar, geleceği değiştirebilir.”
O anda, Baran ve Alara, evrenin akışını değiştirecek son adımı attılar. Zamanın kapıları ardına kadar açıldı. Geçmiş ve gelecek bir araya gelince, tüm canlı cansız varlıklar yeniden doğdu.
Şadan Kös
Editör: Elif Ünal Yıldız
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

farklı bir bakış açısıyla harika bir öykü olmuş...