ŞANTİYEDE EKMEK
- Yazar: Erol ATLAS
- 17 Mayıs 2026
- 16 kez okundu
ŞANTİYEDE EKMEK
(Uyurgezen)
1980 baharı… Haziranın doruğa çıktığı günler…
Okul bitmiş, lise sona ermişti. Üniversite ise başka bir bahara kalmıştı. Çalışmak, ekmek parası kazanmak gerekiyordu. Dağlarda, taşlarda ekmeği aramak için “şantiye” denilen o bilinmez dünyaya doğru yola çıktım.
Şehrin sıkıcı, bunaltıcı kalabalığından uzaklaşıp, insan eli değmemiş doğasıyla Hakkâri & Şemdinli’deki Şepatan Taş Ocağı konkosör şantiyesine doğru kamyonlarla yola koyulduk. Daha yolun başında, o gencecik yaşımda, kara üzüm gözlerden ayrılık gözyaşları süzülmeye başlamıştı bile…
Yaşıtlarım tatil, yazlık, deniz hayalleri kurarken ben engin dağlara, ormanlara ve el değmemiş doğaya gidiyordum. Belki de ben şanslıydım… İran sınırına doğru uzanan yolları ilk kez görüyordum: Hoşap, Başkale, yeni köprüler, Yüksekova ve Şemdinli… Telefonun, elektriğin, haberleşmenin olmadığı; kuş konmaz, kervan geçmez dağlar… Bozulmamış ormanlar, uçsuz bucaksız doğa…
6 Haziran… Bahar yeni yeni gelmiş Yüksekova’nın dağlarına.
Haruna Geçidi’nden Şemdinli yoluna, Şepatan geçidine doğru ilerlerken ağaçlar yeşeriyor, yabani meyveler ve çiçekler açıyordu. Hiç ters lale tarlalarını canlı canlı gördünüz mü? O ters lalelerden bal toplamaya çalışan arıları?.. Henüz 19 yaşındaydım. Şepatan’da güneş batıyordu. Rakım 2200 metre… Her taraf ceviz ve meşe ağaçlarıyla kaplıydı. Kuş sesleri, yaban hayvanlarının seslerine karışıyordu. Ayıların, çakalların, kurtların seslerini birbirinden ayırt edemiyordum.
Akşam çökerken, ben ve aşçı arkadaş yalnız başımıza ormanın içinde bir Kızılay üçgen çadırı kurduk. Güneş, ağaç yapraklarının arasından kaybolup giderken içime tarifsiz bir hüzün ve korku çöktü. Ben oldum olası karanlıktan ve yalnızlıktan korkardım. Bir şeyler atıştırmak için tüpü yaktık. Arkadaş yemek hazırladı. Koca bir çınarın altında soframızı kurduk. Gaz lambasının cılız ışığında yemek yemeye çalışırken karanlık her yeri yutuyordu. Derken ağacın dallarından bir şey sofraya düştü… Ne olduğunu anlayamadık. Arkadaş kaşığıyla alıp hiç bakmadan attı ve yemeye devam ettik. O gün bugündür ne düştüğünü hâlâ bilmiyorum.
Karanlık artık zifiri olmuştu. Hayvan sesleri daha da belirginleşiyordu. İnanın, insandan insana ulaşmak yarım günlük yoldu. En yakın köye ulaşmak için ise ormanın içinde tam gün yürümek gerekiyordu. Ne gelen vardı ne giden… Ormanda yalnızca Allah ve biz vardık. Korkular içimi kemirmeye başlamıştı. Kurt sesine çakal sesi karışıyor, ayıların hırlamaları ormanı inletiyordu. Arkadaş bir ara:
— Çadırın önüne boş tenekeleri, kazmaları, kürekleri koyalım. Gece bir hayvan yaklaşırsa ses çıkarır, uyanırız, dedi.
O anlattıkça korkum daha da büyüyordu. Kalbimin sesini duyuyordum adeta. Yorganı başıma çekiyorum ama nafile… Sesler gittikçe yaklaşıyordu. Bilmem korkudan mı, yalnızlıktan mı, yorgunluktan mı… Bir ara uyuyakalmışım.
Gecenin bir vakti, öyle bir gürültüyle uyandım ki sanki kıyamet kopuyordu! Tenekeler, demirler, tencereler birbirine giriyordu. Ama göz gözü görmüyordu. Karanlığın içinde bağırmaya çalışıyorum:
— Derviş kardeş! Derviş kardeş!
Ama sesim çıkmıyordu. Boğazım düğümlenmişti. Korkudan dilim tutulmuştu sanki. Elimi uzattım… Yanımdaki arkadaş yatağında yoktu! O anda aklımdan tek bir şey geçti:
— Ayı geldi… Arkadaşı götürdü… Şimdi sıra bana geldi…
Çaresizce beklemeye başladım. Derken ormanın derinliklerinden bir şeyin yaklaştığını hissettim. Ağaçların arasından süt beyazı bir gölge beliriyordu. Beyaz bir yaratık gibi çadıra doğru geliyordu.
Korkudan donup kalmıştım… Sonrasını hatırlamıyorum. Birilerinin beni dürttüğünü hissettim. Gözümü açtığımda güneş tepede olmuştu. Saatlerce baygın kalmışım. Arkadaşım hüngür hüngür ağlıyordu. Bir daha uyanamayacağımı sandığını söylüyordu. Aynaya baktığımda yüzümde korkudan başka bir şey göremedim. Sanki yılların yorgunluğu bir gecede üzerime çökmüştü.
Öğleye doğru Van’dan gelen ekip beni görünce şok oldu. Patron, bende bir tuhaflık olduğunu hemen fark etti. Ne konuşabiliyor ne cevap verebiliyor ne de kendime gelebiliyordum. Sürekli titriyor, durup durup ağlıyordum. Hemen beni Van’a hastaneye götürdüler. Orada ihtiyar babam kıyameti koparıyordu:
— Oğluma ne oldu?..
Boynu bükük yetim kardeşlerden başka kim ağlayacaktı bana?.. Annem olsaydı sarılır, yaralarıma merhem olurdu… Zaten yıllardır hep söylerim:
— Kapatmayın kapıları… Annem gelecek…
Doktorlar, ilaçlar, hastane derken birkaç gün sonra yeniden şantiyeye döndüm. Yeniden ekmek kapısına… Yeniden ormanlara ve korkulara… O günden bugüne dağlarda, şantiyelerde geçen 46 yılın nasıl geçtiğini aynaya bakınca anlıyorum. Hayat insana her yaşta çok şey öğretiyor. Yaşayarak, görerek, okuyarak… Bazen şiir gibi, bazen öykü gibi… Ama en sonunda insana değer katıyor.
Sevgiyle kalın…
Yetim Erol
Not: Aylar sonra öğrendim ki o gece bana kıyameti yaşatan kişi Derviş’miş… Meğer uyurgezer olduğunu benden saklıyormuş. Gece yarısı çadırdan çıkıp kıyameti koparan da, beyaz pijamalarıyla zifiri karanlıkta geri dönen de oymuş…
Erol Atlas
Editör: Elif Ünal Yıldız
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

uyurgezer arkadaşın çadırda travma oluşturması... kabus gibi çok güldüm...