TAŞLARA KAZINMIŞ MÜCADELE:VARŞOVA
- Yazar: Tuğba Sancak
- 2 Ağustos 2026
- 22 kez okundu
TAŞLARA KAZINMIŞ MÜCADELE:VARŞOVA
Son iki yıldır kuzeyi geziyorum. Kuzeyi seviyorum. Güneşi bunaltmıyor, insanlar başkalarının sesini bastırmıyor, sokaklarında telaş yok; dinginlik hâkim. Kalabalık turist kafileleri de çok daha az. Bu gezim Baltık ülkelerini kapsıyor. Polonya bir Baltık ülkesi olmasa da bu coğrafyanın ruhunu taşıyan ülkelerden biri.
Çocukluğumda 23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği’ni büyük bir heyecanla izlerdim. Polonyalı çocukların halk danslarını hâlâ hatırlıyorum. Polonya denince zihnimde canlanan ilk görüntü de bu oluyor. Bu yolculuğun benim için ayrı bir anlamı vardı. Uçaktan korkmama rağmen ilk kez tek başıma yurt dışına çıkıyordum.
İstanbul’un sıcak havasından sonra Varşova’nın serin ve yağmurlu havası karşıladı beni. Havaalanından çıkar çıkmaz şemsiyemi açtım. Şehir merkezine gitmek için otobüse bindim.
Bileti alırken bir Polonyalı bana yardım etti. Gülümseyerek, “Ülkemize hoş geldiniz.” dedi. Daha ilk dakikalarda böyle sıcak bir karşılamayla karşılaşmak hoşuma gitti. Otelim bir müzenin tam karşısındaydı. Valizimi bıraktıktan sonra kendimi sokaklara attım. İlk dikkatimi çeken, şehrin düzeni ve zarif binaları oldu.
Sokaklarda dolaştıkça Varşova’nın sadece güzel bir Avrupa şehri olmadığını anlamaya başladım. Şehrin farklı noktalarında şehitler için yapılmış anıtlar, kahraman heykelleri, kadın ve çocuk asker anıtları vardı.
Polonya halkının verdiği bağımsızlık mücadelesi adeta şehrin her köşesine sinmişti. Kadınların, erkeklerin ve çocukların birlikte verdikleri mücadeleyi unutmamışlar.
Kendi çocuklarına, hatta ülkeye gelen ziyaretçilere bile unutturmamak için büyük çaba göstermişler. Yaklaşık 120 yıl boyunca bağımsızlık mücadelesi vermişler. Yenilmişler, yeniden ayağa kalkmışlar ve tekrar savaşmışlar. Bunu şehrin her köşesinde hissediyorsunuz.
Şehrin simgelerinden biri olan Palace of Culture and Science‘a çıktım. Stalin’in Polonya’ya “hediye” ettiği bu dev bina neredeyse şehrin her yerinden görülebiliyor. Seyir terasından Varşova’yı izlemek çok güzeldi ama binanın temsil ettiği tarih daha da etkileyiciydi.
Halk arasında bu bina için oldukça alaycı bir lakap kullanıldığını öğrendim. Bu lakap, Polonya halkının Sovyet dönemine duyduğu tepkinin mizahi bir yansımasıydı. O an anladım ki bu bina sadece bir gökdelen değil; geçmişin ağırlığını da taşıyan bir simgeydi.
Daha sonra Old Town’a geçtim. Burası adeta bir masal kitabından çıkmış gibiydi. Kale Meydanı, rengârenk evleri ve taş sokaklarıyla insanı geçmişe götürüyor. Meydandaki tarihi tulumbadan su çektim, müzik kutusunu çevirdim. Old Town’un simgesi olan deniz kızının hikâyesini de orada öğrendim.
Rivayete göre Vistül Nehri’nde yaşayan deniz kızı, Varşovalılar tarafından kurtarıldıktan sonra eline kılıcını ve kalkanını alarak şehri sonsuza kadar koruyacağına söz vermiş. Bugün de Varşova’nın simgesi olarak meydanda ziyaretçileri karşılıyor. Marie Curie Müzesi’ni gezdim.
Daha sonra Palace of the Commonwealth ’e gittim. Burada sergilenen birbirinden güzel el yazması eserleri inceleme fırsatı buldum. Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan bu eserler beni çok etkiledi.
Kehribar Müzesi ise beni en çok şaşırtan yerlerden biri oldu. Milyonlarca yıl öncesinden kalmış, içinde sinek ve böcek bulunan kehribarları görmek oldukça ilginçti. Bileklik aldığım satıcı bu işin eğitimini aldığını anlattı. Sohbet sırasında, dünyanın birçok yerine giden kehribarın Polonya’dan çıktığını söyledi.
Varşova’da dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da evlerin camlarının genellikle çift camlı olmasıydı. Hava bir anda açıyor, kısa süre sonra yeniden yağmur başlıyordu. İnsanlar bu değişken havaya alışmış gibiydi.
Yemekler bana biraz şekerli geldi. Polonya mantısını denedim ama bizim mantımızla kıyaslayamadım bile. Buna karşılık, bizde artık pek kimsenin yüzüne bakmadığı kompostoların burada hâlâ sofralarda olması hoşuma gitti.
Akşamları gençlerin sokaklarda rahatça vakit geçirdiğini gördüm. Alışveriş merkezlerinde bile sessizlik hâkimdi. İnsanlar yardımsever ve iletişime açıktı. Bir gün yağmur altında koşan birini alkışladım.
Bana dönüp gülümsedi. Böyle küçük ayrıntılar, şehirle kurduğum bağı güçlendirdi. Şehirde dolaşırken kendimi hiçbir zaman yabancı hissetmedim. İnsanların arasında rahatça yürüdüm. Üzerimde hiçbir baskı ya da gerilim duygusu oluşmadı. Bu huzur hissi, Varşova’yı benim için daha da özel kıldı.
Dönmeden önce üzerinde dönen küçük bir uçak bulunan bir magnet aldım. Dışarıdan bakınca sıradan bir hediyelik eşya gibi görünebilir ama benim için çok özel bir anlam taşıyor
. Uçaktan korkmama rağmen ilk kez tek başıma yurt dışına çıkmanın ve korkumun üzerine gitmenin küçük bir madalyası gibi. Varşova’dan ayrılırken zihnimde en çok kalan şey, geçmişini unutmayan bir halk oldu. Güzel şehir çok gördüm ama tarihini bu kadar güçlü yaşatan şehir çok az gördüm.
Seni çok sevdim, Polonya.
Tuğba SANCAK
Editör: Nigar KAYA
Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?
