Potansiyeli Bekletmek
- Yazar: Zübeyde Arslan
- 29 Eylül 2026
- 45 kez okundu
POTANSİYELİ BEKLETMEK
Hızlı öğrenen ve üstün potansiyelli çocukları “zaten başarılı” diyerek gözden kaçırdığımızda eğitim neyi kaybediyor?
Bir sınıfta öğretmen aynı konuyu anlatır.
Tahtaya örnekler yazılır. Çocuklar defterlerine geçirir. Ardından birkaç soru çözülür. Öğretmen, sınıfın büyük bölümünün konuyu anlamasını bekler.
Fakat o sırada sınıfta başka bir çocuk vardır.
Konuyu çoktan anlamıştır.
Üstelik yalnızca anlamamış; farklı bir çözüm yolu bulmuş, zihninde başka bir soru oluşturmuş ve öğretmenin henüz sormadığı şeyi merak etmeye başlamıştır.
Ama ders onun için henüz ilerlemiyordur.
Çünkü sınıfın geri kalanının da aynı noktaya gelmesi beklenmektedir.
Çocuk bekler.
Bir süre daha bekler.
Sonra biraz daha…
Eğitimde çok konuşmadığımız bir mesele tam da burada ortaya çıkar:
Öğrenme hızı sınıfın genel temposunun üzerinde olan çocuklara ne oluyor?
Bu çocuklar çoğu zaman başarısız oldukları için değil, başarılı oldukları için gözden kaçabiliyor.
“Zaten yapıyor.”
“Notları iyi.”
“Dersi anlıyor.”
“Bir sorun olursa söyler.”
Oysa bir çocuğun dersi anlayabilmesi ile eğitimden gerçekten yararlanabilmesi aynı şey değildir.
Çünkü öğrenmek başka, öğrenme kapasitesini geliştirmek başkadır.
Çocuk hızlı öğreniyorsa ona neden daha fazla iş veriyoruz?
Üstün potansiyelli veya hızlı öğrenen bir çocuk etkinliğini sınıf arkadaşlarından önce tamamladığında çoğu zaman ilk aklımıza gelen şey aynıdır:
“Bir sayfa daha çöz.”
“Kitabından şu bölümü de yap.”
“Arkadaşlarına yardım et.”
“Boş durma.”
Böylece çocuğun zamanı doldurulur.
Ama zihni?
İşte asıl mesele burada.
Bir çocuğa aynı türden on soru daha vermek, onun düşünme becerisini mutlaka geliştirmez.
Bazen yalnızca onu meşgul eder.
Oysa Joseph Renzulli ve Sally Reis yıllardır farklılaştırmanın yalnızca daha fazla çalışma vermek anlamına gelmediğini vurguluyor. Onların geliştirdiği Zenginleştirme Modeli; öğrencinin ilgi alanlarını, güçlü yönlerini, öğrenme tercihlerini ve üretkenliğini dikkate alan daha esnek bir öğrenme anlayışına dayanıyor.
Bu nedenle hızlı öğrenen bir çocuğa sorulması gereken soru:
“Daha ne kadar soru çözebilir?” değil,
“Bu öğrenci bildiğini daha derin nasıl kullanabilir?” olmalı.
Aradaki fark küçük görünür ama eğitim anlayışını bütünüyle değiştirir.
“Nasıl olsa yapıyor” demek bazen çocuğu görünmez kılar
Öğretmenlikte hepimizin karşısına çıkan bir durumdur.
Sınıfta bir çocuk vardır; derslerini yapar, sınavlarında başarılıdır, yönergeleri çabuk kavrar.
İlk bakışta hiçbir sorun yoktur.
Fakat öğretmenin dikkatinden kaçan şey, çocuğun ne kadarını yapabildiği değil, ne kadarının ona sunulduğudur.
Sally Reis, üstün yetenekli öğrencilerin normal sınıflarda yeterli düzeyde farklılaştırılmış öğrenme fırsatı bulamayabildiğine dikkat çekiyor. Renzulli ise öğrencilerin ihtiyaçlarının tek bir programla karşılanamayacağını; zenginleştirme, farklılaştırma ve gerektiğinde hızlandırmayı içeren bir hizmet sürekliliğine ihtiyaç olduğunu savunuyor.
Bu noktada öğretmenin sorusu değişmeli.
“Bu çocuk konuyu öğrendi mi?”
Evet, öğrendi.
Peki sonra?
“Şimdi onun zihnini nereye taşıyacağız?”
Bence üstün potansiyelli çocukların eğitiminde asıl mesele tam olarak burada başlıyor.
Sıkılan çocuk her zaman ilgisiz çocuk değildir
Bir çocuk derste sıkıldığını söylediğinde bazen hemen şu yorumu yapıyoruz:
“Çocuk ders dinlemek istemiyor.”
Oysa her sıkılma aynı nedenden kaynaklanmaz.
Lannie Kanevsky ve Tacey Keighley’nin üstün yetenekli öğrencilerle yaptığı araştırmada öğrencilerin sıkıcı buldukları öğrenme deneyimlerinde bazı ortak noktalar dikkat çekiyor: seçim hakkının olmaması, yeterli meydan okuma bulunmaması, karmaşıklığın düşük olması, öğrencinin öğrenme süreci üzerinde kontrol sahibi olmaması ve öğretmenle kurulan ilişkinin yetersiz kalması.
Yani çocuk bazen dersten değil, öğrenme biçiminden sıkılıyor olabilir.
Bu önemli bir ayrım.
Çünkü çocuk:
“Bunu biliyorum.” dediğinde hemen “Ama arkadaşların daha öğrenmedi.” demek yerine,
“Peki, bildiğini kullanarak başka ne yapabilirsin?” diye sormak öğretmeni bambaşka bir noktaya götürür.
Çocuk yalnızca cevabı bilen kişi olmaktan çıkar.
Sorunun nasıl değiştirilebileceğini düşünmeye başlar.
Bazen bir soru, yirmi sorudan daha değerlidir
Matematik dersinde sınıf aynı problemi çözerken, hızlı öğrenen çocuğa beş tane benzer problem vermek yerine şöyle sorabiliriz:
“Bu problemin başka bir çözümü olabilir mi?”
Türkçe dersinde metni erken bitiren çocuğa:
“Sen yazar olsaydın bu bölümün sonunu nasıl değiştirirdin?”
Fen bilimlerinde:
“Deneyin sonucunu değiştirmek isteseydik hangi değişkenle oynardık?”
Sosyal bilgilerde:
“Bu olay farklı bir toplumda yaşansaydı sonuçları nasıl değişebilirdi?”
İşte farklılaştırma bazen bu kadar küçük bir değişiklikle başlayabilir.
Çocuğa daha fazla çalışma vermek yerine, daha fazla düşünme alanı açmak.
Renzulli ve Reis’in yaklaşımında da öğrencinin ilgi alanları ve güçlü yönlerinden hareket ederek zenginleştirilmiş öğrenme deneyimleri oluşturmak önemli bir yer tutuyor. Daha sonraki araştırmalar da bu yaklaşımın yalnızca üstün yetenekli öğrenciler için değil, farklı öğrencilerin güçlü yönlerini geliştirecek öğrenme ortamları oluşturmak açısından kullanılabileceğini ortaya koyuyor.
Bir çocuğun hızlı öğrenmesi, onun her şeyi kolay yaptığı anlamına gelmez
Burada önemli bir yanılgıya da dikkat etmek gerekiyor.
“Üstün yetenekli çocuk” dediğimizde her alanda aynı hızda ilerleyen, her şeyi kolayca yapan, sürekli yüksek not alan bir çocuk düşünmek doğru değildir.
Bir çocuk matematikte olağanüstü hızlı olabilir ama yazılı anlatımda aynı rahatlığı göstermeyebilir.
Başka bir çocuk yaratıcı düşünmede çok güçlü olabilir.
Bir diğeri karmaşık problemleri çözebilir fakat uzun süreli ve rutin görevlerde zorlanabilir.
Bazı çocuklar ise yüksek potansiyellerinin yanında farklı öğrenme ihtiyaçlarına da sahip olabilir.
Bu nedenle öğretmenin elindeki en değerli araçlardan biri yalnızca sınav sonucu değil, gözlemdir.
Çocuk hangi görevlerde hızlanıyor?
Hangi soruların peşinden gidiyor?
Nerede derinleşiyor?
Ne zaman meraklanıyor?
Hangi konuda kendi yöntemini geliştiriyor?
Hangi görevlerde çabuk vazgeçiyor?
Bunlar çocuğun öğrenme profilini anlamamız için çok daha güçlü ipuçları verebilir.
Bazen bir çocuğun potansiyelini gösteren şey aldığı not değil, sorduğu sorudur.
“Seçebilirsin” demek de bir eğitim yaklaşımıdır
Çocuklara çoğu zaman ne yapacaklarını söylüyoruz.
Oysa bazı çocukların öğrenme sürecinde seçim yapmaya da ihtiyacı var.
Kanevsky’nin araştırmaları, üstün yetenekli öğrencilerin kendi öğrenme hızlarını belirleme, konu seçme ve öğrenme süreci üzerinde daha fazla söz sahibi olma konusunda seçenekleri önemsediklerini gösteriyor.
Bu nedenle öğretmen bazen:
“Bu konuyla ilgili bir çalışma yap.” demek yerine:
“Bu konuyu istersen bir deneyle, istersen bir modelle, istersen bir problem tasarlayarak, istersen kısa bir araştırmayla çalışabilirsin.”diyebilir.
Çocuk böylece yalnızca verilen görevi tamamlayan öğrenci olmaz.
Öğrenmenin nasıl gerçekleşeceğine dair karar veren öğrenciye dönüşür.
Bence eğitimin en kıymetli taraflarından biri de budur.
Çocuğa yalnızca bilgi vermek değil, öğrenmesinin sorumluluğunu yavaş yavaş ona bırakmak.
Peki hızlandırma?
Üstün potansiyelli çocuklardan söz ettiğimizde konu bir noktada mutlaka hızlandırmaya geliyor.
Fakat burada da iki uçtan kaçınmak gerekiyor.
“Her çocuk sınıf atlamalı.” ya da “Çocuk kesinlikle sınıf atlamamalı.” demek eğitimsel açıdan sağlıklı değildir.
Çünkü akademik hızlandırma tek bir uygulamadan ibaret değildir. Bir öğrencinin yalnızca belirli bir derste daha ileri düzeye geçmesi, bazı konuları daha erken öğrenmesi veya sınıf düzeyinin üzerinde içerikle çalışması da hızlandırmanın farklı biçimleri olabilir.
University of Iowa bünyesindeki Acceleration Institute tarafından hazırlanan A Nation Empowered çalışması, akademik hızlandırma konusunda onlarca yıllık araştırmayı bir araya getiriyor ve kararların öğrencinin bireysel özellikleri dikkate alınarak verilmesinin önemini ortaya koyuyor.
Dolayısıyla mesele çocuğu bir üst sınıfa göndermekten çok daha geniş.Mesele şu:
Çocuğun öğrenme hızına eğitim sistemi ne kadar esneyebiliyor?
Eşitlik herkese aynı şeyi vermek değildir
Eğitimde eşitliği bazen yanlış anlıyoruz.
Herkese aynı kitabı veriyoruz.
Aynı ödevi veriyoruz.
Aynı süreyi tanıyoruz.
Aynı sınavı yapıyoruz.
Aynı konuyu aynı hızda anlatıyoruz.
Sonra da bunun adil olduğunu düşünüyoruz.
Oysa çocukların öğrenme hızları, ilgileri, güçlü yönleri ve ihtiyaçları aynı değil.
Bir çocuğun daha fazla zamana ihtiyacı varsa ona zaman tanımak nasıl adil bir uygulamaysa, başka bir çocuğun aynı konuyu daha hızlı öğrenmesi durumunda ona daha ileri bir öğrenme fırsatı sunmak da aynı şekilde adaletin parçasıdır.
Eşitlik herkese aynı şeyi vermek değil, herkesin öğrenebilmesi için ihtiyaç duyduğu koşulu oluşturabilmektir.
Belki eğitimde artık şu soruyu daha fazla sormalıyız:
“Bu çocuk sınıf seviyesinde mi?” yerine, “ Bu çocuğun öğrenme kapasitesine uygun bir eğitim deneyimi sunuyor muyuz?”
Öğretmenin gerçek uzmanlığı bazen burada ortaya çıkar
Bir öğretmenin başarısı yalnızca sınıfın tamamını aynı sayfaya getirmesiyle ölçülemez.
Çünkü aynı sayfada olmak, aynı öğrenme düzeyinde olmak değildir.
İyi öğretmen bazen sınıfın tamamını ileri taşırken, bazı çocukların daha hızlı ilerleyebileceğini de fark eder.
Onlara ayrı bir dünya kurmak zorunda değildir.
Ama küçük pencereler açabilir.
Daha zor bir soru sorabilir.
Bir seçeneği çoğaltabilir.
Bir problemi değiştirebilir.
Bir çocuğun merakının peşinden gidebilir.
“Bunu zaten biliyorsun.” demek yerine,
“Peki bununla başka ne yapabiliriz?” diyebilir.
Bazen bir çocuğun eğitim hayatında ihtiyaç duyduğu en önemli şey, daha fazla çalışma kâğıdı değildir.
Kendisini anlayan bir öğretmendir.
Çünkü bazı çocuklar başarısız oldukları için geride kalmaz.
Bazıları, öğrenebileceklerinden daha azını öğrenmeye alıştıkları için geride kalır.
Belki de sınıfın en sessiz kaybı, öğrenemeyen çocuk değildir.
Öğrenebileceği hâlde beklemek zorunda bırakılan çocuktur.
Eğitim bütün çocukları aynı noktaya getirmek değildir.
Eğitim, her çocuğun bulunduğu yerden bir adım daha ileri gidebilmesi için doğru yolu açabilmektir.
Çocuğa “Sen zaten çok zekisin.” demek kolaydır.
Asıl öğretmenlik ise daha zor olan soruyu sormaktır:
“Senin potansiyelini gerçekten ortaya çıkarabilmen için bugün sınıfta neyi değiştirebilirim?”
Zübeyde Arslan
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

sadece zeki çocuklar için değil her çocuğun bir öğrenme hızı olduğu düşünülerek uygulanması daha iyi olur? harika bir konu… teşekkürler…
Siz yazdıkça çok şey öğrendiğimi farkediyorum. Yüreğinize kaleminize sağlık hocam.