HAFIZANIN LANETLENMESİ

HAFIZANIN LANETLENMESİ

HAFIZANIN LANETLENMESİ: 

VARLIĞI SİLMENİN TARİHİ VE UNUTMA VAHŞETİ

Modern insan, siber dünyanın “Engelle, Sil, Rapor Et!” butonlarıyla donatılmış sığ konforunun ardına saklanarak, kendi çağına özgü rafine ve radikal bir dışlama, sansür mekanizması icat ettiğini varsayıyor olabilir. Bu toplumsal aforoza ya da ortak geçmişi yok sayma ve artık hoşnut olunmayanı görünmez kılma refleksine, “İptal Kültürü” (cancel culture) gibi tumturaklı bir ad bile verildi üstelik. Ve elbette bunu siber çağa özgü felsefi bir kırılma gibi pazarlamakta da gecikilmedi. Oysa varlığın izlerini yeryüzünden silme arzusu, sanal dünyanın algoritmalarından çok daha önce, insan ruhunun en ilkel ve en korunaklı dehlizlerinde filizlenmişti. Bizler bugün ekranlara dokunarak kansız birer infaz gerçekleştirirken, insanlık tarihi aynı vahşi arzunun mermeri, taşları kırarak, kitapları yakarak ve sanatı sansürleyerek tatmin ediyordu. İnsan ruhunun o en karanlık, en kibirli dürtülerinden biriyle yüzleşmeye hazır olun: Varlığın izlerini yeryüzünden silerek kendi hakikatini dayatan insanlığın, mermer keskilerinden siber linçlere uzanan vahşi ve paradoksal imha sanatı.

Devlet Eliyle Dünyadan Kazınmak: Damnatio Memoriae

Antik Roma’da kurulu düzeni tehdit ettiğine inanılan bir yönetici, hain ilan edilen bir general ya da gözden düşen bir imparator söz konusu olduğunda, senato yalnızca can almakla yetinmezdi. Ölüm, bir insanın varlığına son vermenin en ilkel, en klişe ve belki de en az tatminkâr yoluydu. Oysa gerçek ceza, bu dünyada hiç var olmamışçasına onu yok saymak, onun varlığını inkâr etmekti. Bu cezanın hukuki literatürde bir adı da vardı: Damnatio Memoriae, yani “Hafızanın Lanetlenmesi”.

Hükmün verilmesiyle birlikte şehirde hummalı bir çalışma başlar, üzerindeki imparator yüzleri eritilmek suretiyle paralar, formsuz madenlere dönüştürülür, tapınakların alnındaki devasa mermer kitabelerden o kişinin adı oyulur ve resmî yazışmalarda adı siyah boyalarla kapatılırdı. Bu ceza aynı zamanda kurbanın vasiyetini iptal eder, tüm serveti devlete aktarılır ve geride kalan ailesi de mahrumiyete sürüklenirdi. Doğal olarak, o kişinin adını anmak, toplumsal belleğe karşı işlenmiş bir ihanet sayılırdı.

Bu kurumsal imha operasyonunun günümüze ulaşan en sarsıcı simgelerinden biri, imparator Septimus Severus’un ailesini bir arada gösteren ahşap panel tablodur.

İlk yapıldığında, büyük oğlu Caracalla’nın taht kavgasında katlettiği kardeşi Geta da tabloda vardır ancak tabloya bugün bakıldığında, tahammülsüzlüğün, köklü reddedişin ve yok etme arzusunun fiziksel izi açıkça görülür. Geta’nın tamamen kazınmış suretinin yerinde, karanlık ve dilsiz bir oyuk bırakılmıştır.

Kopan ilişkilerin ardından ya da yıllara yayılan küskünlükler sebebiyle, hemen hemen her evde, yarısından yırtılmış ya da makasla ince işçilik görmüş en az bir fotoğrafa denk gelinmez mi aile albümlerine bakarken? Sosyal medya hesaplarından ortak resimleri silen, ortak geçmişten dışlanmak istenen sureti bir emojiyle kapatarak tarihten sürgün eden modern insan, binlerce yıl önceki o ahşap tablonun üzerini tırnak marifetiyle kazıyan hırslı zihinle aynı felsefi zeminde durmakta değil midir?

Küçük Kafalar, Büyük Lanetler: Roma’nın Dönüştürülen Heykelleri

Antik Çağ’ın bir diğer “engelle ve sil” yöntemi, mermerlerin kırılmasıydı. Ancak mermer pahalı ve işlenmesi zor bir hammadde olduğu için, her zaman tümden heykeli yok etme yoluna gidilmezdi. Bunun yerine, varlığı reddedilen kişinin yüzü heykelden kazınır ve yerine “iyi” olan halefinin yüzü işlenirdi. Bir suikast sonucu öldürülen imparator Domitianus, böyle büyük bir öfkeyle lanetlenenlerden yalnızca biridir. Ölümünün ardından yazıtlardaki ismi tahrip edilmiş, zafer takları parçalanmış, heykellerden ise yüzü kazınmıştır. Bu unutma vahşetinin bugün en bilinen kanıtı, Vatikan Müzesi’ndeki Cancellaria Kabartmaları’dır.  

Devasa mermer kabartmada, Domitianus’un suretinin yontulduğu ve yerine, sonraki imparator Nerva’nın yüzünün yerleştirildiği görülür. Ancak 66 yaşında imparator olan Nerva’nın sureti, kabartma yapıldığı sırada 30’lu yaşlarında olan Domitianus’un genç ve atletik gövdesinde adeta emanet gibi durmaktadır. Bunun gibi orantısız imparator heykellerinin altında genellikle, lanetlenmiş eski bir hükümdarın hikayesi yatar.

Unutma vahşeti, sırf mermer heykellerle sınırlı kalmamıştır elbette. Mesela Caligula’nın bronz heykelleri meydanlardan sökülüp eritilmiş, tuvalet kaplarına ve atık su borularına dönüştürülmüştür. Üvey annesi Fausta ile ilişkisi olduğu dedikoduları yayıldığı için Crispus, babası imparator Konstantin tarafından zehirlenerek öldürülmüş ve ardından, bu ailevi utancı tarihin hafızasından silmek için, Crispus’un adı sikkelerden ve anıtlardan, sureti de heykellerden kazınmıştır. Öyle ki tarihçiler, Crispus’un neye benzediğini bile, ancak satır aralarındaki bilgi kırıntılarından öğrenebilmiştir.

Peki bu ceza sadece siyasî figürlere mi uygulanırdı? Tabii ki hayır. Forum Romanum’daki Vesta Atrium’unda, Roma’nın kutsal ateşini korumakla görevli Vesta Bakireleri’nin, altında övgü dolu kitabeleri yer alan heykelleri yer alırdı. Bir rahibe için en büyük günah sayılan kutsal bekaret yeminini bozan rahibenin cezası da, Damnatio Memoriae’ye maruz bırakılmak olurdu. Canlı canlı gömülmesinin ardından, rahibenin heykeli kırılmazdı ama altındaki övgü dolu kitabesi zımparalanır ve adı da silinirdi. Gelip geçen insanlar o boş kaideye baktıkça, bir rahibenin kutsal yemine ihanet ettiğini anlar ama onun kim olduğunu asla öğrenmezdi.  

Demokrasinin beşiği sayılan Atina’da ise, bizzat halkın oylarıyla yasal bir toplumsal yok etme mekanizması vardı: Ostrasizm ya da Çömlek Sürgünü.

Vatandaşlar her yıl Atina meydanında toplanır, şehrin huzuru ve demokrasi için “fazla güçlü, fazla popüler veya tehlikeli” gördükleri kişilerin isimlerini ostraka adı verilen kırık çömlek parçalarına kazırlardı. Oylama sonucunda eğer bir isim yeterli sayıya ulaşırsa, o kişi hiçbir somut suç işlememiş olsa bile, on yıllığına şehirden sürgün edilirdi. Mal varlığına dokunulmazdı ama  toplumsal ve siyasî varlığı bir anda sıfırlanırdı.

Bu sistemin en trajik kurbanı. Pers ordusunu Salamis Deniz Savaşı’nda dize getiren, Atina’nın büyük kahramanı Themistokles’tir. Gücü, Atina demokrasisinin kolektif yapısı için fazla büyük bir gölge yaratmaya başladığında, tek bir kışkırtmayla, adı çömlek kırıklarına yazılmış ve sürgün edilmiştir. Benzer şekilde komutan Aristeides de, sadece fazla adil olması sebebiyle, aynı akıbete uğramıştır.

Tüm bunlar, muhtemelen tarihin bilinen ilk organize itibar suikastı ve kitlesel linç oylamasıydı. Bugün sosyal medya platformlarında yüz binlerce insanın tek bir etiket altında birleşerek hedef göstermek suretiyle herhangi bir kişiyi toplumsal dışlamaya tabi tutması, Atina meydanındaki o keskin çömlek kırıklarının dijitalleşmiş halinden başka bir şey değildir diyemez miyiz?

Tahmin edilebileceği gibi bu amansız dürtü, coğrafya ve çağ tanımadı. Yüzyıllar sonra aynı tarihten silme hamlesi, modern teknolojinin ilk şafağında, Sovyet Rusya’nın rötuş masalarında vücut buldu. Joseph Stalin döneminde gözden düşen komünist liderler sadece kurşuna dizilmekle kalmadı, geriye dönük olarak resmî belgelerden ve fotoğraflardan da çıkartıldı. Bunun bir örneği, Sovyet Rusya gizli servisinin şefi Nikolay Yejov. Gözden düşüp infaz edildikten sonra, Stalin’le yan yana göründüğü meşhur kanal kenarı fotoğraflarından, kimyasal yöntemlerle silindi. Fotoğrafların orijinallerini evlerinde bulunduranlar da halk düşmanı ilan edilip derhal iptale maruz bırakıldı. 

Paradoksal Ölümsüzlük: Yokluğun Görünürlüğü

İşte tam bu noktada, varoluşçu bir paradoks başlar. Bir insanın veya fikrin izlerini radikal bir hırsla silmeye çalıştığınızda, geriye kalan boşluk, o şeyin yokluğunu her şeyden daha sarsıcı ve görünür kılabilir. Bugün arkeologlar, antik tapınakların cephelerinde, kitabelerin tam ortasında keskilenmiş ve boş alanları gördüklerinde, orada bir zamanlar kimin olduğunu daha büyük bir tutkuyla aramakta, sonradan eklenen boyalar, altındaki orijinalliğe karşı büyük bir merakı kamçılamakta. Yasaklar, çoğunlukla kendi gizemini ve cazibesini de doğurur. Silinen şey, bir daha hiç unutulmamak üzere, tarihin kolektif bilinçdışına kazınır. Geçmişi manipüle etme hırsı, her dönemde kendi mağlubiyetini kendi içinde taşır.

Bugün mermerlerin yerini sunucular, keskilerin yerini ise algoritmalar aldı. Bir gecede dijital mecralardan yalıtılan, arama motorlarında ismi gerilere itilen veya toplumsal hafızanın dışına itilen her birey, siber dünyanın Damnatio Memoriae kurbanıdır. İnsanlık, yüzleşmekte zorlandığı veya çıkarlarına ters düşen gerçekliği göğüslemek yerine, onu hiç yaşanmamış sayma illüzyonuna iki bin yıldır sadık kaldı ve kalmaya devam edecek. Araçlar değişecek ama insan ruhunun tahammülsüzlüğü ve yok etme arzusu baki kalacak.

Zehra Görgel

Yeni yazılarımı bekleyiniz…

https://fisildayankalemler.org/author/zehragorgel/

Yorumlar (3)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    harika bilgiler hocam…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Hiç ilgimi çekmeyen bir konuda bayağı ilgi duymaya başladım. Yüreğinize sağlık.

  3. Ebru Zeynep Disiacik dedi ki:

    Bilimsel bir yazı. Teşekkür ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zehra Görgel

Zehra Görgel Kahramanmaraş'ta doğdu. Hacettepe Üniversitesi Tarih doktora programındaki öğrenimini, özel sebeplerden dolayı askıya aldı. Sosyal medya öncesi dönemde birkaç yerel gazetede ve kültür sanat dergisinde düzenli olarak köşe yazarlığı, bir internet sitesinde editörlük ve köşe yazarlığı, Kara Kafile e-dergide editörlük yaptı. Akademik çalışmaları sırasında, şu an aktif olmayan blogunu yönetti. Yazın hayatı hâlen devam etmekle birlikte, özel bir şirkette yöneticilik yapmaktadır. Şiirleri, Virüs, Bavul, Mızmız, Roman Kahramanları gibi birçok dergide yayınlandı.