Bir Gelin ve Eteğinde Giden Bir Kardeş…
- Yazar: Erol ATLAS
- 7 Haziran 2026
- 5 kez okundu
Bir Gelin ve Eteğinde Giden Bir Kardeş…
1972’nin hüzünlü yıllarıydı. Sonbahar gelmiş, yapraklar dallara, dallar ağaçlara veda ediyordu. Turnalar göç yollarında hüzünlü türküler söylüyordu.
Annemizin toprağı daha kurumamıştı. Ablamız, dört elle sarıldığı okul hayallerini bir kenara bırakmış; evde kardeşlerine hem anne hem öğretmen olmuştu. Güzelliği, çalışkanlığı ve hünerleriyle herkesin takdirini kazanıyordu. O yıllarda çocuk gelinler hayatın acı bir gerçeğiydi. Bir elçi geliyor, biri gidiyordu. Her gelen elçi, yüreğimize yalnızlık hançeri gibi saplanıyordu. Ablamızın bir gün evlenip gideceğini biliyorduk ama bunu kabullenemiyorduk.
Gecenin sessizliğinde gizli gizli ağlıyor, yarınlarımızın nasıl olacağını düşünüyorduk. Derken bir gün, olup bittiye getirilen bir kararla yüzükler takıldı. Biz çocuk aklımızla ne olduğunu tam anlayamadan nişan oldu, düğün oldu.
Başka düğünlerden gelen davul sesleri bize neşeli gelirdi. Ama bizim evde çalan davulun sesi neden bu kadar hüzünlüydü? Bunu anlamaya çalışıyorduk. Yetimlerin, ihtiyar bir babanın ve yoksul bir evin üzerine çöken yalnızlığın ayak sesleri gibiydi o davul sesi.
Gaz lambasının isli ışığında bile hayatın daha da karanlık olacağını hissediyorduk. Ablamızdan sonraki hayatın nasıl olacağını anlamaya çalışırken iş işten geçmişti.
Düğün vardı ama sanki herkes cenazedeydi. Komşular, akrabalar, bütün mahalle oynuyor gibi yapıyor; fakat yüzlerinde derin bir hüzün taşıyorlardı. Sanki düğün değil yaklaşan bir ayrılığın acısı yaşanıyordu.
Düşünebiliyor musunuz? Beş öksüz erkek çocuk ve ihtiyar bir baba… Birkaç saat sonra yapayalnız kalacaklardı.
Derken davullar sustu. Erkek tarafı gelini almaya geldi. O an anladık ki bir şeyler kopuyordu. Bir yürek, bir vicdan, bir merhamet kopuyordu. Belki de beş yetim çocuğun umutları kopuyordu.
Hayat bize bir kez daha acımamıştı. Zaten en büyük acıyı yaşayalı henüz birkaç yıl olmuştu.
Vedalaşma vakti geldi.
Bizim saçımızı okşayacak, bizi yıkayacak, okula gönderecek, başımızı okşayacak annemiz yoktu. Evde kadın olarak yalnızca ablamız vardı. Şimdi o da gelin olup gidiyordu.
Sonuçta her ne olursa olsun her genç YUVASINI kurmak zorundadır..
Beyaz gelinliği içindeki beden gidiyordu ama yüreği gitmiyordu. Gözlerini kardeşlerinden ayrılmıyordu. Kimseye anlatamıyordu. Yetim kardeşlerini bırakmaya eli varmıyordu.
Düğün bitmiş, sanki taziye başlamıştı.
Mahallenin bütün insanları gözyaşlarını saklama gereği duymuyordu. Çünkü bu, saklanacak bir acı değildi. Hiçbir vicdan bu ayrılığa kayıtsız kalamazdı.
Üç yaşında annesini kaybetmiş çocuklar, anneden çok ablaya alışmış kardeşler… Ablayı anne bilen, ona sarılan, onunla büyüyen çocuklar için bu ayrılık çok ağırdı.
Yemeğini yapan, üstünü örten, korktuğunda yanında duran, kış gecelerinde üşümesin diye üzerine eğilen anne yarısı abla artık gidiyordu.
Gelin arabası hazırdı. Konvoy bekliyordu. Fakat gelin, yetim kardeşlerinden kopamıyordu.
Göç yollarındaki turnalar bile sanki bu acıya ağıt yakıyordu.
En küçüğümüz henüz dört yaşındaydı. Anne bildiği ablasının gelin olduğunu anlayamıyordu. Onun gözünde ablası annesiydi. Koca mahalle, o çocuğa bu ayrılığı anlatamadı.
Hiç bir insan 4 yaşındaki kardeşe “anne bildiği ablanın gelinliğinden ayıramadı.
O sonbahar günü, emsali görülmemiş bir hüzün çökmüştü cümle âleme.
Nihayetinde biri çocuk gelin, biri çocuk kardeş olan iki yavru; kucak kucağa, bütün mahallenin gözyaşları arasında gelin arabasına bindiler. Gelin çiçeği gibi bir kuş olup düğün meydanından uzaklaştılar.
Güneş son ışıklarını karanlığa bırakırken ihtiyar baba ve yetimler evlerine döndü. Kaynamayan kazanlar, yanmayan lambalar, kurulmamış sofralar ve dinmeyen gözyaşlarıyla baş başa kaldılar.
Gece zifiri karanlığa dönüştüğünde yorganlarımızı başımıza çekip gözyaşlarımızı özgürce akıttık.
Aradan bunca yıl geçti.
Ama o yılların bütün acılarını içinde taşıyan, yetim kardeşlerine ve ihtiyar babasına kol kanat geren, bugünlere gelmemizde büyük emeği olan ablamızın hakkını hiçbir zaman ödeyemeyiz.
Allah’ın koruması ve ablamızın şefkati sayesinde bugünlere ulaştık.
Hayatın tümüne selam olsun…
Yetim erol
Erol Atlas
Editör: Elif Ünal
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

offf be hocam çok fena... umarım ablanız mutlu bir hayat yaşamıştır. peki küçük kardeş ablayla mı yaşadı?