ÖNCE BEN ÖLEYİM
- Yazar: Zeynep Aligizi
- 18 Temmuz 2026
- 7 kez okundu
ÖNCE BEN ÖLEYİM…
Karabağ…
Adına cennet denilen, ülkenin en nadide köşesi… Yıllarca sevdiklerine hasret kalmış kutsal toprak. Yabancı işgali altında ömür tüketen yurdumuz. Ana dilini konuşan evlatlarından bir süre uzak düşmüş, o güzel, büyüleyici mekân. Gülleri, çiçekleri hasretle kavrulan, fakat bugün yeniden sevdiklerine kavuşan vatan toprağı…
Nihayet sana kavuştuk…
Şimdi yeniden doğmuş, sanki en başından yaratılmış bir dünyasın. Özgürlüğüne kavuşan topraklarında yürütülen imar ve yeniden inşa çalışmaları, geçmişte yaşadığın acı hatıraların üzerine adeta su serpiyor. Yıkılmış, viraneye dönmüş evlerinin yanı başında yükselen yeni binalar, kurulan parklar ve canlanan yaşamla hayat yeniden filizleniyor.
Sen yeniden cennete dönüşüyorsun…
Uzun yılların ayrılığından sonra bu topraklara adım atan insanlar duygulanıyor, gözyaşlarına hâkim olamıyor. Ve ilginçtir ki, buraları ziyarete gelen herkes, Şuşa’ya ya da Hankendi’ye her gelişinde aynı duyguları yaşıyor; sanki ilk kez geliyormuş, görüyormuş gibi heyecanlanıyor, etkileniyor…
Yol boyunca uzanan yeni yolların ve yükselen yeni yapıların yanı sıra, harabeye dönmüş evlerin avlularında yıllardır sahipsiz kalmış meyve ağaçları da göze çarpıyor. Toza bulanmış halleriyle, hüzünlü ve özlem yüklü bakışlarını yollara çevirmiş, bir gün yeniden ilgi ve şefkat bekleyen meyve ağaçları… En dayanıklı olanları hayatta kalmayı başarmış, son nefeslerine kadar yaşamış ve gerçek sahiplerini bekleyebilmişler. Yılların yalnızlığına, sessizliğine ve hasretine direnerek bugüne ulaşmışlar.
Ağdam, Hocalı, pınarlarının suyu baldan bile tatlı olan Ballıca…
Karabağ’ın o eşsiz güzelliğini yeniden bizlere kavuşturan, ne kadar acı ve ağır olsa da bize zafer sevincini yaşatan yiğitlerimiz vardı… Hayır, onlar bugün de var! Ebedi ölümsüzlüğe kavuşan bu kahramanların her biri ayrı ayrı ölümsüzdür. Her biri hak katında diridir.
İsa Bulağı’nda sürahinin etrafına dizilmiş fincanların üzerindeki fotoğraflardan bize bakan yiğitlerimiz, sanki bakışlarıyla buraya gelenlere “Hoş geldin” diyor, yine o bakışlarıyla onları uğurluyorlar…O fincanlara kimse dokunmuyor; onların yanına karanfiller bırakanlar var… Gariptir ki, İsa Bulağı’ndan ayrıldıktan sonra insan, bedeninde bir hafiflik hissediyor. Ve daha da garibi, bu duyguyu yaşayan yalnızca ben değildim…
Cıdır Düzü… Muhteşem ve ürkütücü kayalıklar…Gözlerimizin önünde, filmlerde gördüğümüz ve kimi zaman “Canım, film işte…” dediğimiz efsanevi kahramanların silüeti canlanıyor. Aşılamaz engelleri aşan, en sarp yollardan ilerleyen ve sonunda zafere ulaşan kahramanlar…
Fakat şimdi o kayalıkların tepesinde durup korkuyla, ürperti içinde aşağıya baktığında insan düşünmeden edemiyor: Bu sarp kayalıklara nasıl tırmanabilmişler? Ama bu yiğitler, bu aslan yürekli kahramanlar, yalnızca o sert kayalıklara tırmanmakla kalmamışlar; buralarda nasıl savaşmış, yaralılarını nasıl taşımış, şehit düşen kardeşlerini savaş meydanından nasıl alıp götürmüşler?.. Şuşa’yı nasıl özgürlüğüne kavuşturmuşlar?..
Sadece 44 gün süren bu ölüm kalım savaşında, gerçek anlamda canlarını feda eden bu yiğitleri hatırladıkça (gerçi onları unutmak mümkün değil!) Vaqif Bayatlı Oder‘in bir şiirindeki dizeler aklıma geliyor. Şair o şiiri kime ve hangi duyguyla yazdı, bunu en iyi kendisi bilir; bir de o şiiri ona yazdıran ilahi ilham. Ben ise bu dizeleri, Cıdır Düzü’nün her karışında kan izleri bulunan, bedenen aramızda olmayan ama ruhları bizimle yaşayan yiğitlerin fısıltılarına benzetiyorum. Her bir otun, her bir gülün, her bir çiçeğin, her bir yaprağın üzerine bastıkça, onların bize fısıldayan seslerini duyuyor gibiyim:
“Şimdi gel, ölümle oyun oynayalım…
Önce ben öleyim,
Sen bilme.
Sonra…
Sen ölme,
Sen ölme…”
(İndi isə gəl ölüm-ölüm oynayaq,
Əvvəl mən ölüm, sən bilmə.
Sonra
Sən ölmə,
Sən ölmə…)
Zeynep Aligizi
Diğer yazılarımı ve şiirlerimi okudunuz mu?

Zeyneb Alikızı, Azerbaycan’ın Laçin bölgesinde doğdu. Hikâyeleri periyodik olarak “Azerbaycan”, “Ulduz”, “Literaturniy Azerbaycan” dergilerinde, “525-ci qazet”, “Kaspi”, “Adalet”, “Kulis.az” gazetelerinin edebiyat bölümlerinde ve diğer gazete ve internet sitelerinde yayımlandı. “Burulğan” (Girdap) adlı öykü ve hikayeler kitabının yazarıdır. Öyküleri Türkçe ve Rusçaya çevrildi. Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesidir. Türk edebiyatından, yazar-psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Hayata Dön” romanını ve Fikret Eroğlu’nun 5 ciltlik “Melike Adenya Diyarında” masal serisini Azerbaycan türkçesine uyarladı. Halk yazarı Cengiz Abdüllayev’in çok sayıda eserini Azerbaycan türkçesine çevirdi ve düzenledi. Kırgız yazar Sultan Rayev’in “Güneşi Elinde Tutan Çocuk” ve “Kaşaba” eserlerini Rusçadan Azerbaycan diline çevirdi. Ayrıca şu anda yayınlanmamış, üzerinde çalıştığı ve tamamlanmış birkaç çevirisi de bulunmaktadır. Fransız yazarlar Noel Calef’in “İdam Sehpası Asansörü”, Michel Lebre’nin “Tartışmalar Girdabında Silviya”, Margaret Duras’ın “Cebelitarıklı Denizci”, A. Dumas’ın birçok öyküsü ve İngiliz edebiyatının birçok eserini (Rusçadan) Azerbaycan türçesine çevirdi. Aynı zamanda Rus edebiyatından da örnekler çevirdi. “Maarifçi”, “Ses”, “Kaspi”, “Tezadlar”, “Medeniyet” ve diğer gazetelerde çalışdı. Azerbaycan Tercüme Merkezi’nde çevrilmiş ve yayınlanmış eserlerin düzeltme ve editörlüğünü yaptı.

var olasın hocam… özgür karabağ’a sevgiler…