MİSKET
- Yazar: Cevat İnan
- 25 Temmuz 2026
- 10 kez okundu
MİSKET
Salonun ortasında zaman, eski bir saatin saniyesinde asılı kalmış gibi ağır ağır akıyordu. İhsan Bey, pencerenin kenarındaki berjer koltuğunda oturmuş, parmaklarının arasında gezdirdiği eski bir fincana bakıyordu. Zihni, odanın köşelerindeki gölgeler gibi sürekli yer değiştiriyor; hayatı boyunca tahtaya binlerce isim yazmış olan o eski öğretmenin hafızası, şimdilerde kendi evinin yolunu arayan yersiz yurtsuz bir yolcuya dönüşüyordu.
Mutfaktan elindeki poşetlerle giren Ayşe, babasının o dalgın bakışlarını görünce içindeki o tanıdık sızıyı bastırmaya çalıştı.
”Baba, buzdolabında geçen haftadan kalan yemekler duruyordu, atmış olman gerekiyordu…” dedi sesi biraz gergin, ama daha çok yorgunca.
İhsan Bey, kırgın bir çocuk edasıyla başını eğdi. “Ben unuttum,” dedi. Sesi kısıktı. “Unutuyorum artık Ayşe. Sanki birileri geceleri gelip beynimden bir şeyleri siliyor. Önemli olanları değil de… Önemsiz gördükleri şeyleri. Mesela senin geldiğin günü…”
Ayşe poşetleri hırsla tezgaha bırakıp babasının yanına koştu. Önünde diz çöktü, babasının kırışık, buz gibi ellerini kenetledi. “Baba, lütfen öyle söyleme. Seni çok seviyorum. Unutman hiç önemli değil, bak ben buradayım.”
İhsan Bey yavaşça elini çekti. Gözlerini dışarıdaki kasvetli gökyüzüne dikti. “Benim öğrencilerim vardı Ayşe,” diye fısıldadı. “Binlerce çocuk… Yıllar geçse de isimlerini, sıra numaralarını unutmazdım. Şimdi bir gün önce gelen kendi öz kızımın yüzünü, geldiği günü hatırlayamıyorum. Bu benim cezam mı?”
”Saçmalama baba, yaşlılık bu…”
”Yaşlılık mı?” dedi İhsan Bey, dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. “Yoksa… Yoksa beni o kadar az ziyaret ediyorsunuz ki, zihnim bu gelişleri artık sıradan, önemsiz birer ayrıntı olarak mı kodluyor?”
Ayşe’nin gözleri doldu. “Haksızlık ediyorsun! Benim de bir ailem, bakmam gereken bir evim var! Ne kadar sık gelebiliyorsam geliyorum!”
İhsan Bey bastonuna tutunarak aniden ayağa kalktı. Titreyen dizleri omuzlarındaki ağırlığı taşımakta zorlanıyordu. “O zaman gelme!” diye bağırdı. Sesi odanın duvarlarında yankılandı. “Eğer bir feda duygusuyla, bir görev bilinciyle geliyorsan hiç gelme! Ben çocuklarıma yük olmak istemiyorum!”
Öfkeyle attığı adımda, yan masada duran eski fincana çarptı. Fincan devrildi ve içindeki onlarca renkli misket, ahşap parkenin üzerinde büyük bir gürültüyle etrafa saçıldı. Tıkır tıkır eden o sesler, adeta geçmişin kırılan parçaları gibi odaya yayıldı.
İhsan Bey olduğu yerde donakaldı. “Misketler…” dedi çaresizce, gözleri dehşetle büyümüştü. “Murat’ın misketleri… Onları toplamam gerek…”
Ayşe gözyaşları içinde yere kapandı. “Tamam baba, ben toplarım, sen ne olur otur…” dedi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan halının üzerindeki cam bilyeleri tek tek topluyordu. Ama ikisi de fark etmedi; misketlerden biri, berjer koltuğun karanlık altına doğru yuvarlanıp gizlenmişti.
Ev, sessizliğin ağır baskısı altındaydı. İhsan Bey, camın kenarında duruyordu. Dışarıdaki şehrin soğuk ışıklarına bakarken avucundaki son misketi sıkıyordu.
”Murat…” diye fısıldadı kendi kendine. “Neredeydi benim oğlum? İngiltere mi? Hayır… İtalya… Çok uzaktaydı, hep üşürdü o çocuk.”
Tam o sırada, koridordan bir anahtar sesi duyuldu. Kapı yavaşça açıldı. İçeriye sırt çantasıyla, yüzü bitkin, gözleri ağlamaktan kızarmış bir adam girdi. Murat’tı bu. Yıllardır parayla, kariyerle, mesafelerle üzerini örttüğü vicdan azabına daha fazla dayanamayıp ilk uçakla çıkıp gelmişti.
”Baba…” dedi Murat, sesi titreyerek.
İhsan Bey kapıda beliren bu yabancı siluete baktı. Göğsünü bir korku kapladı. Bastonunu bir savunma silahı gibi öne doğru kaldırdı. “Kimsin sen? Ne arıyorsun evimde? Git buradan! Polis çağırırım!”
Murat vurulmuşa döndü. Kalbine saplanan o derin acıyla bir adım attı. “Baba… Benim. Murat. Oğlun…”
İhsan Bey başını iki yana salladı. Gözlerinde sadece koyu bir yabancılık ve korku vardı. “Hayır! Benim bir oğlum var ama o çok uzakta. Büyük adam oldu o, koca şehirlerde. Sen… Sen o değilsin! Çık git evimden!”
Murat çantasını yere düşürdü. Gözlerinden yaşlar süzülürken yaklaşmaya çalıştı. “Baba, bak bana! Benim! Ben geldim!” Ceketinin yakasındaki o ilk işine ait küçük rozeti gösterdi. “Bak, bunu sen takmamı söylemiştin, hatırla ne olur!”
İhsan Bey’in elleri titredi. Avucunda sımsıkı tuttuğu misketi bütün gücüyle Murat’a doğru fırlattı. “Ben seni tanımıyorum! Benim Murat’ımın gözleri böyle bakmazdı! Git!”
Misket, Murat’ın göğsüne çarpıp yere düştü ve ahşap zeminde sekerek uzaklaştı. Murat o an, parasının, unvanının, kaybettiği on yılı geri almaya yetmediğini anladı. Dizlerinin üzerine yığıldı.
İlerleyen saatlerde, Ayşe’nin de gelmesiyle odadaki o ağır hava tam bir matem havasına bürünmüştü. Murat, salonun ortasında, başını ellerinin arasına almış hıçkırıyordu.
”Beni unuttu Ayşe…” dedi Murat, sesi acıdan boğulmuştu. “O beni unutmadan çok önce, ben onu unuttum. Kaç doğum gününde yoktum, kaç bayramda aramadım… Bu benim cezam. Hak ettim ben bunu.”
Ayşe abisinin yanına oturdu, elini omzuna koydu. “O seni hatırlayamıyor olabilir Murat,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama sen hâlâ onun oğlusun. Sen onu hatırlıyorsun. Şimdi kalk, yüzünü yıka. Onun sana değil, senin ona kendini yeniden anlatmana ihtiyacı var.”
Birkaç dakika sonra Murat mutfaktan çıktı. Üzerindeki o lüks takımı çıkarmış, daha sade bir şeyler giymişti. Adımları kararlı ama gözleri yaşlıydı. Yerden bir sürü misket aldı. Yavaşça, koltuğunda dalgınca oturan babasının dizlerinin dibine çöktü.
Misketleri halının üzerine yaydı.
”Baba…” dedi Murat, sesi bir çocuğunki kadar pürüzsüz ve çaresizdi. “Bunlar benim misketlerimmiş. Ama ben oynamayı unuttum. Bana tekrar öğretir misin?”
İhsan Bey başını yavaşça eğdi. Karşısında diz çökmüş, gözlerinden yaşlar akan bu adama baktı. Gözleri uzun uzun, o tanıdık yüz hatlarında gezindi. Zihninin o karanlık koridorlarında bir ışık yandı ama ismi yine bulamadı. Yine de… Kalbi, zihninden önce hatırladı.
İhsan Bey’in yüzüne meleklerin gülüşünü andıran, sonsuz bir şefkat oturdu.
”Misket mi?” dedi sesi yumuşacık bir ton alarak. “Ah seni yaramaz çocuk… Misket oynamayı da mı unuttun?”
İhsan Bey bastonunu bir kenara bıraktı. O ihtiyar, yorgun bedeniyle koltuğundan kayıp Murat’ın yanına, yere oturdu. Arkada duran Ayşe, elini ağzına kapayarak duvara yaslandı; sessizce, gözyaşları içinde onları izliyordu.
İhsan Bey, Murat’ın elini tuttu. Titreyen parmaklarıyla Murat’ın başparmağını bir misketin arkasına yerleştirdi.
”Bak,” dedi sesi birden berraklaşarak. “Böyle tutacaksın. Göbeği sağlam vuracaksın ki diğerleri dağılsın…”
İhsan Bey parmağını esnetip miskete vurdu. Misket tıkırdayarak halının ortasındaki diğer renklere çarptı. O küçük cam sesleri, odanın içindeki bütün kırgınlıkları bir anlığına susturdu. Murat, gözlerinden süzülen yaşların arasından gülümsedi. Yıllar sonra ilk kez babasının dizinin dibinde, sadece bir çocuk gibi hissediyordu kendini.
”Aferin sana,” dedi İhsan Bey, başını kaldırıp Murat’a baktı. Gözlerinde az önceki o korkudan, o yabancılıktan eser yoktu. Şefkatle gülümsedi. “Gördün mü? Hatırladın işte.”
Murat tam ağzını açıp “Seni hiç unutmayacağım baba” diyecekken, İhsan Bey’in gözlerindeki o sıcak ışık, bir mumun son nefesini vermesi gibi yavaşça çekilmeye başladı. Bakışları yeniden buğulandı, oda tekrar yabancılaştı.
İhsan Bey derin bir iç çekti, bakışlarını elindeki misketten ayırıp Murat’ın yüzüne dikti. Yumuşak, ama bir o kadar da yabancı bir sesle sordu:
”Peki evlat… Sen kimin oğlusun? Baban nerede senin?”
O an salonun ortasına çöken sessizlik, o güne kadar yaşanmış tüm vedalardan daha ağırdı. Murat’ın boğazı düğümlendi. Gözyaşları çenesinden misketlerin üzerine damladı. Biliyordu ki artık babası onu hiçbir zaman “Murat” olarak çağırıp hatırlamayacaktı. On yılın ihmali, bir daha geri gelmeyecek bir hafızanın karanlığında yitip gitmişti.
Ama Murat bu kez kaçmadı. Geri çekilmedi. Gözyaşları içinde gülümsedi, babasının ellerini iki elinin arasına aldı, hürmetle öptü ve hafifçe başını salladı:
”Benim babam çok uzakta değil amca…” dedi sesi titreyerek. “Tam karşımda duruyor. Ve bana az önce dünya üzerindeki en güzel oyunu öğretti.”
İhsan Bey bu sözleri anlamadı. Ama elini tutan bu genç adamın sıcaklığı, kalbinin derinliklerinde bir yere dokundu. Hafızası unutsa da, ruhu tanımıştı oğlunu. İhsan Bey hafifçe başını salladı, “İyi adamdır senin baban…” diye fısıldadı. “Belli… Çok güzel yetiştirmiş seni.”
Arka tarafta duvara yaslanmış olan Ayşe, gözyaşlarını silerek yavaşça yere, abisiyle babasının yanına çöktü. Üçü, yerdeki o renkli misketlerin etrafında bir halka oldular.
Hafıza gitmişti, geçmiş kaybolmuştu belki… Ama o evde eksilen her şeyin yeri, bir daha hiç kopmayacak sarılmalarla ve sessiz bir kabullenişle doldu. Giden on yılı geri getiremediler ama kalan zamanı birbirlerinin ellerini sımsıkı tutarak tamamlamaya söz verdiler.
Cevat İnan
Diğer hikayemi okudunuz mu?

neden iki hikayenizde yaşlı terkedilmiş baba?