DİKENLİ YOLLAR – KESTANE GÜLÜ

DİKENLİ YOLLAR – KESTANE GÜLÜ

DİKENLİ YOLLAR – KESTANE GÜLÜ

Sonbaharın ilk serinliği dağların eteklerine usulca inerken ormanın içi kestane kokusuyla dolmuştu. Dalların arasından süzülen güneş ışıkları, dikenli kozalakların üzerine vuruyor, toprağın üstüne düşen her kestane yeni bir umudun habercisi gibi görünüyordu. O ormanda yaşayanlar iyi bilirdi ki hiçbir kestane elini çizmeden avuca düşmezdi. Hayat da aynıydı; insan en değerli güzelliklere çoğu zaman acıyı göze alarak ulaşırdı.

Köyün kenarında yaşayan işitme engelli genç, çocukluğundan beri sessizliği arkadaş edinmişti. Kuşların şarkısını hiç duymamış, yağmurun teneke çatıya düşerken çıkardığı sesi hiç işitmemişti. Ama rüzgârın yaprakları nasıl titrettiğini, insanların yüzlerine yerleşen sevinci ve hüznü okumayı öğrenmişti. Dudaklardan dökülen kelimeleri anlamaya çalışıyor, anlamadığı yerde gözlere bakıyordu. Çünkü gözler çoğu zaman sözcüklerden daha doğru konuşuyordu.

Geçimini annesiyle birlikte kestane toplayarak sağlıyordu. Her sabah sırtına çuvalını alıp ormanın yolunu tutuyor, dikenli kozalakları sabırla açıyor, avucunu acıtan dikenlere aldırmadan içindeki parlak kestaneleri topluyordu. Ellerindeki küçük yaralar yılların izi olmuştu. Acıya alışmıştı ama umudunu hiçbir zaman kaybetmemişti.

O yıl köy okuluna yeni bir müdür öğretmen atanmıştı. Şehirde kalabilecekken bu küçük köyü seçmişti. Eski okulun yeniden çocuk sesleriyle dolmasını, kütüphanenin kitap kokmasını, bahçedeki kurumuş çiçeklerin yeniden açmasını istiyordu. İlk gün okulun bahçesine girdiğinde kırık salıncakları, çatlayan duvarları ve yorgun binayı görünce üzülse de vazgeçmedi. Çünkü biliyordu ki en güzel bahçeler emek isteyen topraklarda yetişirdi.

Bir sabah okulun önünden geçerken işitme engelli genç, bahçede taşınmayı bekleyen kitap kutularını gördü. Hiç düşünmeden kutuları omuzladı, sınıflara taşıdı. Müdür öğretmen teşekkür etmek istediğinde genç sadece tebessüm etti. Konuşmaya çalıştı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Bunun yerine başını hafifçe eğdi. Müdür öğretmen o an onun işitme engelli olduğunu fark etti. Gülümseyerek teşekkür etti. Genç dudaklarını okuyabildiği için teşekkürü anlamıştı.

Günler birbirini kovaladı. Genç, okulun bahçesini temizlemeye başladı. Kırılan sırayı tamir etti, bahçeye bank yaptı, çocukların oynadığı salıncağın zincirlerini değiştirdi. Hiç kimse bunları yapmasını istememişti. İçinden gelen iyiliği sessizce yerine getiriyordu. Müdür öğretmen ise her geçen gün onun içindeki inceliği daha iyi görüyordu.

Akşamları işaret dili öğrenmeye başladı. Aynanın karşısında ellerini hareket ettiriyor, videolar izliyor, ertesi gün öğrendiklerini göstermeye çalışıyordu. İlk zamanlar yanlış işaretler yaptığı oluyordu. Genç ise gülümseyerek doğrusunu gösteriyordu. Sessizlik ikisinin arasında görünmeyen bir köprü kurmuştu. Konuşmadan anlaşmanın mümkün olduğunu birlikte öğreniyorlardı.

Sonbaharın ortasında köye uzun yol yapan bir bisiklet sporcusu geldi. Yol bisikletiyle Anadolu’yu geziyor, geçtiği yerlerin hikâyelerini yazıyor, insanların hayatlarını fotoğraflıyordu. Dağ yollarını aşarken kestane ormanını görünce durdu. İnce tekerlekli bisikletini omzuna alıp patikadan yürümeye başladı. Bir süre sonra dikenli kozalakların arasında çalışan genci gördü.

Yanına yaklaşıp selam verdi. Genç gülümseyerek karşılık verdi. Konuşamasalar da aynı toprağın insanı gibi anlaşmayı başardılar. Birlikte kestane toplamaya başladılar. Bisiklet sporcusunun elleri dikenlere alışık değildi. İlk kozalakta parmağı çizildi. Genç cebinden çıkardığı küçük bezi uzattı. O an ikisi de aynı gerçeği düşündü; bazı yaralar insanı durdurmaz, aksine birbirine yaklaştırır.

Öğle vakti müdür öğretmen de öğrencileriyle birlikte ormana geldi. Çocuklara doğayı tanıtıyor, yere çöp atmamayı öğretiyordu. Göz göze geldiklerinde genç yine sessizce gülümsedi. Müdür öğretmen ise artık öğrendiği birkaç işaretle hâl hatır sordu. O küçük hareket bile gencin yüzünü aydınlatmaya yetmişti. Çünkü ilk kez biri onun sessiz dünyasına girmek için emek veriyordu.

Köyde bu yakınlığı görenler konuşmaya başladı. Kimi bunun mümkün olmayacağını söylüyor, kimi sessiz bir insanın sevgisini anlatamayacağını düşünüyordu. Oysa sevgi yüksek sesle söylenen cümlelerde değil, yapılan fedakârlıklarda saklıydı. Bahçeye dikilen bir fidan, taşınan bir kitap, uzatılan bir mendil bazen yüzlerce kelimeden daha güçlüydü.

Bir gün ormanda ansızın başlayan sağanak her şeyi değiştirdi. Patikalar çamura döndü. Bisiklet kayan zeminde devrildi. Genç hiç düşünmeden koştu, sporcuyu ayağa kaldırdı. Ardından çocukların güvenli yere ulaşmasına yardım etti. Müdür öğretmen öğrencileri tek tek sayarken onun çamur içinde kaldığını gördü. Elini uzattı. Genç o eli tutarken yalnızca çamurdan değil, yıllardır içine kapanan yalnızlığından da çıkıyormuş gibi hissetti.

Yağmur dindiğinde güneş bulutların arasından yeniden doğdu. Islanan kestane kozalakları ışığın altında parlıyor, dikenlerin arasından çıkan kestaneler adeta toprağın kalbine saklanmış mücevherler gibi görünüyordu. Bisiklet sporcusu fotoğraf makinesini kaldırıp o anı ölümsüzleştirdi. Kadrajda dikenler, kestaneler, uzanan yardım eli ve umut vardı. Fotoğrafın adına “Dikenli Yollar, Kestane Gülü” yazdı.

Son kestaneler de toplandıktan sonra köy meydanında küçük bir şenlik yapıldı. Çocuklar şiirler okudu, yaşlılar türküler söyledi. İşitme engelli genç hiçbirini duyamıyordu ama insanların yüzündeki mutluluğu görebiliyordu. Onun için en güzel melodi buydu. Müdür öğretmen uzaktan ona bakarken gerçek eğitimin yalnızca kitaplarla değil, kalplere dokunarak yapıldığını düşündü. Bisiklet sporcusu ise yoluna devam etmeden önce defterine şu cümleyi yazdı: “Bazı yollar asfalt değildir; dikenlidir. Ama insanı en güzel çiçeğe ulaştıran yollar da onlardır.

Sonbahar yavaş yavaş yerini kışa bırakırken kestane ağaçları yapraklarını döktü. Orman sessizleşti. Fakat o sessizliğin içinde büyüyen sevgi, dostluk ve umut köyün hafızasında yaşamaya devam etti. Dikenler yine vardı, yaralar yine açılıyordu; ama her dikenin arasında saklanan kestane gibi, her zorluğun içinde de insanı hayata bağlayan bir güzellik bulunuyordu. O günden sonra köyde kestane toplayan herkes yalnızca toprağın bereketini değil, sevginin sesinin kulaklarla değil, yürekle duyulduğunu da hatırladı. Çünkü gerçek hayat, dikenli yolların sonunda açan bir kestane gülü olmaktı.

 

Murat Engin Deniz 

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

Zorluğa Tırmanış

 

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çok güzel anlamlı bir yazı… farkındalığın farkında mısın diyenlere özel bir hikaye olmuş.

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Bakmak ile görmek arasındaki farka bir de hissetmeyi ekleyen çok güzel bir öykü okudum. Yürekten tebrikler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Murat Engin DENİZ

1986 yılının yağmurlu bir gününde Bursa'da dünyaya gözlerini açtı. Belki de daha ilk nefesiyle yağmurun, toprağın ve gökyüzünün sesini içine çekmişti. Kim bilebilirdi ki yıllar sonra bu sessiz çocuk, kalemiyle kendi yolculuğunu destanlara dönüştürecek, yaşadığı acıları, umutları ve hayalleri kelimelere nakşedecekti. Çocukluk yılları Bursa'nın Osmangazi ilçesinde geçti. İlkokulu Hamzabey İlkokulu'nda, ortaokulu Çağlayan Köyü'nde tamamladı. Köy yaşamı, toprağın kokusu ve ormanların sessizliği, ileride yazacağı eserlerin en güçlü ilham kaynağı oldu. Lise öğrenimini Ali Osman Sönmez Endüstri Meslek Lisesi Torna Tesviye Bölümü'nde tamamladı. Ardından Uludağ Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Tarım Makineleri Bölümü'nde eğitim gördü. Böylece hem sanayinin hem de toprağın içinden gelen bir yaşamın izlerini taşıdı. Henüz on beş yaşındayken Çağlayan Köyü'nün meralarında koyun güderken şiir yazmaya başladı. Doğanın içinde filizlenen bu hayal, yıllar sonra narrative şiir ve novella eserlerine dönüşecek edebiyat yolculuğunun ilk adımı oldu. Yaklaşık yirmi yıldır otomotiv sektöründe çalışmakta, ağır çalışma koşulları içinde yaşam mücadelesini sürdürmektedir. Astım ve solunum yetmezliği nedeniyle doktor tavsiyesiyle başladığı yol bisikleti ise zamanla hayatının vazgeçilmez bir parçasına dönüştü. Onun için bisiklet; özgürlüğün, nefesin ve yeniden başlamanın simgesi oldu. Bu yıllarda Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarıyla tanıştı. Bu eserlerden aldığı ilhamla şiir ile hikâyeyi buluşturan kendine özgü bir anlatım geliştirdi. Tıpkı Odysseus'un yolculuğu gibi o da bisiklet yollarında insanı, yaşamı ve kendi içindeki yolculuğu aramaya devam etti. Bisiklet ve 5K i Run koşu yarışımlarına katılarak madalyalar kazanmış; Böylece "Yol Gezer" bisiklet ve engelsiz yaşamlar serisi doğmaya başladı. Pedalların ritmiyle birleşen kelimeler, zamanla kendine özgü bir anlatım biçimine dönüştü. Şiir ile hikâyeyi birleştiren, olay örgüsü taşıyan ve karakterleriyle yaşayan eserler ortaya çıkmaya başladı. Narrative şiir anlayışını benimseyerek farklı bir edebî yol izledi. Narrative şiir kitapları 2025 yılında Mavi Kuş Medya ile ödüllendirildi. Kendisini tam anlamıyla bir doksanlar çocuğu olarak görüyordu. Kasetlerin sesini, sokakta geçirilen çocukluk günlerini, mahalle kültürünü, televizyon başındaki akşamları, samimiyeti ve paylaşmayı yaşamış bir neslin temsilcisiydi. Bu yüzden eserlerinde nostalji, dostluk, mücadele, aile bağları ve insan sevgisi önemli bir yer tutuyordu. Yazarlık onun için yalnızca bir uğraş değil, aynı zamanda bir nefes arayışıydı. Yaşadığı acılar, karşılaştığı zorluklar ve hayata tutunma mücadelesi, hem oğulları Efe ile Eren için hem de okurları için satırlarına yansıttı. Bu yolculuk boyunca toplam on beş narrative şiir kitabı yayımladı: "Nefes Arayışı", "Uludağ Şiirsel Tırmanış", "Kestane Gülü", "Lina Yetim Gözyaşları", "Aylin Otizmin Işığında", "Sedef", "Kısmet Epilepsiden Kaçış", "Gazi Baba", "Suzi Sosyal Düşünceler", "Tatlı Aşkın Peşinde", "Eylem Gözlerim Sana Mühürlü", "Kartallar ve Leylek Savaşı 1934", "Aşk Sandığı", "Bir Yudum Ömür" ve "Bisikletime Çarparsan Ölürüm". Bunun yanında on beş novella roman eseriyle de farklı türlerde üretmeye devam etti. "Hayalet Bisiklet", "Figen Fug", "Tekerlekli Patiler", "Mührü Evvel Zamanı Uyandıran Çocuk", "Mührü Evvel Ahir Zaman Eşkıyaları", "Defne Yaprakları", "Buz Kraliçesi", "Annem Şarkılar Bizi Anlatır", "Servisteki Kalem Pedal", "Kurşun Maskeler", "Aynadaki Düşman", "Enkaz Altındaki Kemikler",“Şiirzade Diyarı”, "Labrodorit Bir Nefes Yolculuğuna Bisiklet" ve "Tandem Kalbin Sesi" ...isimli eserleriyle okurlarının karşısına çıktı. Varyasyon Kalemler ve Şiirzade E-Dergisi'nin kurucusu olarak farkındalık antolojileri hazırlamaya devam etmekte, otuz farklı antoloji çalışmasına katkı sağlayarak birçok yazar ve şairle aynı sayfalarda buluşmaktadır. Bugün hâlâ sanayide çalışmakta, alın teriyle yaşamını sürdürmektedir. Mesai sonrasında ise onu bazen bir bisiklet yolunda, bazen de yeni bir hikâyenin peşinde görmek mümkündür. Çünkü onun hikâyesi gösterişli salonlarda değil; bir köy yolunda, ormanların sessizliğinde ve yağmur altında çevrilen pedalların ritminde başladı. Ve hâlâ devam ediyor. Murat Engin Deniz, hayatını, şiirini ve yolculuklarını kelimelerle buluşturan; alın terini mısralara dönüştüren bir yol gezerdir.