Sevda; Nefes Almak Gibidir

Sevda; Nefes Almak Gibidir

SEVDA; NEFES ALMAK GİBİDİR

Nefes almak gibidir sevda. Dünya bisiklet tekeri gibi dönerken, sevda ateşi bir kere düştü mü gönlüne, vazgeçemezsin. Bisikletten düşüp yaralanmak gibi, yeniden pedala sarıldığın gibi, sevdadan da vazgeçilmez…

İnsan bazen bir yola neden çıktığını bilmeden yürür. Önünde uzun bir yol vardır; yolun nereye varacağını, karşısına hangi yokuşların çıkacağını, kaç kez yorulacağını, kaç kez durup nefesleneceğini bilmez. Yine de yürür. Çünkü bazı yollar varılacak yerden daha değerlidir. Bazı yolculuklar insanı bir yere götürmekten çok, insanın kendisine ulaşmasını sağlar. Sevda da böyledir.

Sevda, insanın kendi içinden başlayıp başka bir kalbe uzanan görünmez bir yoldur. Ne haritası vardır ne tabelası. Bazen güneşli bir sabah gibi aydınlıktır, bazen sisli bir dağ yolu kadar belirsiz. Kimi zaman dümdüz ilerlersin, kimi zaman öyle bir yokuş çıkar ki nefesin kesilir. Fakat pedal çevirmeye devam edersin. Çünkü yolun sonunda ne olduğunu bilmesen bile, yolculuğun kendisinde bir anlam bulmuşsundur.

Bisiklet bana hep hayatı hatırlatır. İki tekerin üzerinde dengede kalmak, aslında insanın yaşamla kurduğu ilişkinin küçük bir örneğidir. Durduğun anda dengeni kaybedersin. Hareket ettikçe ayakta kalırsın. Hayat da böyledir. İnsan bazen yorulur, bazen düşer, bazen yaralanır. Fakat önemli olan hiç düşmemek değildir. Önemli olan düştüğünde yeniden ayağa kalkabilecek cesareti bulabilmektir.

Sevda insana bunu öğretir.

Bir insanı sevmek, yalnızca güzel günlerde yanında olmak değildir. Sevda, hayatın güneşli tarafını paylaşmak kadar, yağmuruna birlikte yakalanabilmektir. Birlikte gülmek kolaydır; asıl mesele sessizlikte birbirinin yanında kalabilmektir. Çünkü gerçek bağlar, yalnızca güzel sözlerle değil, zor zamanlarda gösterilen sabırla anlaşılır.

İnsan sevdiğinde dünyaya başka türlü bakmaya başlar. Daha önce fark etmediği ayrıntıları görür. Bir şarkının sözleri anlam kazanır. Bir sokak, bir kahve kokusu, yağmurun camdaki sesi, bir ağacın gölgesi bile birini hatırlatabilir. Dünya aynı dünyadır ama insanın içindeki anlam değişmiştir.

Belki de sevdanın en büyük sırrı budur: Dünya değişmez, fakat insanın dünyaya bakışı değişir.

Dünya bir bisiklet tekeri gibi sürekli döner. Dün bugün olur, bugün yarın. İnsanlar gelir, insanlar gider. Mevsimler değişir. Çocukluk gençliğe, gençlik yaşlılığa dönüşür. Bazı yollar kapanır, bazı yollar yeniden açılır. Hayat, hiç durmadan dönen bir teker gibi kendi ritminde ilerler.

Biz ise o tekerin üzerinde kendi yolumuzu bulmaya çalışırız.

Kimi zaman yanımızda biri vardır. Kimi zaman yalnız pedal çeviririz. Bazen yanımızdaki insanla aynı hızda ilerleriz, bazen biri önden gider, diğeri geride kalır. Fakat sevda varsa, insan dönüp arkasına bakmayı öğrenir. Çünkü sevgi yalnızca ileriye bakmak değildir; bazen geride kalan kişiyi beklemektir.

Birlikte yol almak, aynı hızda gitmek demek değildir. Bazen biri yorulur, diğeri bekler. Bazen biri düşer, diğeri elini uzatır. Bazen birinin nefesi kesilir, diğeri “Biraz dinlenelim.” der. İşte sevdanın gerçek anlamı belki burada saklıdır.

Çünkü insan sevdiğini yalnızca yanında olduğu için değil, yolculuğunu anlayabildiği için sever.

Bisikletten düşmek acıtır. Dizlerin yara olur, ellerin çizilir, bazen uzun süre ayağa kalkmak istemezsin. Bir an için bisikleti bırakmayı, bir daha binmemeyi düşünürsün. Fakat yara iyileşmeye başladığında gözün yeniden yola takılır. Çünkü insanın içinde bir yolculuk arzusu vardır.

Sevda da böyledir.

Bazen bir sevdanın içinde düşersin. Güvenin kırılır. Beklediğin bir söz söylenmez. Birlikte kurduğun hayaller yarım kalır. Kalbin, bisikletten düşmüş bir beden gibi yara alır. İnsan böyle zamanlarda “Bir daha sevmeyeceğim.” diyebilir. Kendine duvarlar örer. Kalbinin kapısını kapatır.

Fakat zaman geçer.

Bir gün hiç beklemediğin anda bir şarkı duyarsın. Bir koku gelir burnuna. Bir cümle okursun. Bir sokaktan geçersin. Ve anlarsın ki kalbin hâlâ yaşamaktadır.

Çünkü sevda, kırılmış olmakla yok olmaz.

İnsan yaralanabilir ama hissetme yeteneğini kaybetmez. Düşebilir ama yeniden kalkabilir. Yorulabilir ama yeniden yola çıkabilir.

Tıpkı bisiklet gibi…

Bisikletin üzerinde ilerlerken insan yalnızca yolu değil, kendisini de keşfeder. Yokuş çıkarken sabrını öğrenir. İnişte hızını kontrol etmeyi öğrenir. Virajda dikkatli olmayı, rüzgâr karşıdan estiğinde direnç göstermeyi öğrenir. Bazen yolun kenarında durup nefeslenmenin de yolculuğun bir parçası olduğunu fark eder.

Sevda da insana hayatın bu küçük derslerini verir.

Her sevda sonsuza kadar sürmek zorunda değildir. Fakat her sevda insanın içinde bir iz bırakabilir. Kimi insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey öğretmek için girer. Kimi karşılaşmalar kısa sürer ama uzun yıllar hatırlanır. Kimi insanlar yanımızdan geçip gider fakat bıraktıkları cümle, bir ömür içimizde kalır.

Bu nedenle sevdayı yalnızca kavuşmakla ölçmek eksik olur.

Sevda bazen kavuşmaktır, bazen beklemektir. Bazen yan yana yürümektir, bazen uzaktan iyi dilekler beslemektir. Bazen bir elin sıcaklığıdır, bazen yıllar sonra bile unutulmayan bir bakıştır.

Sevda, insanın karşısındaki kişiyi kendi istediği hâle getirmeye çalışması değil, onun varlığını olduğu gibi görebilmesidir. Çünkü sevgi sahip olmakla değil, değer vermekle büyür.

Bisiklet sürerken nasıl yolu kontrol edemiyorsan, hayatı da tamamen kontrol edemezsin. Önüne bir taş çıkabilir. Hava aniden değişebilir. Rüzgâr yön değiştirebilir. Zincir atabilir. Lastik patlayabilir. Fakat bütün bunlar bisikleti sonsuza kadar bırakmak için yeterli değildir. Tamir edersin, beklerisin, yeniden yola çıkarsın.

Hayatta da böyle değil midir?

Bir şeyler ters gittiğinde insanın önünde iki yol vardır: Ya olduğu yerde kalır ya da yarasını sarıp yeniden devam eder.

Sevda, ikinci yolu seçebilme cesaretidir.

Fakat yeniden pedala sarılmak, yaşanan acıyı unutmak anlamına gelmez. Aksine insan, yaralarını yanında taşıyarak yoluna devam eder. Çünkü geçmişi silmek mümkün değildir. İnsan yaşadığı her şeyin birazıdır. Sevinçlerinin, kayıplarının, umutlarının, kırgınlıklarının ve sevdalarının toplamıdır.

Belki de insanı insan yapan, hiç yara almamış olması değil; yaralarıyla yaşamayı öğrenmesidir.

Bir bisikletin üzerinde eski çizikler olabilir. Kadrosunda yılların izleri, tekerlerinde aşınmalar bulunabilir. Ama hâlâ yol alabilir. Hatta bazen o çizikler bisiklete ayrı bir hikâye kazandırır.

İnsanın kalbi de böyledir.

Üzerinde yaşanmışlıklar vardır. Bazı isimler, bazı tarihler, bazı yollar, bazı vedalar… Her biri kalbin görünmeyen kadrosuna işlenmiştir. Fakat kalp hâlâ atıyorsa, yol hâlâ devam ediyor demektir.

Sevda ateşi bir kere gönle düştüğünde insanın dünyasında küçük bir ışık yanar. Bu ışık bazen büyür, bazen küçülür. Bazen rüzgâr karşısında titrer. Fakat gerçek bir sevdanın bıraktığı iz kolay kolay silinmez.

Çünkü sevda yalnızca bir kişiye duyulan his değildir. Sevda, yaşama karşı duyulan bağlılıktır.

Bir çocuğun gülüşüne duyulan sevda…
Bir annenin sesine duyulan sevda…
Bir babanın nasihatine…
Bir dostun omzuna…
Bir memleketin toprağına…
Bir şehrin sokaklarına…
Bir kitabın sayfalarına…
Bir bisikletin gidonuna…
Bir yolun sessizliğine…

İnsan aslında hayatın kendisine âşık olur bazen.

Ve hayat, bütün güzelliğine rağmen düşmelerle doludur.

Her düşüş bir son değildir.

Bazen düşmek, insanın nerede hata yaptığını anlamasını sağlar. Bazen yavaşlamayı öğretir. Bazen yanında kimlerin olduğunu gösterir. Bazen de insanın kendisine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hatırlatır.

Bisikletten düştüğünde ilk baktığın yer dizlerin olabilir. Sonra bisikletine bakarsın. Zincir yerinden çıkmış mı, teker dönüyor mu, gidon eğilmiş mi? Sonra ayağa kalkarsın.

İşte sevda da böyle bir şeydir.

Önce canın yanar. Sonra kalbine bakarsın. Hâlâ atıyor mu? Atıyorsa, yol bitmemiştir.

Belki biraz dinlenmek gerekir. Belki bazı yaraların iyileşmesi zaman alır. Belki bir süre bisikleti duvara yaslayıp sadece yola bakmak gerekir. Ama bir gün yeniden binersin.

Çünkü insanın içinde yol varsa, durmak yalnızca kısa bir moladır.

Sevda da insanın içindeki yoldur.

Bu yüzden “vazgeçmek” ile “dinlenmek” aynı şey değildir. Bazen insan sevdiğinden vazgeçmez; yalnızca kendisini toparlamak için durur. Bazen susar ama sevgisi bitmez. Bazen uzaklaşır ama kalbinde taşıdığı duyguyu inkâr etmez.

Hayatın bütün yollarında olduğu gibi sevdanın yolunda da önemli olan hız değildir. Önemli olan nereye ve nasıl gittiğindir.

Kimi insanlar çok hızlı sever ve çabuk yorulur. Kimi insanlar yavaş ilerler ama derin bağlar kurar. Kimi insanlar ilk yokuşta bisikletten iner. Kimi insanlar ise kilometrelerce yol boyunca pedal çevirir.

Hiçbir yol birbirinin aynısı değildir.

Bu yüzden sevdayı başkalarının ölçüsüyle değerlendirmek mümkün değildir.

Birinin aşk dediğine başka biri alışkanlık diyebilir. Birinin vazgeçemediği şey, bir başkası için sıradan olabilir. Çünkü insanın kalbi matematik hesabı yapmaz. Kalp, kendisine dokunanı hatırlar.

Ve bazen bir insanın hayatındaki en büyük yolculuk, başka bir insana duyduğu sevdayla başlar.

Sevda insana cesaret verir. İnsan normalde yapamayacağını düşündüğü şeyleri yapar. Uzun yolları göze alır. Saatlerce bekler. Bir şehrin öteki ucuna gider. Bir mektup yazar. Bir şarkı dinler. Bir şiirin içinde kendisini bulur.

Çünkü sevda, insanın içindeki görünmez pedalı harekete geçirir.

Dünya döner.

Teker döner.

Yollar değişir.

Mevsimler değişir.

İnsan değişir.

Fakat bazı duygular, bütün bu değişimin içinde kendi izini korur.

Belki de sevdanın güzelliği tam olarak budur: İnsan her şeye rağmen yeniden başlayabilme ihtimalini içinde taşır.

Bir sabah bisikletini çıkarırsın. Lastiklerini kontrol edersin. Zinciri yağlarsın. Gidonunu düzeltirsin. Kaskını takarsın. Sonra yola çıkarsın.

İlk pedal ağır gelir.

Sonra ritmini bulursun.

Rüzgâr yüzüne vurur.

Nefesin hızlanır.

Kalbin biraz daha hızlı atar.

Ve bir süre sonra anlarsın:

Sen yalnızca bisiklet sürmüyorsundur.

Sen hayata yeniden “devam” diyorsundur.

İşte sevda da böyledir.

İnsan bazen düşer, yaralanır, ağlar, susar, uzaklaşır. Ama içinde hâlâ sevgi varsa, hayatın yoluna yeniden çıkacak gücü bulur.

Çünkü sevda, yalnızca güzel günlerde söylenen bir kelime değildir.

Sevda, zor günlerde bile içimizde kalan sestir.

Ve belki de bu yüzden…

Nefes almak gibidir sevda. Dünya bisiklet tekeri gibi dönerken, sevda ateşi bir kere düştü mü gönlüne, vazgeçemezsin. Bisikletten düşüp yaralansan da, yaralarını sarıp yeniden pedala sarıldığın gibi, sevdadan da vazgeçilmez.

Çünkü bazı yollar bitse de yolculuk bitmez.

Bazı insanlar gitse de sevginin bıraktığı iz silinmez.

Bazı yaralar iyileşse de hatırası kalır.

Ve insan, bütün düşüşlerine rağmen yeniden pedala basmayı öğrenir.

Belki de hayatın en güzel tarafı budur:

Düşmek kaçınılmaz olabilir; fakat yeniden yola çıkmak her zaman mümkündür.

Sevda ise o yola çıkma cesaretidir.

Ve insan gerçekten sevmişse, bir gün mutlaka yeniden pedala sarılır.

Çünkü kalbin hâlâ nefes alıyorsa, daha gidilecek bir yol vardır.

 

Murat Engin Deniz

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

ZEYTİN DALI

 

 

 

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çok güzel bir benzetme ama aynı benzetmelerle çok uzamış sanki hocam…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Kaleminize yüreğinize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Murat Engin DENİZ

1986 yılının yağmurlu bir gününde Bursa'da dünyaya gözlerini açtı. Belki de daha ilk nefesiyle yağmurun, toprağın ve gökyüzünün sesini içine çekmişti. Kim bilebilirdi ki yıllar sonra bu sessiz çocuk, kalemiyle kendi yolculuğunu destanlara dönüştürecek, yaşadığı acıları, umutları ve hayalleri kelimelere nakşedecekti. Çocukluk yılları Bursa'nın Osmangazi ilçesinde geçti. İlkokulu Hamzabey İlkokulu'nda, ortaokulu Çağlayan Köyü'nde tamamladı. Köy yaşamı, toprağın kokusu ve ormanların sessizliği, ileride yazacağı eserlerin en güçlü ilham kaynağı oldu. Lise öğrenimini Ali Osman Sönmez Endüstri Meslek Lisesi Torna Tesviye Bölümü'nde tamamladı. Ardından Uludağ Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Tarım Makineleri Bölümü'nde eğitim gördü. Böylece hem sanayinin hem de toprağın içinden gelen bir yaşamın izlerini taşıdı. Henüz on beş yaşındayken Çağlayan Köyü'nün meralarında koyun güderken şiir yazmaya başladı. Doğanın içinde filizlenen bu hayal, yıllar sonra narrative şiir ve novella eserlerine dönüşecek edebiyat yolculuğunun ilk adımı oldu. Yaklaşık yirmi yıldır otomotiv sektöründe çalışmakta, ağır çalışma koşulları içinde yaşam mücadelesini sürdürmektedir. Astım ve solunum yetmezliği nedeniyle doktor tavsiyesiyle başladığı yol bisikleti ise zamanla hayatının vazgeçilmez bir parçasına dönüştü. Onun için bisiklet; özgürlüğün, nefesin ve yeniden başlamanın simgesi oldu. Bu yıllarda Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarıyla tanıştı. Bu eserlerden aldığı ilhamla şiir ile hikâyeyi buluşturan kendine özgü bir anlatım geliştirdi. Tıpkı Odysseus'un yolculuğu gibi o da bisiklet yollarında insanı, yaşamı ve kendi içindeki yolculuğu aramaya devam etti. Bisiklet ve 5K i Run koşu yarışımlarına katılarak madalyalar kazanmış; Böylece "Yol Gezer" bisiklet ve engelsiz yaşamlar serisi doğmaya başladı. Pedalların ritmiyle birleşen kelimeler, zamanla kendine özgü bir anlatım biçimine dönüştü. Şiir ile hikâyeyi birleştiren, olay örgüsü taşıyan ve karakterleriyle yaşayan eserler ortaya çıkmaya başladı. Narrative şiir anlayışını benimseyerek farklı bir edebî yol izledi. Narrative şiir kitapları 2025 yılında Mavi Kuş Medya ile ödüllendirildi. Kendisini tam anlamıyla bir doksanlar çocuğu olarak görüyordu. Kasetlerin sesini, sokakta geçirilen çocukluk günlerini, mahalle kültürünü, televizyon başındaki akşamları, samimiyeti ve paylaşmayı yaşamış bir neslin temsilcisiydi. Bu yüzden eserlerinde nostalji, dostluk, mücadele, aile bağları ve insan sevgisi önemli bir yer tutuyordu. Yazarlık onun için yalnızca bir uğraş değil, aynı zamanda bir nefes arayışıydı. Yaşadığı acılar, karşılaştığı zorluklar ve hayata tutunma mücadelesi, hem oğulları Efe ile Eren için hem de okurları için satırlarına yansıttı. Bu yolculuk boyunca toplam on beş narrative şiir kitabı yayımladı: "Nefes Arayışı", "Uludağ Şiirsel Tırmanış", "Kestane Gülü", "Lina Yetim Gözyaşları", "Aylin Otizmin Işığında", "Sedef", "Kısmet Epilepsiden Kaçış", "Gazi Baba", "Suzi Sosyal Düşünceler", "Tatlı Aşkın Peşinde", "Eylem Gözlerim Sana Mühürlü", "Kartallar ve Leylek Savaşı 1934", "Aşk Sandığı", "Bir Yudum Ömür" ve "Bisikletime Çarparsan Ölürüm". Bunun yanında on beş novella roman eseriyle de farklı türlerde üretmeye devam etti. "Hayalet Bisiklet", "Figen Fug", "Tekerlekli Patiler", "Mührü Evvel Zamanı Uyandıran Çocuk", "Mührü Evvel Ahir Zaman Eşkıyaları", "Defne Yaprakları", "Buz Kraliçesi", "Annem Şarkılar Bizi Anlatır", "Servisteki Kalem Pedal", "Kurşun Maskeler", "Aynadaki Düşman", "Enkaz Altındaki Kemikler",“Şiirzade Diyarı”, "Labrodorit Bir Nefes Yolculuğuna Bisiklet" ve "Tandem Kalbin Sesi" ...isimli eserleriyle okurlarının karşısına çıktı. Varyasyon Kalemler ve Şiirzade E-Dergisi'nin kurucusu olarak farkındalık antolojileri hazırlamaya devam etmekte, otuz farklı antoloji çalışmasına katkı sağlayarak birçok yazar ve şairle aynı sayfalarda buluşmaktadır. Bugün hâlâ sanayide çalışmakta, alın teriyle yaşamını sürdürmektedir. Mesai sonrasında ise onu bazen bir bisiklet yolunda, bazen de yeni bir hikâyenin peşinde görmek mümkündür. Çünkü onun hikâyesi gösterişli salonlarda değil; bir köy yolunda, ormanların sessizliğinde ve yağmur altında çevrilen pedalların ritminde başladı. Ve hâlâ devam ediyor. Murat Engin Deniz, hayatını, şiirini ve yolculuklarını kelimelerle buluşturan; alın terini mısralara dönüştüren bir yol gezerdir.