BİZ NEYİZ?

BİZ NEYİZ?

BİZ NEYİZ?

Yıllardır kafamda bir soru işaretini seninle paylaşmak istiyorum. Yaşamımızı sürdürdüğümüz bu dünyada ne olduğumuzu bulmak için bana yardım etmeni isterim. Bizler yıllardır bize biçtikleri modern toplum rolünü mü oynuyoruz, yoksa özümüzde bir kabile topluluğu muyuz? Yazının sonunda bizler neyiz senin karar vermeni istiyorum. Hazırsan başlıyorum:

Şimdi toplum nedir? diye soracak olursam bana toplum, “ Birçok ortak çıkarı gerçekleştirmek için bir arada yaşayan insan topluluğu” gibi temel bir tanım yapabilirsin. Doğrudur, toplumlar kanunlara, bireylere saygılı, en önemlisi ise yaşam haklarına saygı duyan insan topluluğu olarak tanımlanır. Toplumların temel dayanağı adalettir. Sağlam bir adalet temelinde yöneten hangi görüşte olursa olsun adalet temelini sarsamaz. 

Toplum çıkarlarına ters düşen bireyler toplumdan ayıklanır ve toplum huzuru sağlanır. Bir toplumda adalet olmaz ise yolsuzlukla baş edilemez ve yolsuzluk yapanlar sürekli zenginleşirken halk fakirleşir. İkinci temel kural ahlaktır. Ahlak deyince aklına fuhuş gelmesin. Bir banka sırasında senin önüne geçmeye çalışan, toplu taşımada insanların rahatsız olacağını düşünmeyerek yüksek sesle konuşan veya müzik dinleyen, sokak hayvanlarının beslenme, barınma gibi ihtiyaçlarına saygı duymayan, sokağa tüküren kişi ahlaksızdır. Bunun gibi binlerce örnek verilebilir. 

Düşünsene sabah kalkıyorsun ve beni kimse dolandırmasın, kandırmasın diye gün boyunca mücadele veriyorsun. Zarar görmemek için sürekli tetikte olmalısın. Toplumlarda ahlak temeli mutlaka vardır. Bu bir kanun değildir fakat bireylerin ahlaklı bireyler olarak yetişmesi sağlanır. 

Ahlakın din ile hiçbir ilgisi de yoktur. Dinler ahlaklı olmayı emretse de bireyler bunu dindar olmanın ahlakı otomatikman getireceğine inanır. Bunun içinde çoğu ahlaka ihtiyaç duymaz ve yaptıkları ahlaksızlıkları din kisvesiyle meşrulaştırmaya çalışır. Aslında tüm dinlerin öğretisi ahlaktır. Ahlaklı olunmadan inandığınız dinin hiçbir anlamı kalmaz bu sizi sadece ikiyüzlü yapar. 

Hiç kimsenin görmediği bir yerde bile ahlaklı ve iyi bir birey olduğunuzda inandığınız dine saygılı olduğunuz ve gerçek bir dindar olduğunuz tescillenir. Ahlak temeli çökmüş bir coğrafyada kısa yoldan para kazanma arzunuz sizlere inanamayacağınız ahlaksızlıklar yaptırabilir. Ayrıca üst düzey bir ahlaksızsanız yaptığınız tüm iğrençlikleri inançla bağdaştırıp meşrulaştırmaya bile çalışabilirsiniz. Örnek verecek olursak kiraya vereceğiniz evin üzerine “ Mülk Allah’ındır” yazıp piyasanın çok üstünde kira bedeli istemek üst düzey bir ahlaksızlıktır. Kısacası toplum yaşamı ahlaksızlığı, adaletsizliği ve görgüsüzlüğü kabul eden bir yapı değildir.

Elimizin altındaki teknoloji öyle amaçlar için kullanılır ki şaşar kalırsın… Zamanla artık hiçbir şeye şaşırmamayı öğrenirsin. Ahlaksızlık normalleşmiş, sıradanlaşmıştır. İnsanlar en mahrem anlarını milyonlarla paylaşır, sözüm ona elitler yemek yedikleri restoranlardan yediklerini paylaşır, karton bardaklara yazdırdıkları isimlerini kahve keyfi diye insanların gözüne sokmakta sakınca görmezler. O içi renklendirici ve tatlandırıcı dolu kahveye dünyanın parasını vermeleri, onun için dakikalarca sıra beklemeleri çok önemli değildir. Onlar için önemli olan popüler olmaktır. Bu gibi topluluklarda elit kesim diye bir kesim yoktur. Elit olmak kültürden, görgüden ve ahlaktan geçer. Fakat bu tipler elit olmakla zengin bir görgüsüz olmayı aynı şey zannederler. Normal şartlarda görgüyü, ahlakı bilen kültürlü ama fakir biri de elit biridir. Ahlaktan habersiz bu bireyler kendilerini elit olarak tanımlar. Ahlak konusu üzerine ansiklopedi yazılacak kadar geniş bir konudur ama korkma ben kısa kestim. 

Şimdi gelelim kabile nedir? 

Kabile: Yaşam tarzlarına göre örgütlenen ve buna göre yaşayan insan topluluğu.

İnsan türü avcı toplayıcı olduğu zamanlardan, Sümerlerin şu an bizim kullandığımız medeni kanun, ceza hukuku, gibi şeylerin temelini oluşturdukları zamana kadar kabile yaşamı süren bir türdür. Kabile yaşamı en güçlü ve soy olarak en uygun kişi kabile reisi seçilmiştir, tüm kabilenin kaderi onun iki dudağının arasındadır. Kabile reisine mutlak itaat şarttır. Kabile reisi bir çoban, kabile üyeleri de onun koyunlarıdır. Herhangi bir kanuna veya ceza hukukuna bağlı olmadıkları için tek kanun kabile reisidir. 

Günümüz kabileleri dışardan bakılınca çok modern gözükse de aslında cehalet onların vazgeçilmezi olmuştur. Yukarda bahsettiğim ahlak kuralları onlar için eziklik ve enayiliktir. Bunlar zorbalığı kendilerine doğuştan verilmiş bir hak olarak görürler. Kendinden zayıfları ezer ve her durumda haklı çıkmayı başarabilirler. 

Modern görünen kabile devlet başkanlarından sadece bir tanesini örnek vereyim: Saddam Hüseyin’in Irağına göz atalım. Saddam 24 yıl boyunca Irağı yönetti. Her zorbanın uyması gereken düsturu asla unutmadı. Ya öldürürsün, ya da ölürsün. Onun iktidarda kalma yöntemi ona rakip olacağından azıcık şüphelendiği biri varsa onu öldürmekti. 1959 yılında Irak’ın lideri olan Abdulkerim Kasım’a düzenlenen suikastta parmağı olduğu biliniyor ve bu Baas partisi çevresinde onun gurur duyduğu bir şey olmuştu. Darbeden sonra Saddam’ın kuzeni el Bekir Cumhurbaşkanı olur ve Saddam başkan yardımcısı olarak atanır. On yıl boyunca bu görevde yandaş toplamış, hükümetin farklı çevrelerinde dostluklar kurmuştu. Zamanı gelince El Bekir’i görevden el çektirip iktidarı eline almıştı. Bundan sonraki süreçte rakiplerini korku ve tehdit ile bastırmış, yurt dışında olsalar bile rejimini eleştirenleri öldürtmüş ve hatta Halepçe katliamı gibi birçok masum insanı kimyasal silah kullanarak katletmiştir. Ülkesinde ona bu yaptıkları için hiç kimse hesap soramamıştır. Kendi damatlarını rejim karşıtı oldukları için öldürtüp Bağdat sokaklarında arabaların arkasında sürükleyerek gezdirmiş bir zorba…

Bu örneği şunun için veriyorum. Kabile olan devletlerde asla hesap sorulmaz. Lider ne yaparsa yapsın korku kültürü ona hesap sormayı engeller. Liderin yaratan tarafından görevlendirildiğine inandırılmış ve o giderse ülkenin batacağı yalanı sık sık tekrarlanmıştır. Gönül isterdi ki, Saddam Hüseyin’i ABD değil de kendi halkının yaptığı bir halk devrimi yok etseydi ama olmadı. 

Bunun gibi onlarca kabile reisi örneği bulunabilir. Bu örnekten ayrılıp baktığımızda aslında kabile yaşamında kabile reisinin tek derdinin tahtını ve iktidarını korumak olduğunu görmekteyiz. Onun yapması gereken tek şey dikkati başka bir yöne çekip kendi yaptıklarını unutturmaktır. Bazen unutmayı reddeden bir kısım zümreler çıkabilir. Tam da bu noktada devreye güçlendirdiği ve tüm yetkiyi tanıdığı kolluk kuvvetleri, kumpaslar, siyasi oyunlar girer devreye, bu insanlar bir şekilde susturulur. 

Kürsülerden ahlak naraları atılır, ahlaklı nesiller söz verilir ama topluluk içerisindeki ahlaki çöküntü liderlerin pek umurunda olmaz. Bireylerin ahlak anlayışı ne kadar az olursa onun iktidarı o kadar uzun süre kalır. Cehalet ve görgüsüzlüğü normal sayan, celladına aşık olmuş bir topluluk çok kolay inandırılır ve yönetilir. Toplulukta bireyler ahlaksızlıkla o kadar meşguldürler ki ülkede yolsuzluk, gelir dağılımında haksızlık, ölümler ve cinayetler umurlarında değildir.

Şimdi değerli okurum: Tüm bu okuduklarını değerlendirirsen yaşadığımız coğrafyada, toplum mu yoksa kabile miyiz?

Zafer Değirmenci

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

FAŞİZMİN EVRİMİ

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    medeni olduğumuzu düşünen koyun kabileleriz hocam…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ZAFER DEĞİRMENCİ

Zafer Değirmenci, 1979 yılında Erzurum’da doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle 1983 yılında ailesiyle birlikte Kayseri’ye yerleşti ve 2013 yılına kadar burada yaşadı. Bir iş vesilesiyle geldiği Diyarbakır’da tanıştığı eşiyle evlenerek bu kente yerleşti. Halen Diyarbakır’da yaşayan Değirmenci, eşiyle birlikte işlettiği bir kafenin yanı sıra yazarlık çalışmalarını sürdürmektedir. Tarihi dram ve politik eleştiri türlerinde eserler veren yazarın yayımlanmış beş romanı bulunmaktadır: Ağaç Dalından Kuşlar, Simon, Ölüm Var Hasan, Çoban ve Altı Ay Sonra İntihar Edecek Miyim? Eserlerinde insanın vicdanla, adaletle ve toplumsal gerçeklerle olan mücadelesini ele alan Değirmenci, tarihi ve güncel olayları edebiyatın diliyle yorumlamaktadır.