KARDELEN – 1. Bölüm

KARDELEN – 1. Bölüm

KARDELEN 

1. Bölüm

Telefonun bağırtısıyla ahizeyi kaptığımda, yüreğimi parçalayarak hayatımdan uzaklaşan sevgililerimden birinin arıyor olabileceğini düşünmemiştim elbet. Ve değildi de… Ama onlardan kalan parçaları da un ufak edecek bir başkasıyla tanışabileceğimi de düşünmemiştim…

Bugün gibi anımsıyorum. Sıkıntılarla boğuştuğum bir pazar günüydü. Çok önceleri ıssız limanlarda demirlediğim umutlarıma, küçücük bir “Merhaba” sözcüğünün içeriğindeki sımsıcak duygularla yol verdin. Benliğimi hüzünle sarıp sarmalayan sesinle…

Anımsıyor musun bilmem? “Çok sıkılıyorum,” dedin, “Ne olur biraz sohbet eder misiniz benimle?” Sesindeki ezginlik, tam otuz üç yıl aynı gövdeyi paylaştığım ama çok uzaklardaki küskün bir dostu hatırlatmıştı bana. İçime taşımış ve barıştırmıştı. Bugün daktilomun tuşları başında düşünürken, o pazar gecesi telefon tellerinin öbür ucundan kulaklarıma akan sesin, senin dudaklarının arasından çıktığına emin değilim hâlâ. Ama gün geçtikçe daha iyi anlıyorum ki, o ses beni konuşuyor, beni anlatıyor, beni taşıyor ve beni barıştırıyordu kendimle.

Oysa sen, ayırdında bile değildin bunun. Adın Hülya mıydı, Nazan mıydı, Gamze miydi, neydi? Tıpkı benim gibi, sen de adını bilmiyordun. Tıpkı benim gibi, sen de kendinin ayırdında değildin. Tıpkı diğerleri gibi… Ama ben, senin yüreğimde çizdiğin portrene “KARDELEN” adını yakıştırmıştım bile. Evet, yakıştırmıştım. Nice mayıs güneşlerinin çözemediği, içimdeki o aşılmaz buz tabakasını kırıvermeyi başarmıştın çünkü. Patlatıvermiştin tomurcuklarını Kardelen çiçeğinin; açık denizlere doğru yol vermiştin umutlarıma.

Bilmezdin, bilemezdin elbet. Sen konuşuyordun, ben umutlarımı topluyordum uçsuz maviliklerden. Sen konuşuyordun, ben sesinle sevişiyordum gizliden. Öylece… Hiç tanımadan seni. Ve tanımlamadan hiç.

Müşteri arayan bir telekızdın belki. Kazazede bir fahişe. Ya da orgazm ateşiyle yanıp tutuşan zengin bir yosma. Elma şekerini yitirmiş minicik bir kız belki, belki otuzunda mutsuz bir kadın. Yapayalnız.
Oysa hiç… Hiç önemi yoktu bütün bunların. Ne olduğun, kim olduğun hiç önemli değildi inan. Değil mi ki fahişe olsan da ‘ben’ din, çocuk olsan da ‘ben’. Sesin benim sesimdi Kardelen, benim sesimdi sesin.

Ya ben? Bir namussuzdum belki. Belki bir alçak. Belki bir hırsız; kadın kalplerini çalan. Ya da öylesine işte… Sıradan, küçük, küçücük bir adam. Yalnız, yapayalnız bir adam.
Yoktu değil mi? Ne olduğumun, kim olduğumun senin için de bir önemi yoktu.

Kendimi şişman, kısa boylu, çirkin ve yaşlı bir insan olarak betimlediğimde sana, “Ne önemi var?” dedin yalnızca. “Ne önemi var? O kadar iyisin ki…”
“İşsizim,” dedim, “Parasızım,” dedim, “Anamın evinde bir sığıntıyım,” dedim.
Hiç aldırmadın. “Ben sana bakarım” oldu bütün yanıtın.

İşte utangaç bir tavırla söylediğin bu cümle, senin hayat tarzın konusunda yeterli ipucunu vermişti bana. Ve onurumu da yaralamıştı derinden. Ben ki yıllardır işsizliğe, parasızlığa, açlığa ve soğuğa rağmen, kimselere avuç açmadan hayatımı sürdürebilmek için gövdemin bütün hücreleriyle direnmiştim. Ben ki hayatım boyunca bununla, yalnızca bununla gururlanmıştım. Bebeme söz verip de oyuncak alamadığım zamanlarda bile bununla avunmuş, acılarımı bununla bastırmaya çalışmıştım. Ama sen, dudaklarından pervasızca dökülen sözcüklerle beni öylesine ezmiş, öylesine küçültmüştün ki, otuz üç yıllık hayatımda ilk defa, çok ama çok zengin bir insan olma arzusuyla doluvermiştim.

Yanılgılarla dolu hayatımın her anında onur adına kendimi kandırmış olabileceğim düşüncesi, acımasızca kemirmeye başlamıştı beynimi. Ama uğruna bütün delikanlılığımı, bütün gençliğimi verdiğim değerleri bir çırpıda katlediveren sen, öylesine içten, öylesine sıcak ve yakındın ki, sevgiyle yüklenen duygularımın seni kucaklamasına da karşı koyamamıştım.

Anımsıyorsun değil mi? Bir ara, cümlelerimden birinin sonuna nasıl olduysa ekleyiverdiğim o sözcüğün sende yarattığı duygulanmaları anımsıyorsun. “Tekrarla…” dedin, yalvarmaklı bir sesle, “Ne olur bir daha, bir daha tekrarla.” Ve sanki içine sindirmek istercesine dingin ve suskun, öylece bekledin uzun süre.

İşte o bir tek sözcükle anlamını bulan arayışlarının, benim arayışlarımla nasıl çakıştığını anlayıvermiştim o an. Oysa ne kendimin ne de arayışlarımın ayırdında değildim o güne kadar.

Daha birbirini bile görmemiş iki insanın, yalan ve riyakârlıktan arındırılmış bir sözcüğün odağında birleşen duyguları, yıllar yılı kendime sorduğum pek çok sorunun yanıtı olmuştu. Anlıyordum Kardelen; giderek daha iyi anlıyordum… Arayışlarımız, beklentilerimiz hep aynıydı bizim, hep aynıydı. Belki çok ayrı insanlardık, belki sen gökteydin, ben yerde, belki birbirimizi tanıdıkça utançla dolacaktık ama bizim aynı kişiler olduğumuz gerçeğini hiçbir zaman değiştiremeyecektik.

Değil mi ki kendimizden ölesiye utandığımız, kimi gökte, kimi yerde dolaştığımız, kendimize bir taş kadar yabancılaştığımız ve hatta kendimiz değil, başkası olmayı ölesiye arzuladığımız anlar ne kadar çoktur hayatlarımızda. Kavgalarda, zindanlarda geçen hayatımın her anında kendime yönelttiğim soruların yanıtını, senin yüreğinin dinginliğinde buluvermiştim. Ve iyice inanmaya başlamıştım artık. Biz aynı kişiydik Kardelen, aynı kişiydik biz.

Şimdi yazı masamın başında, ellerim daktilonun klavyesinde yakın geçmişi bütün duyarlığımla yeniden yaşarken, kentin ayaklarımın altında kalan bütün caddelerine o sözcüğü fısıldıyorum binlerce kez. Biliyorum ki, sözcüğümle yüklenen bütün caddeler senin yüreğinde kesişecek. Biliyorum ki o sözcük hayatının her anında, o gün sende yarattığı güzelliklerin tıpkısını yaratacak. Bundan eminim Kardelen; bundan eminim.

İşte usulca aralıyorum dudaklarımı, işte fısıldıyorum. İşte yazıyorum bütün caddelere. İşte Kardelen, işte: “HAYATIM… HAYATIM… HAYATIM…”

Saatler akıp gidiyordu. Gün, çoktan geceye dönmüştü bile. Oysa ilişkimiz giderek aydınlanıyor; öncesinde birbirimize aktaramadığımız gizler, giderek paylaşılır oluyordu.

Hülya değildin artık. Hüviyetinde Nazan yazıyordu. Neonlardaki ismin ise Gamze olarak geçiyordu. Arabesk okuyan bir şarkıcıydın. Gecede bilmem kaç yüz bin liraya sahne alan bir şarkıcı. Ailenin pek çok ferdi de içinde olmak üzere, yaklaşık yirmi kişiye bakıyor; onları sen doyuruyordun. Değil ki, “telefon faturasının hayli yüklü geleceği” doğrultusundaki uyarılarıma gülüp geçiyor; “Ayda zaten üç yüz – beş yüz bin lira telefon masrafının olduğunu” söylüyordun.

Para senin için önemli değildi Kardelen, hiç önemli değildi. İyi ama neydi? Seni telefonla arkadaş aramaya iten gerçek neydi? Para değilse neydi?

Öylesine şaşkındım ki olayları bir türlü anlamlandıramıyor, yalnızca içimde derin yaralar açan önceki sözlerinin anlamını daha iyi kavramaya başlıyordum. Sezgilerim, senin yüreğinde güvenle, hem de çok büyük güvenle yankılandığımı söylüyordu ama bir şarkıcı olarak çevrende sana hayran bunca insan varken, seni hiç tanımayan, seni hiç dinlememiş birisiyle böylesi aydınlatıcı bir tanışıklığı başlatmış olmanı da oldukça garipsiyordum.

Oysa senin yanıtın çok açıktı: “Evet, çevremde yüzlerce erkek var. Ama konuşabileceğim, dertleşebileceğim, duygularımı paylaşabileceğim hiç kimse yok.”
Bu sözlerinle beni nasıl bunaltılara ittiğini biliyor muydun? Dalgalı bir denizin üzerindeki bir tahta parçası gibi, nasıl oradan oraya savrulmama neden olmuştun? Bir yandan sana olan hayranlığım büyük bir hızla boyutlanmış, diğer yandan ikirciklenen duygularımla koca bir açmazın içine sürüklenmiştim.

Öylesine acz içindeydim ki ne yapmam, ne söylemem gerektiğine bir türlü karar verememiş ve sanki bir kurtuluşmuş gibi “bana bir şarkı söylemeni” istemiştim. Kim bilir, böylece yalanlarını boşa çıkartacağımı ummuştum belki. Ya da olayların yalnızca bir komplodan ibaret olduğunu kanıtlamak istemiştim kendime. Oysa sen, sınavı başarıyla sonuçlandırdın. Ve yerleşiverdin içime; o dokunaklı sesinle. Yerleşiverdin… Artık iliklerimdeydin Kardelen. Evet, iliklerimdeydin.

Anlayabilmek nasıl imkânsızdı bir bilsen, nasıl… İşte tam iki ay, yirmi gün geçti aradan. Bense hâlâ, “Ne nedir?” diye sorup duruyorum kendime. Şu emektar daktilomun başında, tuşları kırarcasına yazmaya çabalarken, insan gerçeğine ulaşabilmenin, onu çözümleyebilmenin olanaksızlığını daha iyi anlıyorum şimdi.

Kolay değil! İnan ki hiç kolay değil! Anlatabilmek hele… Kâğıtlarla giriştiğim bu savaşı kazanabilmek…

Oysa çiçek olsam açıverirdim ellerinde. Ya da güneş olsam doğardım gözlerinde. O zaman anlatabilmek için seni ya da beni, böylesine beynimi parçalarcasına düşünmekten kurtulurdum belki. Belki kendiliğinden anlaşılır oluverirdi her şey.

Ahh, su olmak vardı su! Yumuşacık akmak teninden; okşayarak seni. Haydi yanıtla. Ne olur yanıtla bunu. Aradığımız neydi? Neydi? Böyle hiç tanımadan birbirimizi. Sevgi mi yoksa şefkat mi? Aşk mı, dostluk mu, arkadaşlık mı? Doyum mu? Neydi, neydi? “Macera” desem değil. “Düş” desem değil. Delice bir tutkuyla sarıldığımız ahizeden, kulaklarımıza ulaşan seslerdeki giz neydi? Neydi böylesine doyumsuz bir ihtiyaçla aradığımız?

Şu an beynimdeki binlerce harf yumağından anlaşılır cümleler oluşturma çabamın ne kadar boş olduğunu sen de anlıyorsun değil mi? Anlıyorsun değil mi, kendimize olan yabancılığımızı, uzaklığımızı?

Evet, artık hiç kuşkum yoktu. Şöyle ya da böyle, ama bir şarkıcıydın. Şurada ama burada, bir yerlerde sahneye çıkıyordun. Zengin olduğun ise tartışma götürmezdi. Beni Büyük Ankara Oteli’nin havuzundan arıyordun. Evden aradığında ise bir yandan videodaki filmi izliyor, bir yandan oda değiştirdikçe telefonları değiştiriyor, bir yandan da hizmetçinin hazırladığı yiyecekleri atıştırıyordun.

Bense adını hiç duymadığım için kendime içerliyor; her alanda üç aşağı beş yukarı kelâm edebilecek durumda olmama rağmen, arabesk müzik konusundaki cahilliğime kızıyordum. Yeri geldiğinde “Bir kültür karmaşası, bir kültür yozlaşması” diyerek hafife aldığım ve böylece geçiştirdiğim bu konudaki düşüncelerimin nasıl yüzeysel, nasıl yetersiz ve nasıl devrimci-entelektüel kaygılar taşıdığını anlamaya başlıyordum. Oysa zaman zaman İstanbul’da, Eminönü’ndeki Üsküdar vapurunu beklerken seyyar kasetçilerin hoparlörlerinden kulaklarıma vuran “Sev Yeter” lerin, kendime bile itiraf etmekten kaçınmış olsam da, içimi nasıl ısıttığını çok iyi hatırlıyordum. Ama şimdi o müziği dinlemek, araştırmak ve öğrenmek, böylece sana daha da yakınlaşmak için önüne geçilmez bir istek duyuyordum.

Duygularım öylesine karmaşıktı ki… Her sözüne coşkuyla sarılıyordum ama tanışıklığımızın altında bir komplo aramaktan da vazgeçemiyordum. İçeride ikamet etmiş olan bir siyasi olarak ben, senin bir MİT görevlisi olduğunu bile utanarak düşünüyordum. Ve zaten bu işe, babam vesilesiyle çocukluğumdan beri alışkındım. Daha küçük yaşlardan itibaren babamların evde yaptıkları toplantıların gözlemcisiydim. Verdikleri araç plakalarıyla apartman çevresindeki sokaklarda dolaşır, “MİT aracı var mı, yok mu?” diye dikkatlice bakardım.

Duygularımla birlikte ikirciklenen düşüncelerim, beynime büyük bir basınç uyguluyordu. Başım öylesine zonkluyordu ki şakaklarımdan ve alnımın orta yerinden, beynimdeki bir merkeze doğru saldırıya geçen ağrılar, sanki zafer sarhoşluğuyla kafatasımın içinde tepinip duruyorlardı. Seninle tanışıklığı, bu kafa ve yürek karışıklığını çözmekten başka çıkar yolum olmadığını çok iyi anlıyordum. Kendimi uçsuz bucaksız bir çölün ortasında kalmışçasına yapayalnız hissediyor, yürümek, yürümek ve böylece bir yerlerden vahaya ulaşmak dışında hiçbir şey düşünemiyordum.
Kimdin sen Kardelen, ne olur kimdin? Sana eziyet etmek isteyen dostunu başından defetmek için yeni ve güçlü bir dost avına çıkmış sıradan bir konsomatris mi? Yoksa böylesi tanışıklıklarla şarkı söylediği pavyona müşteri çekmeye çalışan ucuz bir şarkıcı mı, kimdin? Her ne olursa olsun sesindeki güzellik hiç yiteceğe benzemiyordu. Öylesine bir etki altındaydım ki, içimin karmaşıklığına rağmen, giderek sana daha çok bağlandığımı hissediyor, paniklememek için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum.

Seni sanki uzun yıllardır tanıyordum Kardelen. Ve uzun yıllardır seviyordum. Uzun yıllardır büyük bir sadakatle bekliyordum. Evet, bekliyordum. Ve sorular, sorular, sorular… Beynimin içinde binlerce soru işareti cevaplarını arıyordu. Giderek seni görmek, saçlarını okşamak, tenini koklamak ve dokunmak ihtiyacıyla doluyordum.
Ama hâlâ olası bir komplonun içine düşmüş olabileceğim kuşkusunun önünü alamıyordum. Bana ilgisi olan bir kız arkadaşımın aracılığıyla ve yalnızca dalga geçmek amacıyla bile aramış olabilirdin. Andolsun ki, verilebilecek bir randevuda düşebileceğim komik durumu da hesaba katmak zorundaydım.

Tüm bunları düşünürken, “Benimle tanışmak istediğini” söyledin. Kanım donmuştu. Olağanüstü heyecanıma rağmen, yanıtım “Hayır” oldu. Arzularıma nasıl karşı koymuştum bilmiyorum ama, “Seninle dışarıda buluşmamızın mümkün olamayacağını” söylediğimde içim öylesine ezilmiş, yüreğim öylesine paramparça olmuştu ki; seni görmek, seni tanımak için mutlaka bir yol yaratmalı, bir kapı açmalıydım.

“Dışarıda mümkün değil ama burada mümkün,” dedim biraz sıkılgan; “İstediğin zaman çalabilirsin kapımı.” “Belki,” dedin kırık bir ses tonuyla, “Bakarsın bir gün… Bir gün çalarım kapını belki.”

Vedalaşma zamanı yaklaşıyordu. Bunu ikimiz de iliklerimize kadar hissediyorduk. Hüzün yanı başımızda dolanıyordu. Kâh içimize giriyor, kâh sesimize karışıyordu. Söylenecek her sözcük son sözlerimiz olabilirdi. Belki de bu nedenle telefon tellerine çöken sessizliği bozmamak için ağızlarımızı kilitlemiş, öylece bekliyorduk. Öylesine tedirgindik ki, apansız bir şeyler oluverecekmiş gibi, bu sonucu değiştirip bizi bir araya getiriverecekmiş gibi tuhaf bir beklentinin içindeydik. Sanki bir mucize bekler olmuştuk.

Ve oldu… Ağzından panikle koşuşturan o iki sözcük her şeyi bir anda öylesine değiştiriverdi ki, gerçek bir mucize bile bunu başaramazdı. Nasıl olabilirdi, böyle bir şey nasıl gerçek olabilirdi?
“Seni seviyorum,” deyiverdin apansız. Ve büyük bir gaf yapmışçasına utandın, yeniden suskunlaştın. Bense şok geçiriyordum sanki. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Nasıl bir insandın? Her an daha çok şımartıyordun beni.

Öylesine şaşırmıştım ki, allak bullak olan beynimde olayların muhasebesini yapabilmek için gerekli yetiyi tümüyle yitirmiştim. Nasıl olabilirdi, böyle bir şey nasıl gerçek olabilirdi? Bir yalancıydım belki. Belki bir sahtekârdım. Ya da bir vefasız. Nasıl olabilirdi, nasıl?

Oysa benim duygularım da çok mu farklıydı sanki seninkilerden? Kendi içimde itiraf etmeye korkuyordum belki ama ben de evet ben de seviyordum seni. Hem de ölesiye Kardelen, hem de ölesiye. İkimiz de sevgiye mi susamıştık neydik? İkimiz de açtık, muhtaçtık. Başkaca izahı var mıydı bütün bunların? Var mıydı, söyle?

Belki de sevdiğimizi zannettik. Belki de “sen” ya da “ben” hiç önemli değildik. Belki de birbirimizin yerinde başkaları da olsa aynı duyguları yaşayabilirdik. Belki içimizdeki o tahttı önemli olan. Belki kim olursa olsun, benzer yaşanmışlıklarla onu oturtacaktık o tahta. Belki önemli olan sadece sevgiydi, nezaketti. Duyguydu, dürüstlüktü, zarafetti, incelikti, içtenlikti. Yalnızlıktı belki, yapayalnızlık…

Ve vedalaşarak kapattık telefonu. Koca bir dünyaya açmışken yüreklerimizi, içimiz ezile ezile, kanımız çekile çekile kapattık. Bir daha seninle görüşebilecek miydim? Bir daha sesini duyabilecek miydim? Yeniden umut denizinde yüzebilecek miydim? Hiçbir şey bilmiyordum. Açılan bir telefonla dünyaya açılan yüreğim, kapanan bir telefonla yeniden kapanmış, yeniden kabuğuna çekilmiş, yeniden sızlamaya başlamıştı.

Oysa o birkaç saat boyunca nasıl da sarmalamıştık hayatı? Kimi yunus olup denizlere açılmıştık, kimi kuş olup bulutlarda uçmuştuk. Çocuk olmuştuk, çiçek olmuştuk, toprak olmuştuk… Ve tanrı olup yargılamış, kul olup yargılanmıştık. Nelerden, nelerden söz etmemiştik ki? Aşklar, dostluklar, arkadaşlıklar, evlilikler, sadakatler, ihanetler, doğumlar, ölümler, tanrılar, dinler, tabular, yasaklar…

Oruçlu olmanı nasıl garipsemiştim bilsen. “Allah’tan başka hiçbir dayanağının olmadığını” söylediğinde nasıl şaşırmıştım. Oysa ben, o dünyanın insanları “inançsız olur” diye düşünmüştüm hep. “Onların tanrıları paradır, mülktür” diye düşünmüştüm. Sense yalvarmıştın bana, “Ne olur inançlarımı sarsma benim, inançlarımı da yitirirsem bir hiç olarak kalırım bu dünyada.”

Ve ilkokul çağlarından beri kendimi bir ateist olarak eğiten ben, yine hayatımda ilk defa böylesine içten, böylesine dürüst ve masum bir inanç karşısında ne diyeceğimi bilememiş, susmanın en doğru iş olacağını düşünerek, saygıyla inançlarını selamlamıştım. 

Sen artık içtenliğin, dürüstlüğün ve sıcaklığın adıydın Kardelen. Evet, öyleydin.

Devam edecek…

Kudret Köksal

Daha önceki yazılarımı okudunuz mu?

KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE POLİTİKA

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    gayet güzel akıyor, sonunu merak ediyorum…

    1. Kudret Köksal dedi ki:

      Teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir