KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE POLİTİKA
- Yazar: Kudret Köksal
- 31 Temmuz 2026
- 19 kez okundu
KADINA YÖNELİK ŞİDDET ve POLİTİKA
“Kadın cinayetleri politiktir” sloganı, yalnızca bir eylem pankartı ya da retorik bir çığlık değildir. Bu cümle, toplumsal cinsiyet rejiminin, devlet aygıtının, yargı pratiklerinin ve mülkiyet ilişkilerinin kesişim noktasında duran, derinlemesine politik bir gerçekliğin özetidir. Kadınların yalnızca “kadın oldukları için” ya da ataerkil tahakküm mekanizmalarına direnç gösterdikleri için katledilmeleri; münferit “cinnet”, “kıskançlık” veya “psikolojik rahatsızlık” hikâyeleriyle açıklanamaz. Şiddet, münferit bir sapma değil; ataerkil düzenin sürdürülebilirliğini sağlayan işlevsel bir araçtır.
Üretim araçlarının özel mülkiyete konu olmadığı, üretimin ortaklaşa yapıldığı ve paylaşıldığı avcı-toplayıcı ve erken tarım topluluklarında kadınlar, bitki toplama faaliyetleri ve erken tarımsal üretimdeki merkezi rollerinden ötürü toplumsal hayatın odak noktasındaydı. Bu dönem, kadının kanadığı halde ölmeyen, doğuran ve emziren olduğu için kutsandığı dönemler olarak öne çıkar. Doğurganlık ve bereket en büyük güç kabul edildiği için dinî ve kültürel figürler genellikle dişil karakterli, tanrılar ise kadındı. Soyun ve mirasın babaya değil, anneye göre takip edildiği anasoylu bir sistem hâkimdi.
MÖ 10.000 ile MÖ 4.000 arasını kapsayan anaerkil ve anasoylu düzen yatay ve yaşam merkezliydi; komünal yaşam geçerliydi. Anne özgür, kutsal ve denetimsizdi; şiddet bir yaptırım aracı değildi ve toplumsal hayattan dışlanmıştı.
Bu durum, avcı-toplayıcı hayattan yerleşik tarım toplumuna (erkek topluma) geçiş sürecinde değişti. Neolitik Çağ’ın sonları ile Kalkolitik ve Tunç çağlarına geçişle birlikte anaerkil düzen yerini ataerkil düzene bıraktı. Bu değişimde temel etkenler şunlardı:
Sabanın ve hayvan gücünün tarımda kullanılmaya başlanmasıyla kas gücüne duyulan ihtiyacın artması; ürün fazlasının ortaya çıkması ve bunun depolanma ve korunma ihtiyacı; özel mülkiyet kavramıyla birlikte mirasın erkek çocuklara aktarılmasında babalık bağının önem kazanması; maden cevherinin topraktan veya kayalardan çıkarılmasının ve işlenmesinin gelişmesiyle erkek odaklı askerî ve siyasi organizasyonların, savaş kültürünün güç kazanması.
Ataerkil düzen hiyerarşik, dikey ve tahakküm merkezliydi. Birikimler özel mülkiyetteydi, soy babadan devam ediyordu ve sistemin ana koruyucu aracı şiddetti. Erkeğin toplumsal egemenliği ele geçirmesiyle kadın toplumsal hayattan dışlanmış, sınıflar oluşmuş ve devletleşme süreci başlamıştı. Bu dönemde zor yoluyla başta kadınlar olmak üzere bütün toplum denetim altına alınmıştı.
Tarihsel süreçte bu denetim; kutsal metinlerle, hukuki metinlerle ve geleneklerle kurumsallaştırılmıştır. MÖ 18. yüzyıldan kalan Hammurabi Kanunları‘nda kadın, bağımsız bir birey değil; babasının ya da kocasının malı olarak tanımlanmıştı. Bir erkek başka bir erkeğin kızına zarar verirse, ceza olarak zararı veren erkeğin kızına şiddet uygulanır veya o kız öldürülürdü.
MÖ 15. yüzyıl Asur tabletleri, kadına uygulanan şiddetin kanunla korunduğunu gösteriyor. Koca; karısını dövme, kulağını kesme veya işkence etme hakkına sahipti. Ayrıca hür ve saygın (evli, dul veya soylu) kadınlar ile köleler ve fahişeler arasında ayrım yapmak için örtünme zorunluluğu getirilmişti. Sosyal statüsü düşük olan köle kadınların ve fahişelerin örtünmesi kesinlikle yasaktı; peçesiz gezmek zorunda olan bir köle kadın her an erkek şiddetine maruz kalabilirdi.
Sonraları demokrasinin doğduğu yer olarak övülen Atina’da kadınların hiçbir siyasi hakkı yoktu; hukuken vesayet altındaki çocuk veya nesne statüsündeydiler ve eve kapatılmışlardı. “Aile babası” kavramı, erkeğe evdeki kadınlar ve köleler üzerinde yaşam ve ölüm kararı verme hakkı tanıyordu. Koca, karısını öldürse bile bu bir suç değil, aile içi disiplin hakkı olarak kabul ediliyordu.
Ataerkil düzenin kökleşme sürecinde, kadının bedeninin ve cinselliğinin denetim altına alınması yalnızca yetişkin kadınlarla sınırlı kalmamış; kız çocuklarına yönelik sistematik ayrımcılığı ve ölümcül cezalandırma yöntemlerini de beraberinde getirmiştir. Mülkiyetin ve soyun erkek çocuk üzerinden aktarılması zorunluluğu, kız çocuklarını ekonomik bir yük veya mirası bölen nesneler haline getirmiştir.
Antik dönemdeki bazı Yunan şehir devletlerinde veya İslamiyet öncesi Cahiliye döneminin kimi kabilelerinde görülen kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, kız çocuklarının yaşama haklarının baştan gasp edilmesinin ilk basamağını oluşturmuştur.
Dinî ve feodal hukuk sistemlerinin kadının cinselliğini denetlemek için yarattığı en vahşi cezalandırma biçimlerinden biri recm (taşlayarak öldürme) cezasıdır. Ataerkil düzen; zina veya namus kisvesi altında, kadının kendi bedeni ve arzusu üzerinde söz sahibi olmasını ölümle cezalandırmıştır. Recm, yalnızca bireysel bir ceza değil; tüm kadınlara gözdağı veren, devlet ve din eliyle meşrulaştırılmış kolektif bir kadın katliamı ve işkence politikasıdır.
Orta Çağ Avrupa’sındaki cadı avları da erken kapitalizmin ihtiyaç duyduğu disipline edilmiş kadın bedenini yaratmak ve komünal yaşamı tasfiye etmek için devlet ve kilise eliyle yürütülen kitlesel bir şiddet politikasıydı. Kadının şifacılığı ve bağımsızlığı “şeytani” ilan edilerek yok edilmiştir.
Kadın bedeninin ve emeğinin denetim altına alınması, özel mülkiyetin doğuşu ve anaerkil yapıların çözülüşü kadın cinsinin tarihsel yenilgisiyle sonuçlandı. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, bu tarihsel birikimin modern ve neo-liberal araçlarla harmanlanmış hâlidir. Günümüzde kadın cinayetlerindeki artış ve şiddetin biçim değiştirmesi iki temel dinamiğin kesişiminde gerçekleşmektedir:
Kadınlar artık ev içi karşılıksız emek, koşulsuz itaat ve şiddete katlanma gibi geleneksel rolleri kabul etmiyor. Boşanmak, çalışmak, kendi hayatı hakkında karar almak ya da “hayır” demek, ataerkil plânları bozan politik eylemlerdir. Bu durum, geleneksel erkeklik rolünün sarsılmasına ve erkeğin şiddeti nihai bir denetim aracı olarak devreye sokmasına neden olmaktadır.
Sosyal devletin tasfiye edildiği koşullarda egemenler, kamusal alanın yükünü ailenin ve en çok kadının sırtına yüklemektedir. “Aile bütünlüğü” kavramının kadın yaşamının önüne geçirilmesi, kadını şiddet gördüğü evlerin içine hapsetmeyi politik bir tercih hâline getirmiştir.
Kolluk kuvvetlerinin şikâyetçi olan kadını “Kocandır, barışın” diyerek eve geri göndermesi, yargının indirimlerle failleri ödüllendirmesi ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası koruma sözleşmelerinden bir gecede çıkılması teknik birer uygulama değil, erkek iktidarın tercihleridir.
Bugün erkek egemen toplumsal yapılarda namus, kadının giyimi, sosyal hayatı ve kiminle iletişim kurduğu gibi unsurlarla özdeşleştirilir. Şiddet uygulayan failler genellikle “Tahrik oldum” veya “Namusumu temizledim” gibi savunmaların arkasına sığınırlar. Ancak bu durum, şiddetin kökenindeki tahakküm kurma arzusunu ve yapısal eşitsizliği örtbas etmek için kullanılan stratejik birer bahanedir. Şiddet asla anlık bir refleks değil, yapısal eşitsizliğin bir sonucudur.
Şiddetin politikasını en net gördüğümüz yer yargı mekanizmasıdır. Takım elbise indirimleri, “Beni tahrik etti, kuyruk salladı” savunmalarının meşru kılınması, devletin şiddet aygıtıyla failler arasındaki gizli ittifaktır. Şiddet gösteren erkek, arkasındaki bu kurumsal zırhı ve hukuki teşvikleri bilir. Bu nedenle her kadın cinayeti, bir sonraki cinayetin zeminini döşeyen politik zincirin halkasıdır
Kadın cinayetlerini yalnızca suç istatistiklerine veya bireysel trajedilere indirgemek, ataerkil düzenin suç ortaklığına soyunmaktır. Katil sadece tetiği çeken değil; o tetiği çekilebilir kılan yasalar, uygulanmayan tedbirler, kadınları güvencesizleştiren ekonomik politikalar ve “Kutsal aile” (!?) söylemleridir.
Bu yüzden “Kadın Cinayetleri Politiktir” demek; yaşam hakkının, eşitliğin ve özgürlüğün ancak yapısal, politik bir dönüşümle ve erkek egemen sistemin tüm kurumlarıyla lağvedilmesiyle mümkün olacağını haykırmaktır.
Tarih boyunca kadına yönelik şiddet, bireysel bir öfke patlaması değil; mülkiyet, iktidar ve cinsiyet rolleri arasındaki güç ilişkilerinin sürdürülmesini sağlayan politik bir denetim aracı olmuştur. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde şiddetsiz ve eşitlikçi ana odaklı yapılar varlığını korumuştur.
Şiddet; özel mülkiyetin, sınıflaşmanın, devletleşmenin ve erkek egemenliğinin inşa edildiği son 5.000 – 6.000 yıllık dilimde kurulmuş politik bir araçtır. Günümüzde bu şiddetle mücadele etmek, aynı zamanda bu tarihsel ve yapısal tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırma mücadelesidir.
Sevgiyle…
31/Temmuz/ 2026
(Ve maalesef bu yazının yazıldığı gün bile 5 kadın erkek yakınları tarafından katledilmiştir.)
Kudret Köksal
Yeni yazılarımı bekleyiniz…

hocam harika bir bilgilendirme…
#kadıncinayetleripolitiktir
#kadınhakları
Çok teşekkürler sevgili Yıldız.