LUCID
- Yazar: Seda Öztürk
- 8 Eylül 2026
- 16 kez okundu
LUCID
Lucid rüya nedir, bilir misiniz? Ben de bilmiyordum. Bir süre önce rüya âleminin derinliklerini öğrenmenin peşine düştüm.
Lucid, rüya gördüğünün farkında olma hâline verilen isimmiş. Üstelik bu yalnızca farkında olmak değil; rüyanın içinde istediğin yere gidebilmek, istediğin kişiyle buluşabilmek, hatta gördüklerini bir ölçüde yönetebilmek demekmiş.
Bunu öğrendiğimde ilk düşündüğüm şey babamdı. Onunla konuşmam gerekiyordu. Öte âlemde onunla buluşup, iyi olduğuna emin olacaktım.
Araştırmalarım beni bir rüya uzmanına götürdü. Dört haftalık bir programa dâhil oldum.
Ve çılgınlık başladı.
Uzmanın anlattıkları ilk başta bana masal gibi gelmişti.
“Biz aslında bu dünyada fiziksel bedenimizle yaşıyoruz,” demişti. “Gördüklerimizi, duyduklarımızı, dokunduklarımızı yorumlayarak gerçeği algılıyoruz. Ama bir de ışık bedenimizin gezdiği başka bir yer var. Hepimiz uyuduğumuzda fiziksel varlığımızdan ayrılıp, hatırladığımız ya da hatırlamadığımız başka bir âleme gidiyoruz.”
Size de olur mu? Uykuda bir anda düşüyormuş gibi hissedersiniz. Tam yere çakılacakken uyanırsınız. Bana çok olur. Meğer bu, bedenimizin bizi geri çağırma yoluymuş.
Program boyunca bizi hipnotize edip rüya âlemine götürdüler. Oraya geçebilmek için türlü ritüeller uyguladık. Bunlar işin hikâye kısmı; esas mesele, sonrasında olanlar…
Rüyaya daldığım ilk gecelerde, yuvarlak bir pencereden uzanan bir eli tutup başka bir boyuta geçtiğimi gördüm. Her şey o kadar gerçekti ki… Bazı geceler apar topar geri döndüm. Çok korktum. Orada yalnızca iyiler yoktu. Sana musallat olmak isteyen, korkundan güç alan türlü varlık vardı. Onlardan korunmanın ise tek bir yolu vardı:
Bedenine dönerken o yuvarlak pencereyi mutlaka kapatmak.
“Aralık bırakmayın,” demişti uzman “Ne olursa olsun.”
Cesaretle devam ediyordum her şeyin mümkün olduğu yere babamı bulmak için gidiyordum.
Bir gece kendimi çocukluğumun geçtiği evin önünde buldum. Evimizin kapısı aralıktı. Yavaşça içeri girdim. Annem mutfaktaydı. Babam salonda, her zamanki koltuğunda gazete okuyordu. Onu gördüğüm anda gözyaşlarıma boğuldum. Koştum, sarıldım sıkı sıkı.
“Neredesin bunca zamandır?” dedim. “Seni o kadar özledim ki… Beni hiç özlemedin mi?”
Dudaklarımız kıpırdamıyordu. Babam gözlerimin içine baktı.
“Seni özlemem için seni görmüyor olmam lazım,” dedi. Bir an sustu. “Ben seni hep görüyorum.”
Gözlerimi açtım. Yanaklarım ıslaktı. Bedenim titriyordu. Rüya uzmanı uzun süre sakinleşmem için yardım etti. Harika bir deneyimin içinden çıkmıştım. Hissettiklerim gerçekti.
Sarılışımız…
Sesi…
Gözleri…
O anın heyecanıyla tek bir hata yapmıştım. Pencereyi kapatmayı unutmuştum.
O günün geri kalanını yarı ağlak, yarı mutlu geçirdim.
Akşam televizyonun karşısında uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda televizyon hâlâ açıktı.
Aynı program dönüp duruyordu. Boynum tutulmuştu. Başımı eğip ensemi ovalamak istedim.
Tam o sırada bir ürperti yayıldı içime. İki ayak gördüm. Hemen önümde biri duruyordu.
Kafamı kaldırmaya korktum.
Nefesim hızlandı.
Biliyordum.
Bu bir rüyaydı.
Lucid’in içindeydim.
Bir el uzandı.
Yüzüme doğru.
Çenemin altından tutup başımı yavaşça kaldırdı.
Direnmeye çalıştım.
Olmadı.
Bana ne isterse yapabilecek kadar güçlüydü.
Karşımda beyaz bir siluet duruyordu.
Yüzü yoktu.
Beni ayağa kaldırdı.
Ama ayaklarım yere değmedi.
İkimiz de havada asılıydık.
Beni evimin kapısına doğru sürüklemeye başladı. Bağırmak istedim.
Sesim çıkmadı.
İçimden aynı cümleyi tekrar edip durdum:
“Bu bir rüya… Bu bir rüya…”
Koridordan süzülüyorduk.
Duvarlar yanımızdan geçiyor, evim sanki uzadıkça uzuyordu.
Kapıya yaklaştık.
“Hayır!”
Bu kez sesim çıktı.
“Hayır!”
Kapının önüne geldiğimizde çığlık attım.
“Hayır!”
Tam o anda yanımdan bir ses yükseldi. Bana sesleniyordu. Kocam kollarımdan tutup beni sarsıyordu. Gözlerimi açtım. Nefes nefeseydim. Sabaha kadar ikimiz de uyumadık. O gecenin etkisinden kurtulamıyordum.
Ertesi akşam karanlık odada tavana bakarak uykuya direnmeye çalıştım. Bir süre sonra ensemde aynı ürpertiyi hissettim. Odaya bakamadım.
Bakarsam onu göreceğimi biliyordum, orada olduğunu hissediyordum.
Sonunda dayanamadım, doğruldum. Bu kez de yüzü yoktu ama gözleri vardı.
Sapsarı iki ışık huzmesi. Beni izliyordu. Elini uzattı. Yine Lucid’in içindeydim.
Uzmanın sözlerini hatırladım:
“İzin vermezsen sana hiçbir şey yapamaz.”
Hayır demek istedim. Diyemedim. Kocam uyanmıştı, sesini duyuyordum.
Beni kendime getirmeye çalışıyordu. Onu göremiyordum.
Sanki aramızda görünmez bir duvar vardı. Beni sarsmaya başladı. Bir anda uyandım.
Bu durum gecelerce devam etti. Her seferinde başka bir yerde beliriyordu. Bazen yatağımın ucunda.
Bazen koridorun sonunda. Bazen de yalnızca nefesini duyuyordum. Ama hep aynı ürpertiyle geliyordu.
Gündüzleri evde tütsüler yaktım. Her yeri sirkeyle temizledim. Uzmanın söylediği ne varsa yaptım. Onu defetmek için türlü ritüeller uyguladım.
Sonra bir gece gelmedi. Ertesi gece de. Sonraki gece de. Silueti görmeyeli üç ay olmuştu. Yine de her gece aynı korkuyla uyuyordum.
Bir gece dayanamadım. Babamın fotoğrafını elime aldım. Uzun uzun baktım.
“Beni görüyorsan bir işaret ver, korkmalı mıyım? Beni koruyabilir misin?” dedim.
Fotoğrafı komodinin üzerine bıraktım ve uyudum. Sabah uyandığımda fotoğraf yerdeydi.
Eğilip aldım. Babama baktım. Fotoğrafta yalnız değildi.
Arkasında, omzunun hemen üzerinde beyaz bir siluet duruyordu. Babam benim için kendini feda etmişti…
Seda Öztürk
Dörtİz
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

çok fena … okurken gerildim… birkaç gün gözümün önüne gelecek…
Kaleminize sağlık