FENER
- Yazar: Seda Öztürk
- 2 Ağustos 2026
- 7 kez okundu
FENER
Ayaklarım çok acıyor. Sahip olduğum tek ayakkabıyı çaldırmasaydım iyiydi. Çıplak ayakla dolaşmamak için yaşlı adamdaki o eski terlikleri almam lazım.
Çakal, çok para istedi; yoksa çalışır mıydım bu tuhaf müzayede evinde? Yerleri paspaslayıp, tozları alıyorum. Tek cümle olabilir Bu işte iki ay dayanıp sonrasında dilenmeye devam.
Burası bana, annem hayattayken yaşadığımız eski evi hatırlatıyor. Koruluğun ortasında, sıvaları dökük, o güzel evi Gözlerimi kapatıp küflü kokuyu içime çektiğim anda kendimi eski bir anının içinde buldum.
“Annem yatakta, çok öksürüyor, mendilindeki kanı görmemem için uğraşıyordu. Zayıflamıştı.”
Hastalığını, küflü bu evin ve bir de kardeşimin üzüntüsünün nüksettirdiğini (teknik olmayan başka bir kelime daha iyi olur) de biliyordum.(yargı olmasa duygu ile anlatılsa”) Onu çok özlüyor, özler, kayboluşunu bir türlü kabul edemiyordu, etmezdi edemezdi.
Geceleri sessizce ağlar, adını sayıklardı. Geri gelmesi için tanrıya dua ederdi. O kaybolduğunda, henüz yedi yaşındaydı. Korulukta oynamaya gitmiş ve dönmemişti. Annem öldüğü güne kadar onu beklemekten hiç vazgeçmedi. Bense küçük kardeşimin adını bile hatırlamıyorum artık.
Çalıştığım bu binanın da sürekli sıvaları dökülüyor sürekli, temizlemek zorunda kalıyorum. Müzayedeci kadına bu sıvaları kazıtıp, neden boya yaptırmadığını sordum. Binaların enerjilerinin korumasına saygı duymak gerekirmiş. Dökülen sıvalar, bırakmak istediği, taşımak zorunda olmadığı yüklermiş. Boş boş bakınca… “
Evleri insanlar gibi düşün evleri, geçmişin yüklerini omuzlarında taşırlar. Anılar, ait oldukları zamanda kalmalıdır.
Onları bırakamadığımız için hastalanırız. Sıvalarını döktüğü sürece, bu ev hastalanmıyor.” dedi. Sonra da “sen sıvalarını ne zaman dökeceksin?” diye sordu ve dönüp gitti. Ucubenin teki, söylediklerinden tek bir kelime bile anlamadım.
Bugün önemli bir gün, müzayede var. Asla girmemem gereken, içinden tuhaf sesler ve ışıklar gelen odadaki objeler satılacakmış. Bu işin içinde büyü var, kesin. Bu yüzden o odadan çok korkuyorum.
Müzayedeci kadın, seremoni, bitene kadar kalmamı ve sonra her yeri temizlememi istedi. Bu ona iki yevmiyeye patlar ama umursamadı. Kıyak iş aslında, her gün iki vardiya çalışsam, bir aya biter buradaki işim.
Kapıları açıldı. Gelenler, müzayedeci kadından bile daha tuhaf tipler. (di) Matemdeymiş gibi simsiyah giyinmiş hepsi. En öne uçarak yerleşen yarasayı görünce afalladım.
Hiç bu kadar büyüğünü görmemiştim. Şu adama ne demeli (burada geçmiş zamanda bir olayı anlatmıyor da o anda konuşma yapıyor gibi) başındaki sarık neredeyse tavana kadar. (dı) Gidip bir de en öne oturdu. Salon ağzına kadar doldu.
Müzayedeci kadın, açılış tokmağını indirdi. İçerideki uğultudan hiçbir şey duyamıyordum. Kimseye fark ettirmeden, öne doğru ilerledim. Bir anda salon sessizleşti. Sıradaki obje, mavi beyaz bir denizci feneriydi.
“Pusulasız Gemi Feneri: Onun ışığı yol göstermez. Sadece neyi kaybettiğinizi inkâr edememenizi sağlar.” dedi. Bunu söylemesi ile müzayedecinin elindeki fener, ışığını bana doğrultmuştu. Tüm gözler üzerimdeydi, ne yapacağımı bilemedim, yavaşça arkaya doğru kaçtıkça, fenerin ışığı da benimle ilerliyordu.
Kadın tokmağı indirdi. “Satıldı. Çocuk buraya gel ve feneri al.” dediğini duydum. Fenerin ışığı o kadar yoğundu ki gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum. Elimi gözüme siper etsem de nafileydi. “Özür dilerim herkesten, burada olmamam gerekiyordu.
Bir karışıklık oldu. Hemen gidiyorum” diyebildim. Fener ışığını sanki daha da güçlendirmişti. Artık gözlerim acımaya başlamıştı. Müzayedeci kadın tekrar etti, “Buraya gel ve feneri al.”
“Çok özür dilerim buna gücüm yetmez, benim hiç param yok.”
“Fenerin bedelini para ile ödeyemezsin.”
“Nasıl yani?”
“Fener seni seçti. Bedelini ödeme zamanı geldiğinde, sana ödetecektir.” dedi.
Kürsüye korkan adımlarla ilerledim.
“Ciddi misiniz? Bu fener benim mi artık?”
“Fener kimseye ait değildir. Onu al ve evine götür. Dikkatli ol, ışığı sadece kaybolan şeyleri aydınlatır.”
Müzayedeci kadın feneri bana uzattı. Elime alır almaz ışığı kapandı. Yürüyerek salondan çıktım. Ellerim titriyor, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Feneri, çantama koyup salona geri döndüm.
Seremoni bitip, salon tamamen boşaldığında, bina yine bütün sıvalarını bırakmıştı. Yerleri temizlerken, kafam dağıldı; gece yarısına kadar çalıştım. Artık eve gitme zamanıydı.
Yorgunluktan feneri falan unutmuştum. Onu masanın üzerine koyup, yatağa attım kendimi. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uykumun içinde, odanın aydınlandığını fark ettim. Gözlerimi araladığımda, fenerin ışığını açtığını gördüm.
Kapamaya çalıştım ama nereye tutsam aynı noktayı aydınlatıyordu, annemin ölmeden önce benim için diktiği çantamı.
Kucağımdaki fenerle, çantaya arkamı döndüğümde bile, yuvarlak çizip, üzerimden geçerek ışığını istediği noktaya ulaştırıyordu. Onu kapatamıyordum.
Üstünü örtemiyordum. Bir yolunu bulup çantaya ulaşıyordu. Çantamın yanına çöktüm. Işık küçüldü, iğne kadar kaldı. Bir noktaya (I) işaret ediyordu. Daha önce hiç görmediğim gizli bir cep buldum. Cebin içinde de bir şey vardı. Kumaşı yırttım, içinden bir not düştü.
Notu elime aldım. Belli ki annem iliştirmişti bu notu, kim bilir ne kadardır oradaydı. Fener sönmüştü.
Katlı kâğıda baktım, ellerim titriyordu. Ondan bir parçaya dokunmayalı yıllar olmuştu. İnci gibi yazısı vardı, gözlerimden yaşlar süzüldü. Fener ışığını, kâğıda doğru yöneltti.
Canım oğlum;
Bu mektubu sana yazmaya karar vermek, benim için çok zordu. Biliyorum ki sen bunu okuduğunda, ben hayatta olmayacağım. Umarım iyi bir hayatın vardır. Bunu hak ediyorsun.
Okulunun en başarılı öğrencisi sendin. O lanetli günden sonra bırakmasaydın okulu, iyi bir iş adamı olabilirdin. Kardeşinden sonra ne sen ne de ben kendimizi toplayamadık.
Onun kayboluşu ikimizi de alt üst etti. Kendini suçladığını biliyorum. Bunu yapma, kader yazısı değiştirilemez (yazgı değiştirilemez). Onun gitmesi gerekiyordu, gitti. Sen kendi yolunu çizmelisin. Seni çok seviyorum, gökyüzünden sana tüm yıldızlarımı gönderiyorum.
Annen
Tüm gece defalarca okuyup, ağlamaktan yorgun düşmüştüm. Beni gittiği cennetten bile kolluyordu. Tuhaf olan, o güne ait hiçbir şey hatırlamıyordum, kendimi suçladığımı neden düşündü acaba?
Gün doğmak üzere ve işe gitmeliydim. Fener gene ışığını yakmış, kapıyı gösteriyordu. Onu çantama attığım gibi yola koyuldum, müzayedeci kadına geri götürecektim. Büyülüydü bu fener ve ben onu istemiyordum.
Çantanın içinden bile güneş gibi etrafı aydınlatıyordu. Küçücük aletin, yaydığı ışık sanki ağırlaşıyordu. Eski bir kitapçının önünde kaldırıma oturdum.
Ayaklarım yara içindeydi. Sokak mazgalına akan yağmur suyu ile yıkadım onları. Fener çantamdan, kitapçının vitrinini aydınlatıyordu. Işığı gören, kitapçı dükkânından dışarı çıktı. Ve bağırmaya başladı.
“Kapa şunu”
“Kapatamıyorum.”
“Işıktan gözüm kamaştı, kapa şunu” diye bağırınca, çantadan feneri çıkarıp ona fırlattım. “Al, becerebiliyorsan kendin kapa”
Adam da beceremedi. Vitrinde duran bir kitabı gösteriyordu ışık. Kitabı almamı istediğini, anlamıştım. Kafamla işaret ederek “Ne kadar?” diye sordum.
“Bunu mu istiyorsun? ‘Gizli Kalan Şeyler’ i. O kimsenin istemediği bir kitap. Alabilirsin bence, ödeme yapmana gerek yok.”
Vitrinde durmaktan, kapağının rengi solmuş kitabı bana uzattı, ışık da sönmüştü. Fener, kitap ve ben müzayede evine doğru yola koyulduk.
Bütün gün aralıksız çalışmıştım. Eve döner dönmez kendimi yatağa attım. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama fener yine beni uyandırmıştı. Onunla savaşacak halim yoktu.
Çantamdan, kitapla birlikte çıkardım onu. Tam o anda, evin kapısı sert bir rüzgarla açıldı. Kitap sayfaları açılmaya başladı. Koşarak kapıyı kapadım. Fener de açılmış kitabın bir sayfasını aydınlatıyordu.
“Bu ışık, kaybolanı değil… geride bırakılanı bulur. Feneri izlersen, seni ona götürür.
Ama her buluşma, bir eksilme ister.”
Okumamla kitap kapanmış ve fener de sönmüştü.
Bu bilgi ile ne yapacağımı bilemeden uzun süre yerde oturdum. Artık gün ağarmak üzereydi. İşe gitmem gerekiyordu. Kitabı ve feneri evde bırakıp çıktım. Onları yanımda taşımak istemiyordum.
Tüm gün olanları düşünerek çalıştım. Geride bıraktıklarımı düşündüm sürekli. Babam, kardeşim doğduktan kısa bir süre sonra bizi terk etmişti. Henüz on yaşındaydım.
Annem, onun gidişine hiç üzülmemişti. Zaten evi geçindiren annemdi. Maddi bir zorluk çekmiyorduk. Ben gündüzleri okula gidiyordum, o da akşamları bulaşıkçılık yaptığı restorana.
O gittiğinde küçük kardeşime ben bakıyordum. Unuttum dediğim bütün anılar canlanmıştı. Kardeşimin, melek gibi bir yüzü vardı. Gülüşü insanın içini ısıtırdı. Onunla yakalamaca oynadığımız an(anımız, an) gözümde canlandı, kalbimde bir acı hissettim. Bir yandan da yerdeki sıvaları süpürmeye devam ettim.
İşimi bitirip evin yolunu tutmuştum. Bu akşam beni nelerin beklediğini bilmiyordum.
Evin kapısını açtığımda, içerisi gündüz gibi aydınlıktı. Kitap yerde açık halde duruyordu. Aynı yazı açıktı.
“Bu ışık, kaybolanı değil… geride bırakılanı bulur. Feneri izlersen, seni ona götürür.
Ama her buluşma, bir eksilme ister.” Sesli okumamla fener kapıya döndü.
Feneri ve kitabı da alıp, beni götürecekleri yere doğru ilerledim.
Karanlık bastırmıştı artık. Sokaklarda gideceğim yönü aydınlatan fener, eski evimin olduğu koruluğa doğru götürüyordu. Oraya annem öldüğünden beri gitmemiştim. Yürüdükçe ayaklarım ağırlaşıyor, kalbimin çarpıntısı kulaklarımda atıyordu.
Evin önüne gelince durdum. Işık koruluğun içine dalmamı istiyordu. Bense durup annem ve kardeşimle geçirdiğimiz anıların canlanmasını izlemek istiyordum. Evin dış cephesinden, kocaman bir sıvanın yere düşmesi ile irkildim. Işığı izlemeye devam ettim.
Korunun içinde, geçmişin gölgeleri arasında ilerledik. Kardeşimle oynadığımız saklambaç canlandı gözümde. Bir ses duyduğumu sandım, ürperdim. Biri adımı bağırıyordu sanki.
Fener ağaçların arasına gizlenmiş, bir yarığın başına götürdü beni. Oraya inmemi istiyordu. Burası çok dik ve dardı. Önce çantamı aşağı attım. Fener ve kitap çantamdan etrafa saçıldı. Sonra da kendimi o yarıktan aşağı bıraktım. Düşerken, bacağım çok acımıştı. Bir süre kıvrandım.
Yarığın içi, küçük bir mağara gibiydi. Fener her yeri aydınlatıyordu. Bu daracık yerde, doğrulmaya çalışırken elim sert bir şeye değdi. Dönüp baktığımda bunun bir kafatası olduğunu gördüm.
Korkudan bağırmaya, çığlıklar atmaya başladım. Gecenin bu karanlığında, kimsenin beni duyması mümkün değildi.
Yardım istemek anlamsızdı, sakinleşene kadar yukarı çıkmak için debelendim. Bir yandan burayı tanıyordum sanki unuttuğum bir yerden tanıyordum. Fenerin ışığı hala çok güçlüydü, onu ve kitabı yanıma aldım. Sayfalar rüzgarla hareket etti ve ışık bir paragrafa yöneldi.
“Zamanda bıraktığını sandığın şey, hâlâ burada. Gözlerini kapa… ve susanların konuşmasına izin ver.”
Fener dönmeye başlamıştı, o kadar güçlüydü ki, gözlerimi kapadım. Bir anda kendimi, kardeşimin kaybolduğu gecenin içinde, ikimizi izlerken buldum.
“Birlikte korulukta koşuyorduk. O beni yakalamaya çalışıyor, ben de saklanıyordum. Bir anda bağırıp, beni çağırmaya başladığını duyuyorum (duydum) Sese doğru koştuğumda, onu yarığın içine düşmüş halde buluyordum.(buldum)
Hemen bedenimi sarkıtıp, elinde(n) tutup çekmeye çalışıyorum, (çalıştım) yarık dar, kardeşim çok ağır. Ama vazgeçmiyorum. (vazgeçmedim) Tüm gücümle çekerken ellerimiz kayıyor, birbirinden kurtuluyordu.(kurtuldu)
Kardeşim kafasını, yarığın duvarındaki, sivri taşa çarpıp düştüğünü görüyorum. (Kardeşimin, yarığın duvarındaki sivri taşa kafasını çarpıp düştüğünü gördüm.) Bağırıyorum, yardım istiyorum ama duyan yok.(bağırdım, yardım istedim ama duyan yoktu.) O da artık kıpırdamıyor.
Üstelik başının altı, kan gölüne dönmüş. (tü) Gün doğana kadar ağlıyorum. Ağladım saatlerce orada, yarığın başında oturuyorum. Oturdum sonra bir anda hiçbir şey olmamış gibi kalkıp eve gidiyorum. (gittim) Annem kardeşimi sorunca “Bilmiyorum” diyorum. dedim Unutuyorum her şeyi. Sonra her şeyi unutmuşum”
Işık söndü. Ben gözlerimi açtığımda nerede olduğumu ve neler olduğunu anladım. Onu kurtaramadım. Onu tutamadım. Ölümünden ben sorumluyum ve unutmayı seçtim.
Gülüşünü, güzel yüzünü unutmayı seçtim. Onu yaşadığım dünyada ve hafızamda öldürdüm. Annem biliyordu, bir şeyler olduğunu anlamıştı. O, iki oğlunu da kaybetmişti. Dayanamadı bu yüke ve onu da kaybettim.
“Lanet olasıca fener! Bütün bunları neden bilmem gerekiyordu.” diye haykırdım.
Cevap hemen sayfaların arasından geldi.
“Biri düşer… diğeri kalır. Aşağıda kalan unutulur. Şimdi karar ver. Ayağa kalkan tek olacak; sen ya da o. Gözlerini kapa…ve üç kez söyle.”
Büyülü fenerin ne demek istediğini hemen anladım. Yerime o geçecekti. Fenerin bedeli buydu.
Ben… kalmayacaktım. Ellerim titredi. Kaçabilirdim. Yine unutabilirdim. Ama bu kez hatırlıyordum. Onu ben bırakmıştım. Gözlerimi kapadım. Karanlıkta bir ses yankılandı.
“Abi…”
Dizlerim çözüldü. Yıllardır unuttuğum sesi, şimdi içimdeydi.
“Hazırım,” dedim.
Bir kez.
“Hazırım.”
İkinci kez.
“Hazırım.”
Üçüncüde zemin kaydı. Soğuk taşlara çarptım. Nefesim kesildi. Son gördüğüm şey yukarıdaki ışıktı. Ve o ışığın içinde…Küçük bir çocuk doğruluyordu.
Seda ÖZTÜRK
Temmuz 2026
Not: Konu çok güzel.
1-Müzayede yapılırken bir iki örnek daha isterdim.
2 -Evin sıvalarının döküklüğünü son kısımda giderken, mağaradan dökülen topraklarla birleştirecek bir mecaz olabilir miydi?
Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?
https://fisildayankalemler.org/author/sedaozturk/
