HASRETİN YÜKÜ VE VEDA
- Yazar: Cevat İnan
- 29 Temmuz 2026
- 5 kez okundu
HASRETİN YÜKÜ VE VEDA
Sade döşenmiş salonda, pencerenin hemen yanındaki o koltuk yine boş kalmıştı. Üzerinde el işi bir örtü, saksılardaki çiçeklere hüzünle bakan bir çift yorgun göz… Meral, elinde çocuklarının yıllar öncesine ait sararmış bir fotoğrafıyla kanepede oturuyor, eriyip giden bedenine direnmeye çalışıyordu.
Mehmet, eşinin solgun yüzüne baktıkça kalbinin sıkıştığını hissediyordu. Eğilip Meral’in titreyen ellerini tuttu.
”Hadi Meral, ne o suratın?” dedi, sesine neşe katmaya çalışarak. “Doktor ‘dinlen, moralini yüksek tut’ demedi mi? Gel biraz camın önüne, bak şu güller ne güzel açmış.”
Meral yorgun bir tebessümle başını salladı. “Güldürüyorsun beni Mehmet… O güller bile çocukların kokusu olmayınca yarım açıyor, görmüyor musun?”
Mehmet’in bakışları yere düştü. Yüreğindeki kırgınlık sesine yansıdı: “Görüyorum Meral, görüyorum… Elif en son geçen Kurban Bayramı’nda geldi. Murat desen, altı ay önce bir iş seyahatine sıkıştırıp bir gece kaldı, sabah erkenden kaçar gibi gitti.”
Meral’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Fotoğrafı göğsüne bastırıp fısıldadı: “Onlar iyi olsun yeter… Benim için gelmelerine gerek yok. Benim içimi yakan, bir kere de ‘Anne, sizi çok özledik. İşlerimizi ayarladık, uzun uzun kalmaya geldik’ dememeleri. Benim hasretim, onların telaşlarından büyükmüş meğer…”
Mehmet karısının omzunu sararken, bu evin çatısına çöken koca yükü bir kez daha hissetti. “Senin hasretin eritti seni Meral,” dedi yavaşça. “Çocuklar geldikçe kapıdan girer gibi değil, vicdan borcu öder gibi giriyorlar. Benim onurlu karım, bu yükün altında heba oldu.”
Hasret dolu bir günün gecesinde, evdeki sessizlik keskin bir sızı gibi büyüdü. Koridorda yankılanan kısa bir öksürük nöbeti ve ardından gelen o amansız, ağır suskunluk… Mehmet’in dünyası bir anda başına yıkıldı. Meral, kalbindeki o dinmeyen hasretle birlikte gözlerini sonsuzluğa kapattı. Mehmet’in boğazına bir yumru tıkandı, konuşamadı… Sessizce ağladı…
Cenaze toprağa verildikten sonra evin havası daha da ağırlaştı. Meral’in o çok sevdiği koltuk şimdi bomboştu; üzerinde sadece omuzlarına örttüğü renkli şalı duruyordu. Komşuların getirdiği yemekler sehpanın üzerinde soğurken, salonda huzursuz fısıltılar yükselmeye başladı.
Murat, telefonunu kulağından çekip vicdan azabıyla ablası Elif’e baktı: “Yarın sabah dönmem gerek, İzmir’deki işleri daha fazla erteleyemiyorum…”
Elif, annesinin boş koltuğuna bakarak gözyaşlarına boğuldu: “Ankara’daki hayatımı burada bir hafta bile durduramadım. Keşke biraz daha kalabilseydim… Ama çocuklar var, okul var…”
Oturduğu köşeden gözlerini ayırmayan Mehmet, kuruyan boğazını temizleyerek fısıldadı: “Çok sessiz oldu… Çok garip bir sessizlik bu. Dışarıdaki kuş seslerini bile duymuyorum artık. Meral çok konuşurdu oysa. Pencerenin önündeki saksıyla bile konuşurdu…”
Zihninin kuytu bir köşesinden Meral’in o neşeli sesi yankılandı sanki: “Mehmet, gel bak! Şu bodur güle iyi bak! Ona kızımın adını verdim, Elif. Unutma, o kışın çok üşür, üzerini örtelim…”
Mehmet gözlerini yumdu. “Unutmadım Meral… O gül hâlâ burada,” dedi içinden.
Mutfaktan bir tıkırtı geldiğinde, Elif ve Murat salonda hararetli bir tartışmanın ortasındaydılar.
”Ankara’daki hayatım altüst oldu!” diye fısıldadı Elif sinirle. “Annemizi yalnız bıraktık, hasretinden gitti! Şimdi bari babamızı bir başına bırakmayalım!”
Murat çaresizce ellerini açtı: “Ben de biliyorum Elif! Ama haftaya üç hafta şehir dışındayım. Sen baksan olmaz mı?”
”Benim evim küçük, çocuklarım var! Sen bekarsın!”
”Yük gördüğümden değil ama ikimiz de tam zamanlı bakamayız!” dedi Murat sesi kısarak. “Hani şu senin bahsettiğin… Yaşam merkezi. Huzurevi gibi değil, profesyonel bakım yeri. Orada daha rahat etmez mi?”
Elif şok içinde kardeşine baktı: “Babamı oraya mı yatıracağız? Annem görse bizi lanetler!”
O sırada Mehmet elinde Meral’in bahçe günlüğü ve kurumuş çiçek saplarıyla salona girdi. Evlatlarının aniden kesilen konuşmalarına ve gözlerindeki suçluluğa baktı. Göğsündeki defteri daha da sıkı tuttu.
”Bunlar Meral’in…” dedi Mehmet, bakışlarını uzaklara dikerek. “Saksıda kurumuşlar. Ben burayı bırakıp sizin o apartmanların, yüksek duvarların arasına nasıl sığarım? Orada sadece binalar var. Burada hayat var.”
Murat araya girmeye çalıştı: “Baba, sağlığın önemli. Tek başına bakıma muhtaç olacaksın. Biz bu vicdan yüküyle yaşayamayız. Ya bizimle geleceksin ya da bir yaşam merkezine…”
Mehmet, evlatlarının gözlerindeki o ‘kurtulma’ telaşını net bir şekilde okudu. “Başka bir yol daha var,” dedi sessizce…
Çocuklar odadan çıktığında, Mehmet masanın üzerinde duran Meral’in el aynasına doğru yürüdü. Aynayı eline aldı, kendi yorgun aksine baktı.
”Bak Mehmet,” dedi kendi kendine. “Şimdi karşımda duran, çocuklarının sırtına yük olmaktan korkan yaşlı bir gölge…”
Zihninde yine Meral’in şefkatli sesi belirdi: “Onlara kızma Mehmet. Onlar senden ayrılmaktan değil, sana yetememekten korkuyorlar…”
Mehmet aynayı yavaşça masaya bıraktı. Meral’in şalını koklayıp koltuğa serdi. “Benim hayatım burada. Senden kalan bu sessizlikte… Onlara yük olmayacağım. Tek başına kalmak, evlatlarının merhametine mahkum olmaktan daha onurludur.”
Ertesi sabah Mehmet, karşısında duran Elif ve Murat’a baktı. Bedenindeki tüm yorgunluğa rağmen dimdik duruyordu. Sesi sert, kararlı ve bir o kadar da kırgındı.
”Demek iki seçeneğim var…” dedi bastonunu yere hafifçe vurarak. “Ya sizin kavganızın ortasında bir yük olacağım ya da bir kuruma kapanacağım. Benim yetmiş yıllık ömrüm, Meral’le kurduğum bu yuva, sizin sıkışık takvimlerinize sığmak zorunda değil.”
Elif hıçkırıklara boğuldu: “Hayır baba! Biz sadece senin için korkuyoruz! Annemin vicdan azabı zaten belimizi büküyor…”
”Suskunluğum korkumdan değil,” diyerek elini kaldırdı Mehmet. “Ben sizin yükünüz değilim. Bu ev de vicdanınızı rahatlatmak için ‘iyi evlat’ rolü oynayacağınız bir tiyatro sahnesi değil. Kendi kararımı kendim veriyorum.”
Pencereye doğru ağır adımlarla yürüdü. Dışarıda Meral’in Elif adını verdiği gül ağacı rüzgarda hafifçe sallanıyordu.
”Yalnız da kalmayacağım,” dedi arkasını dönmeden. “Haftaya barınağa gideceğim. Kendime kimsenin istemediği bir köpek sahipleneceğim. Adını ‘Misket’ koyarım belki. Ben ona bakarım, o da bana arkadaşlık eder. İkimizin de yuvarlanıp gidecek durağa ihtiyacı var neticede…”
Sesi bu kez daha net ve sakindi: “O benden fedakarlık istemez. Benim geleceğim yüzünden planlarını bozmaz. Sadece sıcak bir köşe ve bir kap sevgi ister. Siz ise benden anılarımı, evimi ve özgürlüğümü istiyorsunuz. Ben başkasının merhametine sığınmaktansa, kendi yalnızlığımda başı dik yaşamayı seçiyorum.”
Murat başını önüne eğdi, sesi titredi: “Baba… Affet bizi. Biz ne yaptığımızı şimdi anlıyoruz…”
Mehmet yavaşça başını salladı. Yüzünde acıyla karışık mağrur bir özgürlük ifadesi belirdi:
”Affedilecek bir şey yok evlat. Hayat tercihlerden ibaret. Benim tercihim de bu evde, kendi onurumla yaşamak. Şimdi gidin, hayatlarınıza dönün. Ama bundan sonra bu kapıdan içeri girdiğinizde… Bana bakmaya değil, misafirliğe gelin.”
Elif ve Murat utanç içinde başları önde kapıdan çıkarken, Mehmet pencerenin önünde tek başına kaldı. Dışarıdaki güllere baktı, derin bir nefes aldı. Yaşlı bir adam, ömrünün son deminde başkasının vicdanına sığınmayı değil, kendi evinde onuruyla kalmayı seçmişti.
Cevat İnan
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

anne/babalar ve çocukları… nehir hiç aşağıdan yukarı akmaz hocam…