PENTİMENTO

PENTİMENTO

 

PENTİMENTO

Vernik, bir tablonun üzerindeki zamanı durdurur ama bazen zaman, o vernik katmanının altında sinsi bir nehir gibi akmaya devam eder.

Selim, yüksek tavanlı atölyesinin kuzeye bakan geniş penceresinden süzülen solgun ışıkta duruyordu. Masasının üzeri tiner tüpleri, bezir yağı şişeleri, ince uçlu ıspatulalar ve irili ufaklı fırçalarla doluydu. Havada, yılların biriktirdiği ahşap tozu ve kurumuş yağlı boya kokusu vardı.

Şövalenin üzerinde duran tabloya baktı. Geçen hafta dükkânını devreden eski bir antikacıdan, neredeyse kelepir sayılabilecek bir fiyata almıştı onu. Çerçevesi aşınmış, köşelerindeki oymalar ufalanmıştı. Tuvalin yüzeyi ise yarım asırlık sigara dumanı, toz ve sararmış koruyucu vernik yüzünden koyu kahverengi bir çamur tabakasıyla kaplıydı. Resimde sadece ahşap bir sandalyede oturan, profilden görünen zarif bir kadının silueti seçilebiliyordu. Kadın, neye baktığı anlaşılmayan mahzun bir edayla başını hafifçe öne eğmişti.

Selim, keten bir beze birkaç damla özel çözelti damlattı. Pamuklu çubuğun ucuyla tablonun sağ üst köşesinden nazikçe silmeye başladı. Yılların biriktirdiği o kirli tabaka çözüldükçe, altından beklenmedik derecede canlı bir gece mavisi sıyrıldı.

“Bakalım altında ne saklıyorsun…” diye fısıldadı kendi kendine.

Ispatulasının ucuyla boya katmanını zedelemeden katman katman ilerledi. Vernik temizlendikçe, kadının arkasındaki oda belirginleşmeye başladı: Tavanı destekleyen kalın ahşap kirişler, taş bir duvar ve yüksek, kemerli bir pencere…

Selim’in elindeki fırça bir an için havada asılı kaldı. Bakışları, tablodaki kemerli pencereye kilitlendi. Sonra başını yavaşça kaldırıp kendi atölyesinin kuzey duvarına baktı.

Gördüğü detay tesadüf olamayacak kadar netti: Tablodaki odanın pencereleri, ahşap kirişlerin üzerindeki budak izleri ve hatta duvardaki o eski ocak nişi, şu an içinde durduğu atölyenin tıpatıp aynısıydı. Tek bir farkla… Tablodaki odada, ocağın hemen yanında pirinçten büyük bir duvar saati duruyordu.

Selim derin bir nefes alıp gülümsedi. “Elli yıl önce bu atölyede çalışan ressam,” dedi içinden, “Kendi çalışma alanını resmetmiş.”

O gece çalışmayı bırakıp tabloyu şövalenin üzerinde kurumaya bıraktı. Ancak ertesi sabah atölyenin kapısını açıp içeri girdiğinde, şövaleye doğru attığı ilk adımda duraksadı. Işık mı yanıltıyordu, yoksa zihni ona bir oyun mu oynuyordu?

Dün gece verniğini temizlediği ocağın yanındaki pirinç saat… Saatin yelkovanı ve akrebi dün gece orada değildi ya da Selim öyle sanıyordu. Ama bu sabah, saatin kolları net bir şekilde 03:15’i gösteriyordu. Daha tuhafı, saatin altındaki küçük ahşap sehpanın üzerinde, dün gece orada olduğuna yemin edebileceği boş bir fincan durmuyordu. Bu sabah ise o fincanın içinden incecik, seramik beyazı bir fırça darbesiyle verilmiş hayali bir duman yükseliyordu.

Selim, elindeki büyüteçle tablonun tam ortasına, kadının oturduğu ahşap sandalyenin hemen altındaki zemin döşemelerine odaklandı. Tablodaki ahşap parkelerden biri, diğerlerinden hafifçe farklı renkteydi; sanki sık sık yerinden çıkarılıp takılmış gibi kenarları aşınmıştı.

Büyüteci indirip gözlerini kendi ayağının altındaki gıcırdayan ahşap zemine dikti.

Atölyenin köşesindeki eski alet çantasından ince ıspatulasını ve çekiç ucu kadar küçük demir çubuğu aldı. Tablodaki açıyı ve mesafeyi ölçerek kuzey duvarından tam üç adım geriye yürüdü. Tam o noktadaki ahşap parkenin üzerine diz çöktü. Parmak uçlarıyla parkenin kenarlarını dolaştı. Yılların cilası ve biriken toz yüzünden ilk bakışta belli olmuyordu ama dikkatli bakılınca, o iki parke arasındaki derzin diğerlerine göre daha gevşek olduğu anlaşılıyordu.

Ispatulanın sivri ucunu iki ahşap bloğun arasına sokup yavaşça kanırttı. Ahşap, otuz yıllık bir uykudan uyanırcasına ince bir gıcırtıyla esnedi.

Parke yerinden kalktığında, altından ahşap zemin kirişlerinin arasına gizlenmiş küçücük bir metal kutu çıktı. Kutu, nemden hafifçe paslanmış pirinç bir tütün kutusuydu.

Selim, kalbinin atışlarını şakaklarında hissederek kutunun kapağını zorlukla açtı. İçinde iki şey vardı:

Katlanmış Sararmış Bir Çizim Kâğıdı: Üzerinde Selim’in şu an restorasyonunu yaptığı aynı portrenin füzenle çizilmiş ilk taslağı duruyordu. Ancak taslakta kadın yalnız değildi; arkasında, tuvalin hemen başında elinde fırçasıyla duran gölge gibi bir erkek silueti daha vardı.

Küçük Bir Not: 

“Tuval sadece gördüğünü değil, gizlenmek isteneni de söyler. Eğer boyayı kazımaya devam edersen, benim yarıda bıraktığım itirafı tamamlamak zorunda kalacaksın.”

Selim notu okurken başını kaldırıp şövaledeki tabloya yeniden baktı. Tablodaki kadının yüzündeki gölge, gün ışığının açısıyla sanki hafifçe yer değiştirmişti. Tablo bir resim değil, bu atölyede elli yıl önce yaşanmış ve üzeri örtülmüş bir sırrın kilitli kapısıydı ve o kapının anahtarı, Selim’in elindeki fırçadaydı.

Selim, elindeki özel eritici solüsyonu ve ince ıspatulayı masaya koydu. Derin bir nefes alıp pencereden içeri dolan son ikindi ışığına baktı. Artık geri dönüş yoktu. Üstteki tuval katmanını zedelemeden, elli yıldır gizlenen o ilk astar resmi (pentimento) ortaya çıkarmak için fırçasını nazikçe tuvalin sol köşesine dokundurdu.

Saatler süren titiz bir çalışmanın ardından, boya katmanları birer kabuk gibi soyuldu. Yüzeydeki o gizemli kadın imgesi çözüldükçe, altından asıl resmin gerçek yüzü belirmeye başladı.

Selim’in parmakları donakaldı.

Tablonun en alt katmanında, aynı ahşap sandalyede oturan kadın artık profilden bakmıyordu; yüzü doğrudan tuvalin dışına, yani tam da şu an restorasyon yapan ressama dönüktü. Ve kadının kucağında, özenle sarılmış küçük bir kundak, kundağın üzerinde ise gümüş bir köstekli saat çizilmişti.

Selim, büyüteçle kadının boynundaki minik madalyona yaklaştı. Madalyonun içine işlenmiş iki harf vardı: A.S.

Kalbi göğsüne sığmaz oldu. Cebindeki tütün kutusundan çıkan sararmış çizim kâğıdını açtı. Kâğıdın arkasındaki silik mühürde bir isim yazıyordu: Ahmet Selim.

Kendi adını taşıdığı dedesi… Yıllar önce bu şehirde fırtınalı bir gençlik yaşamış, ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolduğu söylenen, ailede adı yalnızca fısıltıyla anılan eski ressam dedesi.

Tablodaki kadın, Selim’in hiç tanımadığı babaannesiydi. Dedesi, fırtınalı bir dönemde ailesini koruyabilmek için bu atölyeden ayrılmak zorunda kalmış; ancak vedasını, aşkını ve bir gün torununun bulacağını bildiği bu gizli mesajı tuvalin en derin katmanına mühürlemişti.

Saat 03:15’i gösteren o resim, dedesinin atölyeyi terk ettiği son geceydi. Üzerindeki örtü ise zamanın ve korkunun sürdüğü yapay bir vernikten ibaretti.

Selim, ıspatulasını yavaşça masaya bıraktı. Pencerelerden süzülen akşamüstü ışığı tablodaki kadının yüzüne vururken, atölyedeki o otuz yıllık gıcırtılı sessizlik yerini tarif edilemez bir huzura bıraktı.

Tuvaldeki boya kokusu artık yabancı bir antikanın değil, kendi evinin ve köklerinin kokusuydu.

Ayşe Sevim

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

İKİ MASALIK SESSİZLİK

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çok güzel bir öykü… kaleminize sağlık…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayşe SEVİM

1959 yılında İstanbul’da doğdu. Lise eğitimini edebiyat bölümünde tamamladı. Öğrenim hayatı boyunca katıldığı kompozisyon yarışmalarında çeşitli dereceler elde etti. Mezuniyetinin ardından önde gelen kurum ve kuruluşlarda farklı görevlerde bulundu. Yıllar içerisinde kaleme aldığı, sosyal meseleleri odağına alan, romantik ve dramatik ögelerle harmanlanmış çok sayıda deneme ve öykü, çeşitli platformlarda okurla buluştu. İnsan ilişkilerinin duygusal derinliğini ve toplumsal dokuyu anlatılarına yansıtan yazar, edebiyat yolculuğuna ilk romanıyla devam etmekte ve üretimlerini aralıksız sürdürmektedir. Emekliliğinin ardından çocukluk yıllarından bu yana ilgi duyduğu resim sanatına ağırlık verdi; birçok karma sergide yer almanın yanı sıra bir de kişisel resim sergisi açan yazar, çalışmalarını Kocaeli’de sürdürmektedir.