İKİ MASALIK SESSİZLİK
- Yazar: Ayşe SEVİM
- 14 Ekim 2026
- 18 kez okundu
İKİ MASALIK SESSİZLİK
Kapı kapandığında, şehrin uğultusu bıçakla kesilmiş gibi geride kaldı. Selim, montunu askıya asarken derin bir nefes aldı. Burası, kelimelerin infaz edildiği yerdi ve uzun zamandır ona iyi gelen tek şey buydu. Eşinin ölümünden sonra insanların “Zamanla geçecek” ya da “Hayat devam ediyor” diyen, iyi niyetli ama her biri ruhuna batan iğnelere dönüşen teselli cümlelerinden kaçıp sığınabileceği tek limandı “Sessizlik Kulübü.”
Köşedeki, pencere kenarından uzak iki kişilik küçük masasına doğru ilerledi. Garson, hiçbir şey sormadan önüne her zamanki sade kahvesini bıraktı. Ne bir sipariş sorusu ne bir “Hoş geldiniz” nezaketi… Sadece hafifçe öne eğilen bir baş selamı. Selim tam fincanına uzanacaktı ki, tam karşısındaki masada bir hareketlilik oldu.
Sandalyeye, gözlerinde aylardır aynada gördüğü o tanıdık, kırık dökük bakışı taşıyan bir kadın oturdu.
Kadın oturduğu andan itibaren masadaki ahşap yüzeye bakıyordu. Üzerinde solgun kahverengi bir palto vardı. Dikkat çeken ilk şey, kadının sağ elinin işaret parmağıydı. Parmağını masaya vurup ritim tutmak, o sessizliği kendi temposuyla bölmek ister gibi sabırsızca kıpırdıyordu. Ancak buranın kuralını biliyordu; tek bir tıkırtı bile ritmi bozardı. Kadın derin bir nefes alıp sol eliyle sağ bileğini kavradı. Parmaklarını masaya bastırarak kendi huzursuzluğunu zorla susturdu.
Selim, kadının bu içsel savaşını izlerken kendi nefesini tuttuğunu fark etti. Tam o anda kadın başını kaldırdı. Gözleri Selim’in gözleriyle buluştu.
Normal bir kafede olsalar, yakalanmanın verdiği o mahcubiyetle ikisinden biri hemen kafasını çevirir, telefonuna ya da önündeki kitaba bakardı. Ama burada kurallar farklıydı. Kelimelerin olmadığı yerde, bakışlar birer köprüydü. Kadın kaçırmadı gözlerini. Acı çeken bir insanın, başka bir acıyı kilometrelerce uzaktan tanıma refleksiyle baktı Selim’e. O gözlerde suçlama yoktu, merak yoktu; sadece “Seni görüyorum ve anlıyorum” diyen sessiz bir kabulleniş vardı.
Selim, kahve fincanını hafifçe havaya kaldırdı. Çok az, sadece iki santim kadar. Bu bir “Şerefe” değildi, bir selamlaşma da değildi. “Yalnız değilsin” demekti. Kadın, Selim’in bu hareketini görünce dudaklarının kenarında beliren, neredeyse görünmez bir tebessümle karşılık verdi ve kendi fincanına uzandı.
O akşam, iki saat boyunca tek bir kelime etmediler. Ama Selim, uzun zamandır ilk kez kendini bu kadar dinlenmiş ve anlaşılmış hissetti.
Sonraki haftalar, âdeta sessiz bir koreografi gibi aktı. Her çarşamba ve cuma, saat tam yedi sularında, o iki masa yeniden sessiz bir ortaklığa ev sahipliği yapıyordu.
Aralarında, dışarıdaki insanların asla anlamayacağı, kelimelerden arınmış gizli bir alfabe oluşmuştu. Selim, kadının o gün çok yorgun olduğunu omuzlarının hafifçe öne düşmesinden anlıyordu. Kadın ise Selim’in eşinin ölüm yıldönümüne denk gelen o zor haftada, cebinden çıkarıp masaya bıraktığı eski gümüş köstekli saate bakışından onun geçmişin içinde kaybolduğunu sezmişti.
Birbirlerinin hayat hikâyelerini, isimlerini, mesleklerini bilmiyorlardı. Ama birbirlerinin ruhunun en çıplak, en kırılgan halini tanıyorlardı.
Bazen yanlarında getirdikleri kitapları masanın üzerine koyar, kapaklarındaki isimleri birbirlerine gösterirlerdi. Bu, onların birbirlerine kitap tavsiye etme şekliydi. Bir keresinde kadın, Selim’e bakarak okuduğu kitabın dokunaklı bir sayfasını yavaşça çevirmiş, gözlerini kapatıp derin bir nefes almıştı. Selim, o sayfada ne yazdığını bilmese de kadının kalbine dokunan o cümlenin ağırlığını kendi göğsünde hissetmişti.
Konuşmuyorlardı ama yan yana durarak birbirlerinin yaralarını üflüyorlardı. Selim için dünya artık ikiye ayrılmıştı: Dışarıdaki gürültülü yalanlar ve bu masadaki dürüst sessizlik.
Derken, kasım ayının ilk yağmurlu cuma akşamı geldi.
Selim her zamanki saatte kulübe girdi. Paltosunu astı, masasına oturdu. Sade kahvesi önüne bırakıldı. Gözleri refleks olarak tam karşıdaki masaya kaydı.
Masa boştu.
Sandalyeler nizami bir şekilde masanın altına itilmişti. Üzerinde ne bir fincan vardı ne de bir kitap. Selim, saatine baktı. Yedi otuz. Kadın hiç gecikmezdi. “Belki yağmurdandır,” diye düşündü, içindeki o hafif huzursuzluğu bastırmaya çalışarak. Kahvesinden bir yudum aldı ama tadı her zamankinden acı geldi.
Saat sekiz oldu. Sonra dokuz.
Kadın gelmedi.
Selim o akşam, sessizliğin aslında dünyanın en yüksek sesli çığlığı olabileceğini ilk kez fark etti. Karşı masa boşken, kulübün o çıtırtısız ortamı bir huzur limanı değil, devasa bir boşluk, ağır bir yalnızlık senfonisiydi. Kelimeler olmadan kurulan o köprü, kadın gelmediğinde Selim’in üzerine çökmüştü.
Ertesi çarşamba, Selim kulübe neredeyse koşarak gitti. Kalbi göğsünü dövüyordu. Kapıyı açtı, içeri baktı.
Masa yine boştu.
Selim, hayatında ilk kez kulübün o katı kuralını delmek istedi. Garsonun yakasına yapışıp “O nerede? Karşı masadaki kadın nerede, biliyor musunuz?” diye bağırmak geçti içinden. Ama burası Sessizlik Kulübü’ydü. Kimse kimsenin adını, adresini, kim olduğunu kaydetmezdi. İnsanlar buraya sadece var olmak ve sonra kaybolmak için gelirdi.
Selim masasına çöktü. Tam kahvesine uzanacaktı ki, masanın tam ortasında, tahta yüzeyin üzerine bırakılmış küçük bir şey dikkatini çekti.
Bu, küçük, beyaz bir kâğıt mendildi. Üzerinde tek bir kelime bile yazmıyordu. Ancak mendilin bir köşesi, kadının o meşhur sağ işaret parmağıyla defalarca katlanıp ezilmiş, minik bir akordeon gibi şekillendirilmişti. Kulübün o sert kuralına meydan okuyan, masaya vurulamayan o ritim, şimdi bu mendilin katlarında donup kalmıştı.
Bu bir veda mektubuydu. Kelimesiz, imzasız, sessiz bir elveda.
Selim mendili yavaşça eline aldı. Parmak uçlarıyla, kadının parmaklarının bıraktığı o kıvrımlara dokundu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Kadın gitmişti, belki şehri terk etmişti, belki de artık iyileşmişti ve bu sessizliğe ihtiyacı kalmamıştı. Selim bunu asla öğrenemeyecekti.
Mendili ceketinin iç cebine, kalbine en yakın yere koydu. Karşıdaki boş masaya son kez baktı, kahvesinden derin bir yudum aldı ve ilk kez, yalnızlığın içinde bile olsa, iyileşmeye başladığını hissetti.
Selim, o beyaz mendilin üzerindeki kıvrımlara dokunurken, kelimelerin ne kadar yersiz ve eksik olduğunu bir kez daha anladı. Kadın gitmişti; belki başka bir şehre taşınmış, belki de yasının en keskin virajını dönüp yeniden konuşulabilen o gürültülü dünyaya karışmıştı. Nereye gittiğinin, adının ne olduğunun artık hiçbir önemi yoktu. Çünkü geride bıraktığı o sessiz ortaklık, Selim’in ruhundaki kırığı onarmayı başarmıştı.
O akşam ilk defa kahvesini bitirdi, fincanını tabağına sessizce bıraktı ve garsona her zamankinden farklı, hafifçe yukarı kalkan bir baş selamı verdi. Paltoyu sırtına geçirdi, kapıyı itip dışarı adım attı.
Dışarıda sonbaharın ince ve serin esintisi devam ediyordu. Şehrin ışıkları ıslak asfaltın üzerinde rengârenk yansımalar oluşturuyor, arabaların ve aceleyle geçen insanların sesleri havada uçuşuyordu. Normalde bu uğultu Selim’in başını ağrıtır, onu hemen geri kaosa sürüklerdi. Ama şimdi öyle olmadı. Selim durdu, yüzüne düşen küçük yağmur damlasını hissetti ve derin, âdeta yıllardır tuttuğu tüm nefesi bırakır gibi bir soluk verdi.
Dünya hâlâ gürültülüydü, insanlar hâlâ boşlukları doldurmak için birbiriyle yarışıyordu; fakat Selim artık o gürültünün esiri değildi. İçindeki sessizliği bulmuştu ve o sessizlik, nereye giderse gitsin onunla gelecekti. Ceketinin iç cebindeki akordeon gibi katlanmış o küçük mendili parmaklarıyla bir kez daha yokladı. Yavaşça adımlamaya başladı; başı önde değil, ilk defa karşıdaki ışıklara ve rüzgâra doğru dönüktü.
Ayşe Sevim
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

yas konuşmasa da anlayan ister. acı acıyı tanır. çok güzeldi.
Farklı fakat çok güzel bir öykü. Yüreğinize sağlık.
Etkileyici bir hikaye. Anlatım harika emeğinize sağlık