KINALI ELLER VE MELEK

KINALI ELLER VE MELEK

   KINALI ELLER VE MELEK

‘Evlat; kırmızı kar, kınalı taşlara kavuştu mu, bil ki bahar, seher bülbüllerini dinlemektedir’ derdi dedem.

Artık ufuklardan gözü yaşlı kar havası el sallıyordu. Yüzleri aylardır Allah’ın hiçbir yarattığını görmüyordu kınalı taşlar… Karlı bulutlar, toprağın nefesini kokmaya yüz tutmuştu dağların güneşi gören sırtlarında. Bir mücadelenin ilk adımları çoktan atılmıştı.

Bezgin bir yarıyılı geçiren doğa yine analık ettiklerine elbette sinesini açacaktı. Belki biraz sancılı olacaktı lakin zafer kaçınılmazdı. Zaten her gün, bir ‘yenilgi, zafer’ anıtı değil miydi?

 Kar yenilgiye uğramış, toprak zaferle göz kırpıyordu maviliğe…

Kar çiçekleri ufaktan da olsa rüzgârda sallanmaya yüz tutmuşlardı. Hele o nazlı dansları; belki de doğanın ritim bulduğunda insanın neden kendisine hayran olduğunun göstergesiydi. Mevsimler birbirini uğurlama yarışına koyulmuştu. 

 Uzaklarda sırt sırta vermişti. Efsuni mimarideki evler ve evlerin bacalarında rüzgâra dümeni vermiş olan dumanlar, uzun ve ince bir yolculuğa çıkmışlardı. Duvarları işlemeli taştan örülmüş ve özellikle de tavanı çatısının birleştiği yerlerinde kirece boyanmış olan bir ev vardı ki dumanı seyredilmeye değerdi…

Böyle bir zaman diliminde dünyaya merhaba demişti Gülbahar.  Doğduktan birkaç gün boyunca isimsiz yaşadı. Annesi Melek Hanım ve babası Mahir Bey isim konusunda kararsız kalmışlardı. En sonunda Melek Hanım kar çiçeklerine olan hayranlığından ve her daim baharı kendisine çağrıştırması için kızına Gülbahar adını vermişti. 

Melek Hanım, her kar çiçeklerinin dünyaya selam verdikleri ve de yabani kınalı taşlar başlarını kardan kurtardıklarında; evinden çıkardı. Rengini kaybetmiş ve yumuşamaya baş eğmiş olan kara, bata çıka her yıl kar çiçeklerinin gövdelerini toplardı. Üzerinde yediği taşa yönelir ve otururdu. Bu taş çevresine göre biraz daha genişçe bir yüzeye sahipti.

Yabani kınalı taşın üzerine oturarak bir yandan bir avuç karı aldı.  Yusyuvarlak ve hafifçe pürüzlü küçük bir taşı büyük taşa sürterek kınayı yapmaya koyuldu.  Diğer yandan da kınayı ellerine sürüyordu. Bu alışkanlığını ise gelin geldiği ilk gün edinmişti. Kır atın sırtındayken duvağın hafif esen yelde açılmasıyla birlikte göz ucuyla sini gibi parlak ve genişçe olan taşı görmüştü. O gün aklına düşmüştü Kınalı Taşla arkadaşlık kurmak.

Melek Hanım bu taşa “Marnisi” derdi. Onu çok severdi. Çünkü  Marnisi  en iyi dostuydu. 

Kar çiçekleri baharın habercisiydi. Her yılın yaklaşık olarak aynı zamanlarında Melek Hanım kar çiçeklerini toplamaya giderdi. Bu anlar kendisinde apayrı dünyaları meydana getirmişti.

Her gidişinde dünyasındaki olumsuzluklar yaylım ateşine maruz kalıyordu. Bu yüzden de bu zaman dilimlerini dört gözle bekliyordu.

Gülbahar kırkını aştıktan sonra Melek Hanım, kınalı taşa gelip kına elde etmişti. Yanında getirdiği kırmızı ve beyaz desenli çay  tabağına doldurdu. Bu kına ise kızının minik ellerine yetecek kadardı.

Kınayı kızının ellerine sürülmesinin büyük tepkileri de doğuracağını biliyordu. Fakat kendi dünyasında, çocukluk ve gençliğinde yaşayamadığı her ne varsa,  neyin hasreti yüreğini sızlatıyorsa, aynılarının kızının yaşamasını istemiyordu. 

***

Kar çiçekleri artık elveda demişti, yeşile bürünmeye başlayan çayırlara, toprağa, çamura…  

Melek Hanım etrafındaki bu ferahlatıcı manzaraya dalmıştı. Çünkü  günün birinde kızının da bu manzaraya adım atacağını düşünürdü. Heyecandan  içi içine sığmıyordu. Hayalleriyle dünyayı defaatle dolaşıp tekrar Marnisiye geliyordu. Dünya dediysek sadece kendisinin dünyası. Tabiatı gereği nahif ve nadide bir dünyaya sahipti Melek Hanım. 

 Yavaştan da olsa Marnisiyle vedaya koyulmuştu. Hafif esen yel, baharın nefesini yüzüne çarptırıyordu. Bin bir duygu ve düşünce serencamıyla birlikte köye doğru yola koyuldu. Düşünceler içerisinde içini kemirense kınayı kızının ellerine sürerse ne tür tepkilerin geleceğiydi…

Köye geldiğinde vakit ikindiye yaklaşıyordu ve Mahir Bey kendisini evin balkonunda bekliyordu. Elindeki tabağı görünce ne diyeceğini şaşırmıştı. Melek Hanım da saklamaya ihtiyaç duymamıştı. Selamlaşıp eve girdi. Eve girmesiyle kızını görmesi bir oldu. Kızını alıp koklamaya başladı. Sol göğsünde emzirip daha sonra kınayı hafif ısıtarak Gülbahar’ın sağ elinin ayasına sürmeye başladı.

Bunu gören kayınbaba Rahmi Bey;

Kızım Melek ne yapıyorsun, sakın diğer eline sürme!”

Melek Hanım, ne diyeceğini bilemedi. Bir yandan utancından diğer yandan yüreğine dolmaya başlayan lavların yüzüne yansımasından sakınmaya çalıştı. Aniden Gülbahar’ı alıp diğer odaya geçti.  Hıçkırarak ağlamaya başladı. Sanki ağlayınca dünya gerisin geriye dönmeye başlamıştı. Çocukluğu ve yaşadığı hayatın bütün renkleri bir bir gözünün önüne gelmeye başladı.  

   Ne kadar odada ağlayıp durduğunu bilmiyordu. Ta ki Mahir Bey gelene kadar. Gülbahar, Melek Hanım’ın göğsünde uyumuştu. Kendisi de hâlâ hıçkırıyordu. Çünkü o vakte kadar ağlaması kesilmemişti. Mahir Bey ne diyeceğini bilmiyordu. Rüzgârın iniltisi duvarları dövüyordu adeta.

Mahir Bey kaç sönen mumu değiştirdiğini ancak sabah olunca anlayabilmişti. İçinden hep; ” bu kaçıncı kalp kırılışı acaba? Gülbahar’ın hayatında da bunlar bulunacak mı?” diye düşünüyordu.

Akşamın kor yanığı, mumun hüzmelerini kırık aynalarda raks ettiriyordu. Taş duvarlardan sızmaya çalışan yeller ise  adeta bu dansın nağmecisiydi.

 

Diğer çalışmamı da inceleyebilirsiniz:

http://KINALI ELLER VE GÜLBAHAR

 

 

Editör: Mesude Bozkurt

Yorumlar (7)

  1. Azem CANER
    • 21/02/2024

    "Gülbahar kırkını aştıktan sonra" okuyunca tv karşısında şekerleme yapanlar gbi oldum ne ara 40 yaşına geldi dedim. 😉 Melek hanımı Kimler bu kadar üzdü yoksa çok mu alıngan? Kaleminize, yüreğinize sağlık

  2. Emrah TURAN
    • 21/01/2024

    Çok teşekkür ederim.

  3. Emrah TURAN
    • 21/01/2024

    Elbette. Yakın bir zamanda olacaktır.

  4. Emrah TURAN
    • 21/01/2024

    Çok teşekkür hep birlikte nice eserlerde buluşmak ümidiyle.

  5. Büşra
    • 19/01/2024

    Kaleminize sağlık yolunuz açık olsun

  6. Yıldız Tek Gamlı
    • 13/01/2024

    Devamı olmalı Gülbahar ın

    • 11/01/2024

    Kaleminize, yüreginize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Emrah TURAN

Ben Emrah Turan 1990 yılında Ağrı'da doğdum ve ilk okul ve orta okulu Ağrı Ozanlar Yiboda bitirdim. Liseyi Bursa Malcılar Anadolu lisesinde okudum. Sakarya Üniversitesi Sağlık yönetimi mezunuyum. Edebiyata 2008 yılında ilgi duymaya başladım. Bu yıldan itibaren genellikle şiir olmak üzere; günlük, hikaye, mektup, deneme yazma başladım. 2020 yılından itibaren çeşitli dergilerde şiir, deneme, hikaye, mektup ve hikayelerim yayımlandı.