Kamu Spotu
- Yazar: Emel Çürükoğlu
- 16 Ekim 2026
- 12 kez okundu
KAMU SPOTU
Melihim üç yaşındaydı. Dikkati çabuk dağılan çok hareketi bir çocuktu ve üç yaşındaki bir çocuk için bu tabii çok normaldi. Koca gözlerinden zekâ fışkıran, deyim yerindeyse laf ebesi, hayat dolu küçücük bir çocuk…
Bazı şeyler hayat boyu değişmez. Mesela Melih hep benim öğretmenimdi. Aramızda sessiz bir anlaşmayla kurulmuş bir oyundu. O, hayatı benim gözlerimden öğrenirken aslında ben de onun gözlerinden öğreniyordum. Her anne gibi ben de hakkıyla yaşayamadığım çocukluğumu çocuğumla büyütüyordum.
Küçük cambazım, hayatı çarçabuk keşfetme telaşıyla küçücük ayakları dünyanın her yerine en az bir kere temas etsin ister gibi her yeri gezerdi. Hafızası bazı konularda çok iyidir. Geçtiği bir yolu asla unutmaz hâlâ ve o yaşlardan beri her konuştuğunda insanları kendine hayran bırakır. Yani, çoğunlukla… Neyse o önde ben arkada koşarken dünya keşif günlüklerimize yenileri ekleniyordu. O kadar hızlı koşuyorduk ki sanki dünyanın geri kalanı etrafımızda kayan resim ve yazılar gibiydi. Taşındığımız mahallede hiç arkadaşı olmadığından anaokulu-kreş benzeri bir okula başladı. Okul açılalı bir ay olmuştu. Öğretmeni de haliyle hareketli olmasından dert yanardı inceden. Ben sanırım alışmıştım. Melih sayesinde hayatımdaki her şey çok hızlıydı. Öyle ki durup düşünmeye ya da hayatımızın akışında üşenmeye vaktim yoktu.
Okul demiştim… Rakamları, renkleri öğrenmeye başladı arkadaşları. Ödevleri TV önündeki sehpada duruyordu. Markete giderken öylece bırakmıştı. Başımı kaldırıp televizyonda kayıp giden renkler ve seslere daldım. Sahi renkler, üç yaşında dedikodu yapacak kıvama gelmişken tek bir renk bile öğrenmediğini fark ettim televizyona boş boş bakarken. Sonra televizyondaki uğultu biraz daha duyulur olmaya çizgiler anlam kazanmaya başladı. Ben bir şeyler düşünürken ya da dikkatim dağınıkken böyle olurum. Etrafımdan kayıp giden dünyayı çoğunlukla yakalayamayışımın tek sebebi Melih’in hızı değil yani. Okula gitmek istemiyordu… Tembellik ettiğini düşündüm…
Ders çalışırken çok çabuk sıkılıyor; harfleri, sayıları ters yazıyor ve sürekli karıştırıyordu…
Meğer tembel değilmiş. Oğlum dislektikmiş.” Bir önceki meyve suyu reklamından sonra disleksi kamu spotu da tekrar tekrar izlediğimiz inceden de yıldığımız reklamlardan biriydi işte. Öyle miydi? İlk defa gözünü kırpmadan izledim, daha önce 8765 kere izlememişçesine… Sonra içimdeki evham perilerinden alaycı olanı konuşmaya başladı. “Aaman canıımm kafayı yedin iyice. Kreş çocuğu bu ne risleksi? “Risleksi ne be disleksi diyor baksana. Zekâ geriliği değil diyor.” Evham perilerim kavgaya tutuşmuşken eşim ve Melih marketten geldi. “Anneee yavru köpek sevdik marrrketten gelirken. ” “Ne güzel çok tatlılardır eminim hadi git elini yüzünü yıka” dedim. Eşim elindeki poşeti bırakıp yanıma oturdu. “Hayatım maşallah hiç incitmeden, canını acıtmadan seviyor yavru köpekleri. ‘Sessiz ol baba korkmasınlar’ diyor. O bizim zıpır Melih’den eser yok köpekleri severken. Sonra başka çocuklar bağırarak geldi onlara kızıyor bir de. Çok yoruluyoruz ama duyarlı bir çocuk yetiştiriyoruz.” Yüzüne boş boş baktığımı fark edince bana odaklandı. Göz geze gelince “Risleksi” deyiverdim farkında olmadan. Güldü. Sesli güldü. “Disleksi kızım ya” dedi televizyona dönüp. “Tamam” dedim. O arada Melih elini yıkayıp geldi ve yine duraksız bir koşturmaca başladı. Eşimle konuşmamız diğer tüm şeyler gibi yarım kaldı. Ama o gün hepimiz için hiç bitmeyecek bir maceranın başladığından habersizdik.
Tv’de çoktan başka bir akış başlamış, hayatımız gibi hızla ilerliyordu. Disleksi bu işin neresindeydi? Daha üç yaşında, insanların çok zekice konuştuğu için “süper” dediği aslında normal bir çocuğun disleksi ile ne alakası vardı?
O akşamın gecesi henüz yeni yeni hayatlarımızda yer etmeye başlayan akıllı telefonu alıp araştırmaya başladım: Disleksi nedir? Belirtileri nelerdir? Ne zaman farkedilir?.. O yalnızca oğlumun geleceği ile ilgili endişe ve evhamlarımla değil başka, çok küçük ve kırılgan bir şeyle karşılaştım, çocukluğumla. Benzer endişelerim aynada suretimle tanıştığım kadar eskiye dayanmasa da okula başlamak için çekildiğim vesikalık fotoğraf suretim kadar eski olabilir. 64 kişilik bir sınıfla başlayan okul hayatım yorgun bir öğretmenin emeğiyle bana birinci sınıfta okuma yazmayı öğrenme sevincini tattırmamıştı. Öyle utanıyordum ki kalabalıkta masama eğilirsem ya da hiç konuşmaz, yaramazlık yapmazsam görülmeyecek ve utanmayacaktım. Oraya gelmeden önce, okula başladığımda çizdiğimiz eğik çizgilerden sonrası tam bir kabustu. Harfler, rakamlar biraz bakınca birbirine giriyordu. Tahtaya yazılı kısa cümleleri bile defterime eksik ya da yanlış geçiriyordum. Kaç defa göz doktoruna gittiğimizi tahmin bile edemezsiniz. Ya da kullandığınız vitamin ilaçlarının konusundan bahsetmemi ister misiniz? Hiçbir şey değişmedi. Yılın sonunda ne “tembel” olduğum için yediğim dayaklar ne de annemin endişeyle “derdimi” anlattığı doktorlar çare olmamıştı. Okuma yazma öğrenmeyi bırak öğretmenimin kitaptan açmamızı söylediği sayfaları bile açamıyordum. Utanç…
Çok uslu olduğum için bir şekilde sınıfı geçirmişti öğretmenim. Sonra yeteri kadar dayak yemiş olmalıyım ki 2. Sınıfta nasıl olduğunu tam hatırlamadığım şekilde okuma yazmayı öğrenmiştim. “a” ve “e” benim için yine de çok uzun süre muallak iki harfti. Günleri, ayları ve tabii saati de ilerleyen zamanlarda kimseye çaktırmadan sessiz bir utançla öğrenecektim. Bir tık vardı. Bir tık… onu atlayınca bir süre rahat ediyor, kolay öğreniyordum. Sonra yine herkesten çok çabalayıp herkesten az öğreniyordum. Ama olsun. Neyse ki saklanmayı çok iyi biliyordum ve bu beni birçok “rezil olma”dan kurtarıyordu. Bir sonraki “tık”a kadar.
Özür borçlu olduğum çocukluğumu bir kenara bırakıp oğlumun önündeki açılmamış disleksi paketi ile ilgilenmeliydim. Çok güzel konuşan bir çocuk olmasına rağmen hiç renk bilmiyordu. Sıralı sayma konusuna hiç girmiyorum bile. Bir de ters yazdığı rakamlar var. 1’den 9’a kadar tamamı ters yazılmış rakamlar…
Öğretmeni ile konuştuğumda çok küçük olduğunu ve bunun çok normal olduğunu söyledi. Anlaşılması için biraz zamana ihtiyacımız varmış. Çok ilgili ve sevgi dolu bir öğretmen olduğu için ikna oldum. Ama yine de doktora gitmeyi ihmal etmedim. Sonuç yine aynıydı. “Çok erken.” Pek tabii haklılardı. Hatta çevremdeki insanlara şüphemden bahsettiğimde “Zehir gibi çocuk, disleksi deyip durma. Ne meraklısın çocuğunu etiketlemeye” gibi tepeden inme ve bu ezber cümleler duyuyordum. “Ama disleksi zekâ geriliği değil ki” dememe kalmadan konu değişiyordu zaten. İnsanlar başkaları hakkında onların hayatları ile ilgili kararları ne hızlı veriyorlardı. Kendi çocukları ile ilgili böyle bir şüphe olsaydı ne yapacaklardı?
Kreşteki eğitim-öğretim yılı sonrası hayatımızdaki şehir değişiklikleri ve sağlık sorunları araya girince evham perilerim disleksi ile ilgilenemeyecek kadar yorgundu.
Zaman geçti ve 1. Sınıfa başladı. Düz ve eğik çizgiler sonrası Melih için de kabus başlamıştı. “E” ve “L” harflerinden itibaren harf birleştirme sorunu kendini göstermeye başladı. “A” harfi ile halaya kalkmıştık artık. Tüm harfler Melih ve ben birlikte dans ediyorduk. Defter ve kalemini eline alınca titrek, irili-ufaklı ve ters harfler yazıyor, okumaya gelince de harf birleştirmeyi bir türlü başaramıyordu. Dehb dolayısıyla işimiz daha da zorlaşıyordu. Ders başına oturana kadar zaten zorlanırken oturduktan sonra çevredeki uyaranların etkisi ile odak süresi şu kadarcık “” evet evet şu kadarcık “” oluyordu. Yemek, su, tuvalet, uyku, kardeşiyle oynama isteği, karın ağrısı gibi üst üste koyunca boyumuzu aşan dağ gibi bahanelerle dolu birkaç hafta geçmişti ki zor da olsa “E” “L” “A” harflerini birleştirmeyi başarmıştık. Disleksi değil miydi acaba? Derkeeennn “K” harfi devreye girdi. “K, K, K, K, K…
Sana yemin ederim sevgili okur, K harfiyle çalıştıktan sonra Melih’i dinlenmeye gönderince halının desenlerine bakıp “K, K, K, K, K…” diyerek boşluğa bakarken yakaladım kendimi. Günler geçti neyle nasıl ne kadar çalışırsak çalışalım olmuyordu.
Öğretmeni bunun normal olduğunu, Melihin çalışmadığını, ciddiye almadığını, bizim yeteri kadar üzerine düşmediğimizi söyledi. Bir çok arkadaşı müfredata uygun ilerleme kat ederken Melih öğrendiği dört harfi okuyamıyordu. Bir gün eve geldiğinde öğretmeninin kendisine vurduğunu söyledi. Ertesi gün öğretmeni ile konuştuğumda çok şımardığı için vurmak zorunda kaldığını bunun normal olduğunu söyledi. Henüz altı yaşında bir çocuğa vurmanın neresi normal olabilirdi ki? Bunun asla kabul edilebilir bir şey olmadığını söylediğimde de değişen bir şey olmadı. İdare ile konuştum. Sınıf değişikliği de talep ettim. Çünkü diğer sınıflarda hiçbir çocuğa şiddet uygulanmazken bizim sınıfımızda Melih dahil başka çocuklara şiddet uygulanıyordu. Başka velilerin bu duruma ses çıkarmaması da ayrıca şaşılacak şeydi. Herkes dedikodu yaparken iş ciddiye binip şikayet etmeye gelince kimse benimle birlikte değildi. Sözlü şikayetin bir işe yaramadığını kısa sürede fark ettim. Yazılı şikayet için kolları sıvayıp yine diğer velilerle konuştuğumda yalnızca bir tek veli benimle birlikte olduğunu söyledi. Kızına hiç şiddet uygulanmada da şahit olduğu şiddet anne ve kızını ziyadesiyle travmatize etmişti. Bu anne benimle birlikte dilekçe vermiş okul ile ilk resmi yazışmamızı böyle başlatmıştık. Bu uzun bir süreç olacaktı. Bu sırada çocuklarımız da aynı sınıfta eğitim öğretime devam edecekti. K harfini bu karmaşada öğrenmişti “İ” ve “N” harflerini öğrenmiş arkadaşlarında çok sonra tabii. Bu arada zaman zaman öğretmeni yine vuruyordu. Biz yine öğretmeniyle konuşuyorduk ve yine değişen bir şey olmuyordu. Her gün Melih’e daha uslu durmasını söyleyip okula göndermek zorunda kalmanın acziyetini yaşadım ne yazık ki. Uslu olmasını söylemek gayet doğal ve gerekli olsa da bunu dayak yememesi için söylemek çok ağırdı. Melih’in öğretmeninden gördüğü şiddetin travmaları psikoloğumuzun uyguladığı oyun terapilere de yansıyordu. Dilekçenin dikkate alınması ve bir müfettiş görevlendirilmesi zaman alacaktı.
O günlerde çocuk psikiyatristi arayışım başladı ve psikoloğumuzun tavsiye ettiği bir çocuk psikiyatristini ziyarete gittik. Yaşadığımız süreçlerden bahsettik ve doktorumuz kapsamlı testler yaptı. Tahmin ettiğimiz gibi disleksili olduğunu ve Rehberlik Araştırma Merkezi’ne yani sonraki zamanlarda çokça adını anacağımız kısa ismiyle RAM’a gitmemiz gerektiğini söyledi. RAM, hastane, sağlık kurulu gibi çok aşamalı yollardan geçtik. RAM’da yine çok kapsamlı testler yapıldı. Uzun uğraşlardan sonra oğlumun disleksili olduğunu söyleyen bir belge almıştım elime. “Disleksi” yazmıyordu, “Özgül Öğrenme Güçlüğü” yazıyordu. Özgül öğrenme güçlüğü; zekiydi de herkesten farklı öğreniyordu, herkesten çok tekrar etmesi gerekiyordu ve tüm bunları yaparken içgüdüsel olarak herkesten daha hareketliydi. Bu durum aynı zamanda bir engel sayılıyordu. Nörotipik değil de nöroçeşitli olması bir engel statüsündeydi. Tüm bunları ve daha fazlasını üç kelimeye sığdırmıştı bu kâğıt. Olsun, engel sayılması kötü değildi. Engelli bireyler toplumda diğer insanlardan daha zor şartlarda yaşıyor olsa da bu onları saklanması ya da utanılmadı gereken insanlar yapmazdı. Bunu kimseden saklamak ya da utanmak gibi bir niyetin asla yoktu. Çocuğumu asla gizlemeyecek ya da problemli addetmeyecektim. Yıllar sonra bu satırları yazarken dönüp baktığımda bunu hiç zorlanmadan başardığımı görüyor ve kendimle gurur duyuyorum. Bu gururun nedenini ilerleten satırlarda anlattıklarımı okuyunca anlayacaksın sevgili okur.
Bu düşüncelerle RAM’dan çıkarken yolumu genç bir kadın kesti. Oğlumun durumunu ve rapor alıp almadığımızı sordu. Hiç tanımadığı birinin yolunu kesip neden böyle bir şey sorar ki insan? Şaşkındım ve yaşadığım şeyin ne olduğun pek farkında olmadan anlattım. Hanımefendi bir özel eğitim merkezinin çalışanıymış. Beni “kurumumuz” diye bahsettiği özel eğitim merkezine ısrarla davet etti ve süreçle ilgili hiç bilmediğim bir sürü kafa karıştırıcı şey söyledi. Oraya gitmeye mecbur hissettim kendimi. Zaten RAM süreçlerinde de özel eğitim merkezinden ücretsiz bireysel destek alabileceğimizi ve disleksili çocuklara özel öğrenme metotlarıyla çalışıldığı söylenmişti. Hanımefendinin yoğun ısrarları ve benim ne yapacağımı bilmeyişimle birlikte oğlumun kaydını da o özel eğitim merkezine yaptırmış olduk. Hiç durmadan sağa sola koşturan Melih, bebek arabasında durmadan ağlayan bir buçuk yaşındaki Ali ve yorgun bir anne… Üçümüz de okul, hastane ve RAM arasında mekik dokuyarak rapor almış ve özel eğitim merkezine bile kaydolmuştuk. Kaydolmuştuk diyorum çünkü o günlerde her şeyi o kadar birlikte yapıyorduk ki üçümüz tek bir insan gibi olmuştuk.
Geç saatte eve yorgun halde gelen eşim her defasında bu koşturmacada bizimle olamadığı için özür diliyordu. Evde olduğu kısıtlı zamanlarda bir çok şeyi birlikte yapıyorduk. Bazı zamanlar böyledir işte. Bazı zamanlar üç kişiyi bir kişi yaparken bir kişiye de hiç kişi yapar. Bu sözlerimi eşime bir sitem sanma sakın sevgili okur. O zaman şartlar onu gerektiriyordu ve bu asla ilgisizlik değildi. Öyle olması gerekiyordu. Bazen ne kadar çabalarsan çabala yahut seversen sev sadece öyle olur. Bu günkü insanın inşası için o zaman öyle olur. Gerekçesiz, amasız… buna da kader deriz.
Devamı gelecek…
Emel Çürükoğlu
Yeni yazılarımı bekleyiniz!


farkında olmak, farkındalık yaratmak… dile getirdiğiniz için teşekkürler…