Eğitim Çocuğu Yakalıyor mu?
- Yazar: Zübeyde Arslan
- 8 Ekim 2026
- 19 kez okundu
EĞİTİM ÇOCUĞU YAKALIYOR MU?
Bir çocuğa yıllardır aynı cümleyi söylüyoruz:
“Dikkatini ver.”
Peki hiç durup kendimize şu soruyu sorduk mu?
Bugünün çocuğundan istediğimiz dikkat, dünün çocuğundan istediğimiz dikkatle gerçekten aynı mı?
Çocukların dünyası değişti. Bilgiye ulaşma biçimleri değişti. Gün içinde karşılaştıkları uyaranların sayısı arttı. Bir çocuğun birkaç saniye içinde farklı görüntüler arasında geçiş yapabildiği, istediği bilgiye anında ulaşabildiği, oyunların ve dijital içeriklerin sürekli yeni bir uyaran sunduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Fakat çocuk okulun kapısından girdiğinde karşısına hâlâ büyük ölçüde aynı beklenti çıkıyor:
Uzun süre otur.
Dinle.
Not al.
Yönergeyi takip et.
Soruyu dikkatlice oku.
Uzun süre düşün.
Birbirine benzeyen onlarca soruyu çöz.
Ve sonunda öğrendiklerini, belirli bir süre içinde yapılan sınavla göster.
Burada bir çelişki yok mu?
Çocukların dikkatinin değiştiğini biliyoruz. Dijital dünyanın dikkat üzerindeki etkilerini konuşuyoruz. Ekran kullanımının niteliği ve süresi konusunda uzmanlar uyarıyor. Buna rağmen okulda çocuklardan hâlâ uzun süre kesintisiz dikkat göstermelerini bekliyoruz.
Üstelik bunu yapamadıklarında çoğu zaman ilk söylediğimiz şey yine aynı:
“Daha çok çalışmalısın.”
Oysa bazen sorun çocuğun çalışmak istememesi değil, öğrenme ortamının onun dikkatini nasıl kullandığını yeterince hesaba katmamasıdır.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Dijital dünyada büyüyen her çocuğun dikkat eksikliği yaşadığını söylemek doğru değil. Dikkat eksikliği klinik olarak değerlendirilmesi gereken bir durumdur ve yalnızca ekran kullanımıyla açıklanamaz. Ancak yoğun dijital medya kullanımının dikkat, çalışma belleği ve öz düzenleme gibi bilişsel süreçlerle ilişkisini inceleyen çok sayıda araştırma bulunuyor.
Örneğin 2025 yılında yayımlanan geniş kapsamlı bir sistematik derleme, çocuk ve ergenlerde bilgi ve iletişim teknolojilerinin yoğun kullanımının dikkat ve bazı yürütücü işlevlerle olumsuz ilişkiler gösterebildiğini ortaya koydu. Ancak araştırmacılar burada da önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Sonuçları yalnızca “ekran” belirlemiyor; kullanılan içeriğin türü, kullanım amacı, süre ve çocuğun gelişimsel özellikleri de önemli.
Yani mesele tableti ya da telefonu tamamen suçlamak değil.
Mesele, çocuğun dikkatini nasıl kullandığımızı anlamak.
Çünkü dikkat, sınırsız bir kaynak değil.
Bir çocuk sabah saatlerinden itibaren okulda, evde, telefonda, televizyonda, sosyal medyada ve çevresindeki pek çok uyaranla karşılaşıyor. Sonra ondan birkaç saat boyunca yüksek düzeyde odaklanmasını bekliyoruz.
Üstelik yalnızca odaklanmasını değil; okumasını, anlamasını, hatırlamasını, işlem yapmasını, problem çözmesini ve bütün bunları zaman baskısı altında yapmasını istiyoruz.
Sonra da sınav sonucuna bakıp:
“Bu çocuk neden yapamadı?” diye soruyoruz.
Belki de soruyu biraz değiştirmemiz gerekiyor.
“Bu çocuk gerçekten öğrenemedi mi, yoksa öğrendiğini gösterebileceği koşulları oluşturamadık mı?”
Çünkü öğrenmekle sınavda başarılı olmak her zaman aynı şey değildir.
Bir çocuk matematik konusunu anlamış olabilir ama uzun ve karmaşık bir soruda dikkatini kaybedebilir.
Bir öğrenci okuduğunu anlayabilir ama sınav sırasında kaygılandığında bildiklerini hatırlamakta zorlanabilir.
Bir çocuk konuyu biliyor olabilir ama zaman baskısı altında hata yapabilir.
Bir başka çocuk ise uzun süre aynı görevin başında kalmakta zorlanabilir.
Bunların hepsini yalnızca “çalışmadı” diyerek açıklamak, çocuğun yaşadığı güçlüğü anlamamızı engeller.
Daha da önemlisi, çocuk sürekli başarısız olduğu mesajını aldığında zamanla akademik güçlük, duygusal bir probleme dönüşebilir.
Önce not düşer.
Sonra aile endişelenir.
Ardından daha fazla ders, daha fazla soru, daha fazla deneme gelir.
Çocuk biraz daha sıkışır.
“Daha çok çalış.”
“Arkadaşın senden daha başarılı.”
“Bu kadar çalışmayla nasıl kazanacaksın?”
“Telefonu bırakırsan başarırsın.”
“Böyle devam edersen istediğin okula giremezsin.”
İyi niyetle söylenen bu cümlelerin bazıları, çocuğun zihninde bambaşka bir yere dönüşebilir:
“Ben yeterince iyi değilim.”
İşte burada akademik baskı ile çocuğun ruhsal iyi oluşu arasındaki ilişkiyi konuşmamız gerekiyor.
2023 yılında yayımlanan ve akademik baskı ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi inceleyen 52 araştırmayı değerlendiren bir sistematik derlemede, çalışmaların büyük bölümünde akademik baskı ile kaygı ve depresif belirtiler gibi olumsuz ruh sağlığı sonuçları arasında ilişki bulunduğu görüldü. Araştırmacılar nedensellik konusunda dikkatli olunması gerektiğini özellikle belirtiyor; ancak bulgular çocukların üzerindeki akademik baskının görmezden gelinemeyecek bir konu olduğunu gösteriyor.
Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’nin 2024 yılında yayımladığı araştırma da benzer bir tablo ortaya koyuyor. Avrupa ve Orta Asya’da yaklaşık 280 bin öğrencinin verilerinin değerlendirildiği çalışmada, okul baskısı özellikle ergenlik döneminde belirgin biçimde artmış durumda.
Burada bir an durup düşünmek gerekiyor.
Çocuklarımızdan başarılı olmalarını istiyoruz.
Ama başarı uğruna onların kendilerini yetersiz hissetmelerine ne kadar izin veriyoruz?
Başarıyı artırmak isterken acaba başarısızlık korkusunu mu büyütüyoruz?
Çünkü çocuk yalnızca sınavlarla mücadele etmiyor.
Bir yandan arkadaş ilişkileri var.
Bir yandan akran baskısı var.
Bir yandan zorbalık var.
Artık zorbalık yalnızca okul bahçesinde de kalmıyor. Dijital ortam sayesinde çocuk okuldan eve geldiğinde bile devam edebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’nin verilerine göre yaklaşık her altı okul çağındaki çocuktan biri siber zorbalığa maruz kaldığını bildiriyor.
Bütün bunların üzerine bir de “başarılı olmak zorundasın” baskısı eklendiğinde, çocuğun taşıdığı yükü yalnızca ders başarısıyla açıklamak mümkün mü?
Bazen sınıfta sessizleşen çocuk tembel değildir.
Bazen ödevini yapmayan çocuk sorumsuz değildir.
Bazen derse ilgisini kaybeden çocuk isteksiz değildir.
Bazen sınavda bildiğini yapamayan çocuk yetersiz değildir.
Bazen çocuk sadece çok yorulmuştur.
Belki de eğitim sisteminin en önemli görevlerinden biri, çocuğun davranışını hemen etiketlemek yerine o davranışın arkasındaki nedeni anlamaktır.
Bir çocuk neden dikkatini toplayamıyor?
Neden sürekli hareket etmek istiyor?
Neden ödev yapmak istemiyor?
Neden sınavdan korkuyor?
Neden arkadaşlarından uzaklaşıyor?
Neden “Ben yapamam.” demeye başladı?
Bu soruların cevaplarını bulmadan çocuğa daha fazla soru bankası vermek ne kadar işe yarar?
Elbette çocukların dikkatlerini geliştirmemiz gerekiyor. Sabretmeyi, başladıkları işi tamamlamayı, zorlandıklarında devam etmeyi ve dijital dünyayla aralarına sağlıklı sınırlar koymayı öğretmeliyiz.
Fakat bunun yolu yalnızca daha fazla baskı uygulamak değil.
Çocuğa dikkatini yönetmeyi öğretmeliyiz.
Dersi küçük öğrenme döngülerine ayırabilmeliyiz.
Çocuğun hareket etmesine, soru sormasına, düşünmesine ve üretmesine alan açabilmeliyiz.
Gerçek yaşam problemlerini sınıfa taşıyabilmeliyiz.
Sadece doğru cevabı değil, çocuğun nasıl düşündüğünü de değerlendirebilmeliyiz.
Ve belki en önemlisi, değerlendirmeyi yalnızca sınav sonucuna indirgememeliyiz.
Çünkü eğitim yalnızca “Ne kadar biliyorsun?” sorusunun cevabı değildir.
“Bildiğini kullanabiliyor musun?”
“Bir problemle karşılaştığında çözüm üretebiliyor musun?”
“Yanıldığında yeniden deneyebiliyor musun?”
“Dikkatini gerektiğinde toparlayabiliyor musun?”
“Kendini başarısız hissettiğinde yeniden başlayabiliyor musun?”
Bunlar da en az sınav puanı kadar önemli sorular.
21.yüzyıl çocuğunu 20. yüzyılın öğrenme kalıplarıyla yetiştirmeye çalışmak, çocuğu değiştirmeye çalışırken eğitim sistemini değişmez kabul etmek anlamına geliyor.
Oysa çocuk değiştiyse öğretmenin yöntemleri de değişmeli.
Çocuğun dünyası değiştiyse sınıfın dili de değişmeli.
Öğrenme biçimleri değiştiyse değerlendirme biçimleri de yeniden düşünülmeli.
Bu, çocuklardan hiçbir şey beklememek anlamına gelmiyor.
Tam tersine…
Onlardan daha fazlasını beklemek anlamına geliyor.
Sadece sınavda başarılı olmalarını değil; düşünebilmelerini, üretebilmelerini, dikkatlerini yönetebilmelerini, sorunlarla baş edebilmelerini, başarısızlıktan sonra yeniden başlayabilmelerini ve ruhsal olarak güçlü kalabilmelerini beklemek…
Çünkü geleceğin çocuklarına yalnızca bilgi yüklemeyeceğiz.
Onlara değişen bir dünyada kendilerini yönetmeyi öğreteceğiz.
Belki de artık çocuklara her gün “Dikkatini ver.” demeden önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz çocukların dikkatini değiştirmeye çalışırken, onların değişen dünyasına uygun bir eğitim sistemi kurmak için yeterince çaba gösteriyor muyuz?
Çünkü belki sorun çocukların dikkatinin azalması değil.
Belki asıl sorun, dikkatleri değişen çocuklardan hâlâ değişmeyen bir eğitim düzenine uyum sağlamalarını beklememizdir.
Zübeyde Arslan
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

çok güzel bir araştırma ve harika sonuçlar çıkarmışsınız hocam. özellikle bu günlerde artık geleceğin eğitimini kurmalıyız…
Yine bir sürü bilgi ve tavsiye öğrendim. Kaleminize yüreğinize sağlık hocam.