YAZ BİTTİ

YAZ BİTTİ

YAZ BİTTİ

Bavulun fermuarını çekerken çıkan o kuru ses, sadece bir kumaşın kapanışı değildi; iki aya sığdırılmaya çalışılan koskoca bir ömrün, çocukluğun ve gençliğin yeniden bir kilit arkasına kaldırılışıydı. Odadaki begonvil kokusu, açık pencereden içeri sızan hafif meltemle birlikte perdeyi havalandırıyor, sanki gitme der gibi insanın yüzüne vuruyordu.

​Güneş, Akdeniz’in sonsuz maviliğine doğru ağır ağır süzülürken, falezlerin üzerindeki o tanıdık gölge uzuyordu. Antalya’da yazın son günleriydi. Zaman, haziranın ilk haftasında buraya adım atıldığında durmuş gibi hissettiren o cömert zaman, ağustosun sonuna doğru bir kum saati gibi hızlanmış, parmakların arasından kayıp gitmişti. Her yıl aynı hikâye tekrarlanıyordu. Kış boyunca Gebze’nin sisli, gri sabahlarında pencereden bakıp “Bir gelse şu yaz, bir kavuşsam memleketime…” diye gün sayılan o koskoca dokuz ay, Antalya’ya ayak basıldığı anda sanki birkaç güne sıkışıveriyordu.

​Ahşap balkona çıkıp son bir kez Akdeniz’e baktı adam. Bu deniz, onun ilk yüzmeyi öğrendiği, dizini taşlara vurup kanattığı, ilk aşkın heyecanını kalbinde hissettiği denizdi. Kaleiçi’nin dar, taştan sokaklarında yalınayak koştuğu günlerin yankısı hâlâ o duvarlarda saklıydı. Portakal çiçeği kokulu akşamüstleri, mahalle aralarından yükselen çocuk neşeleri, fırından yeni çıkmış sıcak ekmeğin kokusuyla deniz tuzunun birbirine karıştığı o unutulmaz gençlik yılları… Antalya onun için sadece doğduğu şehir değildi; ruhunun, benliğinin, ilk gençlik hayallerinin yeşerdiği topraktı. İnsan nereye giderse gitsin, çocukluğunu yaşadığı yerin gökyüzünü sırtında taşırdı.

​Aşağıda arabaya yüklenen bavullar, biten bir rüyanın somut kanıtları gibi duruyordu. Dışarı çıktı, bahçedeki turunç ağacının yaprağına dokundu, bir dal begonvili avucunun içinde hafifçe sıktı. Kokusu sinseydi keşke ellere, bütün kış Gebze’de yalnız kaldıkça koklasaydı. Arabanın kapısı kapandığında, Toroslar’a doğru tırmanan yolda gözü dikiz aynasındaydı. Antalya, arkada süzülen mavi bir tül gibi yavaş yavaş küçülüyor, dağların kıvrımları arasında kayboluyordu. O an içini kaplayan derin sızı, her yıl yenilenen bir yara gibi sızlamaya başladı. Antalya geride kalıyordu. Çocukluğu, gençliği, denizin o iç ısıtan sıcaklığı ve o kaygısız günler yine bir sonraki yaza erteleniyordu.

​Yol uzadıkça hava değişiyor, Akdeniz’in o nemli ve sıcak nefesi yerini Anadolu’nun sert, karasal serinliğine bırakıyordu. Toroslar aşıldıkça gökyüzünün rengi bile başkalaşıyordu. Akdeniz’in o berrak, göz alıcı turkuazı geride kalırken, ufuk çizgisini sanayi bacalarının, gri bulutların ve telaşlı bir hayatın gölgeleri kaplamaya başlıyordu.

​On iki yıl olmuştu Gebze’ye yerleşeli. On iki koskoca yıl… İlk zamanlar sürgün gibi gelen bu şehir, zamanla başka bir yuvanın, başka bir hayatın adresi olmuştu. Gebze, çarkların döndüğü, fabrikaların düdük çaldığı, insanların rızık peşinde koşturduğu hummalı bir kovan gibiydi. Antalya’nın o sakin, acelesi olmayan ritmine hiç benzemiyordu. Ama insanı bir yere bağlayan şey sadece doğduğu topraklar değil, o topraklar üzerinde büyüyen candı.

​Gece yarısına doğru Gebze’ye vardıklarında, arabadan inen adamın adımları ağırlaşmıştı. Şehrin üzerindeki o tanıdık akşam buğusu, hafif çiseleyen bir sonbahar yağmuruyla birleşmişti. Merdivenleri çıkarken içindeki o Antalya özlemi, göğsüne oturan ağır bir taş gibiydi. “Yine bitti,” diye fısıldadı kendi kendine. “Yine gelip geçti koca yaz…”

​Kapıyı anahtarla açtığında, evin içinden gelen sesler koridora yayıldı.

​”Geldiler! Dede geldi!”

​Bir anda koridorun sonunda beliren minik adımlar, fayansların üzerinde yankılandı. Torunu, kollarını iki yana açmış, gözlerinde dünyalara değer bir sevinç ışığıyla ona doğru koşuyordu. Bütün yorgunluğu, içindeki o kapkara hüzün, Antalya’nın falezlerinden kayıp giden o mavi hayal, o minik kollar boynuna sarıldığı anda bir süreliğine donup kaldı.

​”Dede! Çok özledim seni! Bize ne getirdin?”

​Torununu kucağına alıp bağrına bastı. Onun kokusunu içine çekerken, içindeki o büyük çelişkinin tam ortasında durduğunu hissetti. Gebze; evlatlarının, gözünden sakındığı torununun, kurduğu hayatın, alın terinin ve aile sıcaklığının şehriydi. Antalya’da kalan parçası geçmişi, çocukluğu ve gençliğiydi; Gebze’deki parçası ise bugünü, geleceği ve canından can olan evlatlarıydı.

​İşte tam o an, dudaklarından dökülmeyen ama yüreğini bir bıçak gibi ikiye bölen o cümle zihninde yankılandı: Bir yanım çiçek açar, bir yanım yaprak döker…

​Antalya’dan ayrılırken yaprak döken o ihtiyar ağaç, Gebze’de torununun gülüşüyle, evlatlarının “Hoş geldin baba” deyişiyle yeniden taze tomurcuklar veriyordu. İnsan kalbi ne garip bir saraydı ki, aynı anda hem bir ayrılığın matemini tutabiliyor hem de kavuşmanın sevinciyle sarhoş olabiliyordu.

​Ertesi sabah Gebze’de uyanmak, başka bir gerçekliğe göz açmaktı. Pencereyi açtığında yüzüne çarpan şey denizin tuzlu kokusu değil, sanayi şehrinin o serin ve puslu havasıydı. Kahvaltı masasında çocukları bir yandan iş telaşını anlatıyor, bir yandan Antalya tatilinin nasıl geçtiğini soruyorlardı. Onlara gülümsüyor, denizden, sıcak günlerden, eski dostlardan bahsediyordu ama aklı hâlâ Kaleiçi’nin o akşamüstü serinliğindeki taş çeşmedeydi.

​Güzeller Mahallesi’nin sokaklarında yürürken, üzerindeki hırkama daha sıkı sarındı. Sonbahar Gebze’ye erken gelirdi. Rüzgâr, kaldırımdaki sararmış çınar yapraklarını sürüklerken, adam adımlarını yavaşlattı. Önündeki kış uzun olacaktı. Yine yağmurlar yağacak, yine karlar sokakları kaplayacak, soğuk camların arkasından dışarıya bakıp Antalya’nın o fırtınalı ama asla soğumayan kışlarını, denizin kabaran dalgalarını hayal edecekti.

​Takvim yapraklarını zihninde tek tek devirmeye başladı bile. Eylül, ekim, kasım… Sonra dondurucu ocak ve şubat… Nisanın ardından gelecek o ılık mayıs rüzgârı… Ve nihayet haziran! Yeniden bavullar hazırlanacak, yeniden Toroslar’ın o muhteşem virajlarından aşağıya, mavi cennete doğru süzülecekti. Ama biliyordu ki, o gün geldiğinde de bu sefer Gebze’de kalan evlatlarının, torununun özlemi içini sızlatacaktı. Antalya’dayken Gebze’yi, Gebze’deyken Antalya’yı özleyen bir ruhun arafıydı bu.

​Akşam eve döndüğünde, çalışma masasının üzerine oturdu. Cebinden çıkardığı küçük bir deniz kabuğunu ve Antalya’dan topladığı kurumuş bir begonvil yaprağını masanın kenarına koydu. Yanına da torununun bugün çizip ona hediye ettiği, rengârenk boyanmış bir aile resmini bıraktı.

​Bir yanda Akdeniz’in tuzlu hatırası, diğer yanda Gebze’nin sıcak gerçekliği…

​Gözlerini kapattı. İçindeki iki şehir, iki ayrı zaman dilimi, iki farklı sevda birbirine karıştı. Biri onun kökleriydi, diğeri ise dalları. Kökleri olmadan yaşayamazdı insan, ama dalları ve meyveleri olmadan da ayakta kalamazdı. Antalya onun toprağıydı, Gebze ise o topraktan göğe yükselen hayatı.

​Cama vuran ilk damlalarla birlikte derin bir nefes aldı. Kış başlayabilirdi artık. Çünkü biliyordu ki, ne kadar soğuk olursa olsun kış, eninde sonunda hazirana teğet geçecekti. Ve o haziran geldiğinde, içindeki o yaprak döken yan, yeniden Akdeniz’in güneşiyle çiçek açacaktı. O zamana kadar, torununun minik elini tutup Gebze’nin yağmurlu sokaklarında yürümek, hayata tutunmanın en güzel, en hüznü bile güzelleştiren yolu olmaya devam edecekti.

Cevat İnan

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

HANIMELİ BALLARI

 

Yorumlar (3)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    harika bir hikaye hocam…

    1. Cevat İnan dedi ki:

      Gerçekler. Her yıl yaşadıklarım…

  2. Sevgi GÜLTEKİN dedi ki:

    Ellerinize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cevat İNAN

Cevat İnan 1962 yılında Antalya’da doğdum. Hayatımı resim sanatına, edebiyata ve eğitime adamış bir ressam ve yazarım. Geleneksel bölgesel motifleri modern çizgilerle buluşturduğum tuval çalışmalarımın yanı sıra, "Mekteb-i Sanat" bünyesinde resim eğitmenliği yaparak geleceğin sanatçılarını yetiştiriyorum. Yazın dünyasında ise tiyatro sahneleri için yazdığım "Budak Yerinden" oyununun, yetişkin romanlarımın ve en önemlisi çocukların hayal dünyasına hitap eden Zaman Yolcuları ile Emir ve Sihirli Kalemin Maceraları adlı çocuk kitaplarımın yazarıyım. Kelimelerin ve renklerin rehberliğindeki bu üretim sürecine Antalya’da devam etmekteyim.