Bakırın Gazabı
- Yazar: Erol ATLAS
- 27 Temmuz 2026
- 25 kez okundu
BAKIRIN GAZABI
Elektriğin hayal olduğu günlerde, toprak damlı, bir göz kerpiç evimiz…
Toz toprak içindeki sokağın kenarında, mazlumluğun, garipliğin, öksüzlüğün ve yetimliğin kol gezdiği bir virane… Tencerenin kaynamadığı, gaz lambasının bile yanmadığı, mumun dahi lüks sayıldığı o evde, yetim çocukların yaşam mücadelesi…
O yılları anlatmak kolay değil. Her hatırası hüzün, her günü gözyaşı… İnsan yüreğindeki yaralar kabuk bağlamıyor; sanki her gün yeniden kanıyor. O yıllar, hayalini kurmanın bile acı verdiği yıllardı.
İhtiyar bir babamız vardı… Garip ama onurlu… Elinden gelen her şeyi yapmaya çalışan bir baba. Annemizi toprağa verdikten sonra hem anne hem baba olmuştu bize. Gecenin zifiri karanlığında, çaresizliğine efkâr katan sigarasını yakar, gözlerinden damla damla akan yaşlarla söndürür, sonra tekrar yakardı. Tesellisi bile gözyaşına yenik düşerdi. O ihtiyar bekçi, benim babamdı.
Bazen günlerce nöbette kalırdı. Evde ne anne vardı ne de bir abla… Zaten annem cennete gidince bütün umutlarımızı, mutluluğumuzu ve yaşama sevincimizi de beraberinde götürmüştü.
Yine sıcak bir Temmuz günüydü. Babam işe gitmeden önce bize yemek hazırlamıştı. O zamanlar çelik ya da porselen tabaklar nerede… Evimizde kalaylı bakır tencereler vardı. Ama ihtiyar babam nereden bilsin kalayın bittiğini? Nereden bilsin kalaysız bakırın zehir saçacağını?
Yemeği hazırlayıp bir köşeye bırakmıştı. Biz uyanınca aç kalmayalım diye…
Sabah uyandık. Karnımız açtı. Çocuk aklı işte… Yemeğin ne rengi ne de kokusu pek iç açıcı değildi ama açlık, her şeyi unutturuyordu. Lokmalarımızı yedik.
Saatler geçtikçe içimde bir terslik hissetmeye başladım. Midem bulanıyor, başım dönüyor, bedenim güçten düşüyordu. Kardeşlerim de aynı durumdaydı. Kendimizi güçlükle sokağa attık ve kusmaya başladık.
Komşular koşarak geldiler.
“Ne oldu çocuklar? Ne yediniz?” diye sordular.
Biz de tencereyi gösterdik.
İşte o zaman anlaşıldı… Kalayı bitmiş bakır tencerede pişirilip uzun süre sıcakta bekleyen yemekten hepimiz bakır zehirlenmesi geçirmiştik.
Ben ve kardeşlerim hastaneye kaldırıldık.
Günler günleri kovaladı… Kardeşlerim tedaviye cevap verdi, birer birer uyandılar. Ama ben yoğun bakımda kaldım. Ne gündüzün farkındaydım ne gecenin… Kaç gün geçtiğini bile bilmiyordum.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey; bitkin, yorgun ama umutla bana bakan babamın gözyaşlarıydı. Kardeşlerimin sessizce ağladığını görüyordum.
Babam titreyen sesiyle haykırıyordu:
“Kara gözlüm… Zeytin gözlüm… Uyandın ya… Allah seni bize bağışladı ya…”
Sonradan öğrendim ki üç dört gün boyunca yoğun bakımda yaşam mücadelesi vermişim.
O eski hastanelerde aynı odada altı yedi çocuk yatardı. Her çocuğun başucunda annesi olurdu. Anneler, Temmuz sıcağında çocuklarının terini siler, saçlarını okşar, şefkat dolu elleriyle onlara umut olurdu.
Ben ise başımı çeviriyor, o anneleri görmemeye çalışıyordum.
Çünkü biliyordum…
Benim annem gelmeyecekti.
Yine de çocuk yüreğim kapıya bakıyordu.
“Belki gelir… Belki beni sarar…” diye bekliyordum.
Olmayan bir annenin özlemi, küçücük yüreğimde fırtınalar koparıyordu.
Ağladığımı babam görmesin diye gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum. Ellerini sımsıkı tuttum. Defalarca öptüm. Yüzüme sürdüm.
Gözyaşlarım babamın ellerine düşünce anladı…
Ben annemi özlüyordum.
Baba yüreği dayanamadı.
Beni kollarına aldı.
Anne gibi sarıldı.
O an odadaki sessizlik bozuldu. Duvarlar sustu ama anneler ağlıyordu… Yetim bir çocuğun gözyaşlarına ortak oluyorlardı.
Günler geçti…
Hastaneden çıktık ve yine o garip, yoksul, çaresiz evimize döndük. Zaten başka gidecek yerimiz yoktu.
Ama olsun…
Allah öldürmedi.
Ölümün kıyısından döndük.
Hayata yeniden “Merhaba.” dedik.
Bakırın zehrine yenilmedik.
Yoksulduk…
Yetimdik…
Öksüzdük…
Ama ayaktaydık.
Yaşamak güzeldi.
Umutla yarınlara bakabilmek güzeldi.
Bugünden düne değil, dünden bugüne uzanan bütün hatıralara selam olsun…
Canı pahasına bizleri büyüten babama selam olsun.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun…
Allah’ın bağışladığı bütün yetim canlara selam olsun…
Saygılarımla…
Yetim Erol
Erol Atlas
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

içimden gelen söz “garibin yüzü gülür mü?” yine duygu dolu yine yüreklere dokunan harika bir anı…