YENİ MODEL ŞEHİRLER GETTOLARDA YAŞAM

YENİ MODEL ŞEHİRLER GETTOLARDA YAŞAM

YENİ MODEL ŞEHİRLER GETTOLARDA YAŞAM

Modern Kentlerin Görünmez Duvarları ve İnsanlığın Yeni Yalnızlığı

Bir zamanlar şehirler, insanların birbirine yaklaşmak için kurduğu ortak yaşam alanlarıydı. Meydanlar karşılaşmanın, sokaklar dayanışmanın, mahalleler ise toplumsal hafızanın mekânlarıydı. İnsanlar aynı çeşmeden su içer, aynı fırından ekmek alır, birbirlerinin sevinçlerine ve acılarına tanıklık ederlerdi. Bugün ise insanlık, tarihinin en kalabalık şehirlerini inşa ederken belki de birbirinden en fazla uzaklaştığı çağını yaşamaktadır.

Gökdelenler yükseliyor, yollar genişliyor, alışveriş merkezleri çoğalıyor. Akıllı binalar, güvenlik kameraları, yüz tanıma sistemleri ve dijital erişim teknolojileri kent yaşamının vazgeçilmez unsurları hâline geliyor. Fakat bütün bu gelişmelerin ortasında eski bir soru yeniden beliriyor: Şehirler gerçekten insanlar için mi tasarlanıyor, yoksa insanlar şehirlerin ekonomik düzenine uyum sağlamak zorunda bırakılan unsurlara mı dönüşüyor?

Modern kent, yalnızca beton, cam ve çelikten oluşan mimari bir yapı değildir. Aynı zamanda ekonomik gücün, toplumsal sınıfların, kültürel farklılıkların ve siyasal tercihlerin mekâna yansımış biçimidir.

Henri Lefebvre‘nin ortaya koyduğu kent hakkı düşüncesi, şehrin yalnızca içinde yaşanılan bir yer değil, sakinlerinin onu dönüştürme hakkına sahip olduğu ortak bir toplumsal alan olduğunu hatırlatır. Ancak günümüz kentlerinde bu hakkın herkes tarafından eşit biçimde kullanılabildiğini söylemek güçtür.

Bir tarafta yüksek duvarlarla çevrili lüks konutlar, özel güvenlikli siteler, yüzme havuzları ve peyzaj bahçeleri bulunmaktadır. Diğer tarafta altyapı sorunlarıyla mücadele eden mahalleler, dar sokaklar, kalabalık konutlar ve giderek ağırlaşan yaşam koşulları vardır.

Aynı gökyüzünün altında yaşayan insanlar, birbirinden bütünüyle farklı dünyalara uyanmaktadır.

İşte modern gettolaşmanın en çarpıcı görünümü burada ortaya çıkar.

Getto kavramı tarihsel olarak belirli toplulukların zorunlu biçimde ayrıştırıldığı yerleşim alanlarını ifade ederken, günümüzde kentsel dışlanma ve mekânsal eşitsizlik tartışmalarında daha geniş bir anlamda da kullanılmaktadır. Bununla birlikte her yoksul mahalleyi ya da kapalı siteyi aynı tarihsel anlamda getto olarak değerlendirmek doğru değildir.

Yeni kent düzeninde ayrışma bazen görünür duvarlarla, bazen konut fiyatlarıyla, bazen ulaşım olanaklarıyla, bazen de insanların birbirleriyle kuramadığı ilişkilerle meydana gelir.

Bir şehir düşünelim:

Aynı cadde üzerinde yükselen iki bina olsun. Birinin kapısında özel güvenlik görevlileri, diğerinin önünde iş bekleyen insanlar bulunsun. Birinin penceresinden şehrin ışıkları seyredilirken diğerinin penceresinden geçim kaygısının gölgesi görünsün.

Aralarındaki mesafe yalnızca birkaç yüz metre olabilir. Fakat bu iki yaşam arasındaki toplumsal uzaklık, kilometrelerle ölçülemeyecek kadar büyüktür.

Modern şehirlerin görünmez sınırları haritalarda gösterilmez. Çünkü bu sınırlar çoğu zaman insanların gelirlerinde, eğitim olanaklarında, sosyal çevrelerinde ve geleceğe ilişkin beklentilerinde saklıdır.

Pierre Bourdieu’nün ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye kavramları, bu eşitsizliğin yalnızca para üzerinden açıklanamayacağını gösterir. İnsanların sahip olduğu ilişkiler, eğitim birikimi, kültürel alışkanlıklar ve toplumsal ağlar da kent içindeki konumlarını belirler.

Dolayısıyla modern şehirde aynı yerde yaşamak, aynı imkânlara sahip olmak anlamına gelmez.

Üstelik gettolaşma yalnızca yoksulluğun mekânsal görünümü değildir. Zenginlik de kendi içine kapanarak başka bir ayrışma biçimi yaratabilir.

Dış dünyadan güvenlik duvarlarıyla ayrılmış lüks siteler, sakinlerine konfor ve mahremiyet sunarken farklı toplumsal kesimlerle gündelik karşılaşmaları azaltabilir. Böylece kent, birbirini tanımayan insanların yan yana yaşadığı küçük adacıklara bölünür.

Bir tarafta yoksulluğun zorunlu yalnızlığı, diğer tarafta ayrıcalığın tercih edilmiş yalıtılmışlığı vardır.

Her ikisinde de ortak yaşamın bağları zayıflama tehlikesi taşır.

Georg Simmel, büyükşehir yaşamının yoğun uyaranları karşısında bireyin kendisini korumak için geliştirdiği mesafeli tutuma dikkat çekmişti. Bugünün kentlerinde bu mesafe yalnızca psikolojik değil, mimari ve teknolojik bir özellik de kazanmıştır.

Artık insanlar birbirlerinin kapılarını çalmak yerine dijital ekranlardan haberleşmekte, komşularını tanımadan aynı binada yıllarca yaşayabilmektedir. Ortak alanlar çoğalırken gerçek karşılaşmalar azalabilmektedir.

Bir apartmanda yüzlerce insan bulunabilir; fakat bir insanın hastalandığını, yalnız kaldığını veya yardıma ihtiyaç duyduğunu kimse fark etmeyebilir.

Bu durum modernleşmenin kaçınılmaz sonucu değildir. Ancak kent planlamasının yalnızca ekonomik verimlilik ve fiziksel büyüme üzerinden değerlendirilmesinin doğurabileceği önemli bir toplumsal risktir.

Çünkü şehir, yalnızca insanların barındığı bir mekân değil, birbirlerinin varlığına tanıklık ettiği bir yaşam alanıdır.

Yeni model şehirlerin bir başka çelişkisi de teknolojik gelişmişlikle insani gelişmişliğin her zaman aynı doğrultuda ilerlememesidir.

Akıllı trafik sistemleri kurulabilir, enerji tüketimi dijital olarak yönetilebilir, binaların güvenliği yapay zekâ destekli sistemlerle sağlanabilir. Fakat bütün bunlar tek başına toplumsal adaleti, dayanışmayı ve aidiyet duygusunu yaratamaz.

Bir şehrin ne kadar akıllı olduğu, yalnızca kullandığı teknolojilerle değil, çocuklarına, yaşlılarına, engellilerine ve ekonomik bakımdan kırılgan sakinlerine sunduğu yaşam olanaklarıyla da değerlendirilmelidir.

Çocukların güvenle oynayamadığı, yaşlıların yürüyemediği, yoksulların merkezden uzaklaştırıldığı ve kamusal alanların giderek ticarileştiği bir kent, teknik açıdan gelişmiş olsa bile insani açıdan eksiklikler taşıyabilir.

David Harvey’nin kentleşme ve sermaye birikimi üzerine düşünceleri, şehirlerin ekonomik süreçlerle nasıl yeniden şekillendirildiğini anlamamız açısından önemlidir. Konutun yalnızca barınma ihtiyacı değil, yatırım aracı olarak görülmesi, kent merkezlerinin dönüşümünü ve bazı toplumsal kesimlerin yerinden edilmesini hızlandırabilir.

Böylece insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan barınma, giderek daha ağır ekonomik koşullara bağlanır.

Bir zamanlar insanların yaşam kurmak için seçtiği mahalleler, zamanla insanların ekonomik güçleri yetmediği için terk etmek zorunda kaldığı alanlara dönüşebilir.

Ve şehir büyürken insanın kendisine ayrılan yaşam alanı daralabilir.

Bu noktada mesele yalnızca mimari değil, aynı zamanda ahlakidir.

Bir toplumun gelişmişliği, en yüksek binasının kaç katlı olduğuyla değil, en kırılgan bireyinin hangi koşullarda yaşayabildiğiyle de ölçülmelidir.

Kentlerin geleceği üzerine düşünürken şu soruyu sormak zorundayız: 

İnsanları birbirinden ayıran duvarları daha estetik hâle getirmek mi istiyoruz, yoksa bu duvarlara duyulan ihtiyacı azaltan bir toplumsal düzen mi kurmak istiyoruz?

Çünkü güvenlik, yalnızca kapıları kilitlemekle sağlanmaz. Güvenliğin toplumsal boyutu, adaletin, karşılıklı güvenin ve ortak sorumluluk duygusunun güçlenmesiyle ilişkilidir.

Gerçek anlamda yaşanabilir bir şehir, farklı gelir gruplarının, kültürlerin ve kuşakların birbirleriyle karşılaşabildiği; parkların, meydanların, kütüphanelerin, okulların ve ulaşım sistemlerinin ortak yaşamı desteklediği bir şehir olmalıdır.

Bir çocuğun geleceği, doğduğu mahallenin posta koduyla sınırlanmamalıdır.

Bir yaşlının dünyası, yaşadığı binanın dört duvarına hapsedilmemelidir.

Bir insanın toplum içindeki değeri, oturduğu konutun fiyatıyla ölçülmemelidir.

Modern şehirlerin asıl başarısı, yüksek binalar arasında ne kadar boşluk bırakıldığı değil, insanlar arasında ne kadar yakınlık kurulabildiğiyle anlaşılacaktır.

Belki gelecekte şehirler daha da yükselecek. Sürücüsüz araçlar sokaklarda dolaşacak, yapay zekâ kentlerin enerji tüketimini düzenleyecek, robotlar gündelik yaşamın pek çok işini üstlenecek.

Ancak bütün bu gelişmelerin ortasında insan, başka bir insanın sesini duyamıyorsa, teknoloji yalnızlığın üzerini örten parlak bir örtüden ibaret kalabilir.

İnsanlık, şehirleri inşa ederken kendi toplumsal varoluşunu da yeniden biçimlendirmektedir.

Bu nedenle kent planlaması yalnızca mühendislerin, mimarların ve yatırımcıların değil; sosyologların, filozofların, sanatçıların ve en önemlisi o şehirlerde yaşayan insanların ortak meselesidir.

Çünkü şehir dediğimiz şey, binaların toplamından çok daha fazlasıdır.

Şehir, bir çocuğun sokakta duyduğu kahkaha, bir yaşlının selamını alan komşu, bir yabancıya uzatılan yardım eli, ortak bir acının etrafında birleşen insanların hafızasıdır.

Bunlar kaybolduğunda geriye kusursuz tasarlanmış fakat ruhunu yitirmiş mekânlar kalabilir.

Ve belki de çağımızın en büyük kentsel paradoksu şudur:

İnsanlık, gökyüzüne yaklaşmak için binalarını yükseltirken birbirine ulaşmak için gereken mesafeyi büyütmektedir.

Oysa bir şehrin gerçek yüksekliği gökdelenlerinin zirvesinde değil, insan onuruna verdiği değerde saklıdır.

Geleceğin şehirleri, insanları birbirinden ayıran yeni gettolar değil, birbirine yaklaştıran ortak yaşam alanları olmalıdır.

Çünkü duvarların ardında büyüyen şehirler, bir gün kendi yalnızlıklarının içinde kaybolabilir.

Ve unutulmamalıdır ki bir kenti yaşanabilir kılan şey, betonun dayanıklılığı değil, insan ilişkilerinin sıcaklığıdır.

Yeşim Şahin Yaman

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

EVRENİN GÖRÜNMEYEN RESEPTÖRLERİ: KAOSUN İÇİNDEKİ TANRISAL DÜZEN

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    her yazınızda “evet ruhumdakini söylemiş, hem de bilimsel olarak” diyorum. kaleminize sağlık hocam…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Çok yerinde bir bakış açısı. Yüreğinize, kaleminize sağlik.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeşim Şahin YAMAN

YEŞİM ŞAHİN YAMAN Ankara doğumlu yazar ve emekli diş hekimi Yeşim Şahin Yaman, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi mezunudur. Yalova’da yaşamaktadır. Roman, öykü, şiir, deneme ve senaryo türlerinde eserler üretmekte; Yorucu.com’da yazılar yayımlamaktadır. Sosyoloji ile Halkla İlişkiler ve Reklamcılık eğitimlerini sürdürmektedir. Edebiyatın yanı sıra resim, seramik ve el nakışıyla ilgilenmektedir. ESERLERİ • Sinemanın Büyülü Denizinde Sinopsis Dalgaları • Halkla İlişkiler Dijital İletişim ve Sosyal Sorumluluk Yönetimi • Kriz ve Yönetimi • Dünya Büyük Bir Masaldı • Her Şey Çok Önceden Söylendi • Modern Dünyanın Küçük Delilikleri • Seramik Öyküler • Yanlış Zaman • Dünyanın Mitolojik Aşk Şiirleri • Kömür Karası Bir Türkü • Dağların Nefesi • Yemin ve Kül • Gelecekten Damat • Ekrandaki Kibritler • Diken • Kara Yazma • Geri Geldik • Antarktika Kodu • Berlin’de Kaybolan Bahar • Cinema of Magic • Evvel Zaman İçinde