YARININ HATIRASI

YARININ HATIRASI

YARININ HATIRASI

Henüz yaşamadığımız bir şeyi neden bazen hatırlıyormuş gibi hissederiz?

Bir sabah uyandığınızı düşünün.

Henüz yaşanmamış bir günü zihninizde canlandırıyorsunuz.

Bir kapı beliriyor. Ardında hiç görmediğiniz bir oda. Pencereden içeri süzülen solgun bir ışık. Masanın üzerinde tanımadığınız bir fincan.

Sonra tuhaf bir duygu beliriyor:

Sanki bunların hepsini daha önce yaşamışsınız.

Oysa yaşamadınız.

Belki de insan zihninin en ilginç sorularından biri tam burada başlıyor. Çünkü zihnimiz yalnızca başımızdan geçenleri saklamıyor; henüz gerçekleşmemiş olanları da kuruyor.

Üstelik bunu yaparken kullandığı malzemenin önemli bir bölümünü geçmişimizden alıyor.

Peki, hatırladığımız her şey gerçekten geçmişe mi ait?

BELLEĞİN İÇİNDE BİR KAMERA YOK

Belleği çoğu zaman hayatımızın kayıt cihazı gibi düşünürüz.

Yaşarız.

Beyin kaydeder.

Yıllar sonra hatırlarız.

Oysa bilimsel araştırmalar bu tablonun oldukça eksik olduğunu gösteriyor.

Bellek, geçmişin kusursuz bir kopyasını saklayan pasif bir arşivden çok, parçaları yeniden bir araya getiren kurucu bir sistem olarak çalışıyor. Hatırladığımız bir olayın ayrıntıları zaman içinde değişebiliyor; farklı deneyimlerden gelen parçalar aynı zihinsel sahnede birleşebiliyor.

Bu ilk bakışta bir kusur gibi görünebilir.

Ancak tam da bu esneklik, zihnin geleceğe ilişkin olasılıkları kurmasına yardımcı olabilir.

Çünkü yarın, dünün tekrarı değildir.

Geleceği düşünebilmek için yalnızca geçmişi saklamak yetmez.

Geçmişi yeniden düzenleyebilmek gerekir.

ZİHİN GELECEĞİ NEDEN GEÇMİŞTEN YAPIYOR?

Hiç gitmediğiniz bir tatili hayal edin.

Zihniniz muhtemelen boşluktan bir dünya yaratmayacaktır.

Daha önce gördüğünüz bir denizin rengini kullanabilirsiniz. Başka bir yerde duyduğunuz bir müziği ekleyebilirsiniz. Çocukluğunuzdaki bir evin penceresini o manzaranın içine yerleştirebilirsiniz.

Hatta tanıdığınız birinin yüzünü, hiç gitmediğiniz bir şehirde hayal edebilirsiniz.

Ortaya çıkan sahne daha önce hiç yaşanmamıştır.

Ancak içindeki parçaların önemli bir bölümü size aittir.

Araştırmacıların yapıcı epizodik simülasyon olarak ele aldığı yaklaşım, insan zihninin geçmiş deneyimlerden gelen ayrıntıları esnek biçimde yeniden birleştirerek olası gelecek olaylarını zihinsel olarak simüle edebildiğini ortaya koyuyor.

Başka bir ifadeyle:

Beyin geleceğin fotoğrafını çekmiyor.

Geçmişin parçalarıyla geleceğin taslağını çiziyor.

BEYNİN ZAMAN MAKİNESİ

İnsan zihni yalnızca geçmişi hatırlamakla kalmıyor; kendisini henüz gerçekleşmemiş bir olayın içine zihinsel olarak yerleştirebiliyor.

Araştırmalarda geçmiş deneyimleri hatırlarken ve gelecekte gerçekleşebilecek olayları hayal ederken örtüşen bazı beyin ağlarının etkinleştiği görülüyor.

Bu ağlar arasında hipokampusun da bulunduğu medial temporal bölgeler önemli bir yere sahip. Bununla birlikte, hipokampusun geleceği hayal etmedeki rolünün tam olarak nasıl gerçekleştiği hâlâ araştırılıyor.

Dolayısıyla karşımızda kesin olarak çözülmüş tek bir mekanizma değil, giderek daha iyi anlaşılan karmaşık bir bilişsel sistem bulunuyor.

Yine de tablo dikkat çekici:

Geçmişi hatırlarken kullandığımız bazı zihinsel sistemler, geleceği hayal ederken de devreye giriyor.

Sanki beynimiz zamanı birbirinden tamamen kopuk iki oda olarak görmüyor.

Bir kapı geçmişe açılıyor.

Diğeri geleceğe.

Fakat iki kapının anahtarı aynı çekmecede duruyor.

BELKİ DE HAFIZA, GELECEĞİN HAM MADDESİDİR

Belleği yalnızca geçmişte kalmış olayların deposu olarak görmek, onun işlevini eksik anlamamıza neden olabilir.

Geçmişte yaşadığımız bir olay, gelecekte vereceğimiz bir kararı etkileyebilir.

Daha önce karşılaştığımız bir durum, benzer bir ihtimal ortaya çıktığında seçenekleri değerlendirmemize yardımcı olabilir.

Bir zamanlar yaptığımız bir hata, henüz gerçekleşmemiş bir durumu zihnimizde prova etmemize neden olabilir.

Bu açıdan bakıldığında hafıza yalnızca,

“Ne oldu?” sorusuna cevap vermiyor.

Aynı zamanda,

“Bir daha olursa ne yapabilirim?” sorusunun da malzemesini sağlıyor.

Episodik gelecek düşüncesinin planlama, karar verme ve olası sonuçları zihinsel olarak değerlendirme süreçleriyle ilişkili olduğu düşünülüyor.

Geçmiş, bu nedenle yalnızca arkamızda bıraktığımız bir yer değil.

Geleceğe hazırlanırken yanımızda taşıdığımız görünmez bir malzeme.

 

İŞTE EN TUHAF NOKTA

Şimdi hiç yaşamadığınız bir olayı zihninizde canlandırın.

Bir yüz.

Bir oda.

Bir konuşma.

Bir duygu.

Bunların tamamı zihninizde son derece canlı olabilir.

İşte burada belleğin gücü, aynı zamanda kırılganlığına dönüşüyor.

Araştırmalar, hayal edilen olaylarla gerçek anıların bazı ortak bilişsel süreçleri paylaşabildiğini gösteriyor. Bu nedenle zaman zaman hayal edilen bir olayla gerçekten yaşanmış bir olayın birbirine karışması mümkün olabiliyor.

Bu, zihnimizin bize sürekli olarak yanlış bilgi verdiği anlamına gelmiyor.

Daha incelikli bir şey söylüyor: Zihin gerçekliği yalnızca kaydetmiyor; onu yeniden kuruyor.

Ve yeniden kurabilen her sistem, yanılabilir.

PEKİ, YA DEJA VU?

Belki de bu noktada çoğumuzun yaşadığı tanıdık bir deneyim akla geliyor:

Daha önce hiç bulunmadığımız bir yerde bir anlığına,

“Ben burayı biliyorum.” hissine kapılmak.

Déja vu olarak adlandırılan bu deneyim, uzun süredir araştırılıyor.

Ancak onu doğrudan “geleceği hatırlamak” şeklinde açıklamak bilimsel olarak doğru değil.

Déjà vu ile ilgili araştırmalar, aşinalık hissi ve bellek süreçleri arasındaki karmaşık ilişkileri işaret ediyor. Yeni bir deneyimin bazı özellikleri, gerçek bir anının yeniden çağrılmasından bağımsız olarak tanıdık gelebiliyor.

Bu nedenle tanıdıklık hissi ile gerçek bir anıyı birbirinden ayırmak gerekiyor.

Çünkü insan zihninin önemli bir özelliği var:

Bir şeyi tanıdık hissetmek, onu daha önce yaşamış olduğumuz anlamına gelmiyor.

GELECEK HATIRLANABİLİR Mİ?

Bilimin bugün ulaştığı bulgular, insan beyninin geleceği önceden gördüğünü göstermiyor.

Ancak başka bir şeyi güçlü biçimde ortaya koyuyor:

Geleceği zihnimizde önceden yaşayabiliyoruz.

Bir görüşmeyi gerçekleşmeden önce düşünüyoruz.

Bir yolculuğun nasıl geçebileceğini hayal ediyoruz.

Bir kararın olası sonuçlarını zihnimizde canlandırıyoruz.

Henüz var olmayan bir günü, zihnimizin içinde kısa süreliğine var ediyoruz.

Bunu yaparken de geçmişimizden aldığımız parçaları yeniden düzenliyoruz.

Belki de insan zihninin gerçek zaman makinesi budur.

Geleceğe fiziksel olarak gitmiyoruz.

Ama zihnimiz bizi oraya kısa süreliğine gönderebiliyor.

FAKAT BİR SORU DAHA VAR!

Eğer geleceği hayal ederken geçmişimizi kullanıyorsak, geleceğe ilişkin beklentilerimizin ne kadarı gerçekten geleceğe, ne kadarı geçmişimize ait?

Yeni bir ilişkiye başlarken eski deneyimlerimizi ne kadar yanımızda taşıyoruz?

Yeni bir şehre taşınırken çocukluğumuzdan kalan hangi görüntüler yeni hayatımıza eşlik ediyor?

Bir karar verirken gerçekten geleceği mi düşünüyoruz?

Yoksa geçmişimizin bize öğrettiği ihtimaller arasında mı seçim yapıyoruz?

Bu soruların kesin yanıtları her durumda aynı olmayabilir.

Ancak hepsi aynı noktaya çıkıyor:

Geçmiş, geleceği düşünme biçimimizi şekillendirebilir.

BELKİ DE İNSAN, ZAMANIN İÇİNDE YAŞAMIYOR???

Geçmişten bir görüntü gelir.

Şimdiki ana karışır.

Oradan geleceğe uzanır.

Henüz yaşanmamış bir olay zihinde belirir.

Sonra o olayın ihtimali, bugünkü kararlarımızı etkiler.

Böylece gelecek henüz gerçekleşmeden bugünü değiştirmeye başlar.

Geçmiş ise çoktan sona ermiş olmasına rağmen geleceğin içinde yaşamayı sürdürür.

Belki insan yalnızca geçmişi olan bir canlı değildir.

Olasılıkları olan bir canlıdır.

Bellek de bu olasılıkların sessiz mimarlarından biridir.

YARININ İLK HATIRASI

Şimdi makalenin başındaki o odaya geri dönelim.

Hiç gitmediğiniz bir şehir.

Hiç görmediğiniz bir pencere.

Hiç tanımadığınız bir insan.

Ve içinizde yükselen o tuhaf his:

“Ben bunu biliyorum.”

Belki gerçekten bilmiyorsunuz.

Belki zihniniz, geçmişten topladığı parçalarla yeni bir sahne kuruyor.

Belki o sahne hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.

Belki de hayatınızın bir anında ona benzeyen bir şey yaşayacaksınız.

Fakat o zaman bile bunun bir kehanet olduğunu söyleyemeyiz.

Çünkü bilim bize geleceği gördüğümüzü söylemiyor.

Bize çok daha ilginç bir şey söylüyor:

İnsan zihni, henüz var olmayan bir dünyayı kendi içinde kurabilecek kadar güçlü.

Belki de insanın en büyük gizemi geçmişi hatırlaması değildir.

Asıl gizem şudur:

Henüz yaşamadığımız bir hayatı zihnimizde neden bu kadar kolay yaşayabiliyoruz?

Ve belki bundan daha güzel bir soru da yoktur:

YARININ İLK HATIRASI, BUGÜN ZİHNİMİZDE KURULUYOR OLABİLİR Mİ?

Elif Ünal Yıldız

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

Kırkından Sonra Daha Az İnsan, Daha Çok Hayat

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    muhteşem bir yazı… beyin bizimle dalga geçiyor…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Çok iyi araştırılmış, bir o kadarda akıcı yazılmış bir yazı. Yüreğinize sağlık hocam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Elif ÜNAL YILDIZ

Elif Ünal Yıldız 1986 yılında İstanbul’da dünyaya gelen yazar Elif Ünal Yıldız, ailesiyle birlikte Ankara’da yaşamaktadır. Evli ve bir çocuk annesi olan Yıldız, Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. Yazarlık serüveninden önce özel sektörde çeşitli yönetici pozisyonlarında görev almıştır. Küçük yaşlarda içinde filizlenen yazma tutkusu, zaman içerisinde hayatının vazgeçilmez bir parçasına dönüşmüş; kaleme aldığı, henüz yayımlanmamış eserlerle birlikte edebiyata olan ilgisi ve üretme arzusu daha da güçlenmiştir. Yıldız, farklı bakış açılarını, insan ruhunun derinliklerini ve hayatın çok katmanlı hikâyelerini kendine özgü bir anlatımla okuyucuyla buluşturmayı amaçlamaktadır. Edebiyatın yalnızca kitaplarla sınırlı kalmadığına inanan Yıldız, farklı mecralarda makale ve köşe yazıları kaleme almakta; düşüncelerini ve gözlemlerini okuyucularıyla paylaşmaktadır. Bu doğrultuda Fısıldayan Kalemler adlı çevrim içi gazeteyi kurarak yazarlara ve edebiyata ilgi duyanlara farklı bir ifade alanı oluşturmuştur. Platformun kuruculuğunu ve başkanlığını bir dönem sürdüren Yıldız, daha sonra gazeteyi Ozan Kasım Kol’a devretmiştir. Yazarın yayımlanmış iki romanı bulunmaktadır: Umuda Yolculuk ve Aynadaki Katil. Romanlarının yanı sıra çeşitli edebiyat projelerinde de aktif olarak yer alan Yıldız; Fısıldayan Kalemler Hikâye Antolojisi, Fısıldayan Kalemler: Geçmişten Günümüze Köprü Antolojisi ve Ahminâl Aşk – Aşk Öyküleri Antolojisi adlı eserlerin derleme çalışmalarına ve hikâyelerine katkıda bulunmuştur. Elif Ünal Yıldız, yazarlığı bir meslekten öte, insanı, hayatı ve duyguları anlamlandırma biçimi olarak görmekte; her eserinde okuyucuyu farklı bir pencereden bakmaya davet etmektedir. Kendine özgü anlatım dili ve çok yönlü edebiyat anlayışıyla üretmeye, yazmaya ve yeni hikâyeler anlatmaya devam etmektedir.