NEVRUZ

NEVRUZ

NEVRUZ

Öncelikle belirtmem gerekir ki, baharda doğanın canlandığı, yeni umutların yeşerdiği bir dönem olarak Nevruz, tüm dünya halkları tarafından ortak bir ilkbahar bayramı olarak kutlanır. Bu bayram, insanların doğayla iç içe olma arzusunu ve evrenin kozmik gücünü içinde barındıran bir coşkuyu ifade eder. Nevruz, toplumları bir araya getiren, ortak değerlerin kutlandığı ve paylaşılan bir sevinç zamanıdır.

Her yıl, Nevruz kutlamaları çeşitli gelenekler, ritüeller ve etkinliklerle zenginleştirilir. Danslar, müzikler, renkli kostümler ve süslemelerle dolu kutlamalar, insanların yenilenme ve tazelenme duygularını yansıtır. Baharın gelişiyle birlikte doğa uyanır, çiçekler açar, ağaçlar yeşillenir ve kuşlar ötüşmeye başlar. Bu değişim ve canlanma, insanlarda da yeni umutların filizlenmesine neden olur.

Nevruz, günümüzde ilkbaharın gelişini müjdeleyen ve evrensel bir kutlama törenine dönüşmüş bir bayramdır. “Nevruz” kelimesi Farsça kökenlidir ve “yeni gün” veya “yeni yılın ilk günü” anlamına gelir. Bu bayram, Sümer tabletlerine dayanarak Mezopotamya ve Anadolu’nun hemen hemen her yerinde büyük şenlikler ve bayramlarla kutlanan bir gelenektir. Nevruz’un eski dönemlerden beri kutlandığı bilinmektedir ve Sümer kayıtlarına göre bir bahar bayramı olduğunu bilmekteyiz.

İnanna ve Dumuzi’nin evlilik mitolojisinde anlatıldığına göre, Dumuzi sonbaharda yerin altına girer ve ilkbaharda tanrıçayla yeniden bir araya gelmek için yeryüzüne çıktığında bereket ve bolluk getirir. Bu kutsal birleşme, ilkbaharın müjdesiyle eşdeğer tutulur ve her yıl bahar aylarında büyük kutlamalar düzenlenir.

Anadolu’da da benzer şekilde Kibele Attis festivalleri düzenlenir, bu festival yaklaşık olarak Nevruz dönemine denk gelir. Örneğin, Hıdırellez olarak bilinen bayram, Paskalya (yumurta bayramı) ve Hz. İsa’nın yeniden doğuşunu simgeleyen bayram da ilkbaharda kutlanır. Tammuz veya Dumuzi’nin doğuş ve yeniden diriliş festivalleri de yaklaşık olarak aynı tarihlerdedir.

Anadolu’nun köklü yerlilerinden olan Tahtacı Kızılbaşlar, ilkbahar geldiğinde Kibele’nin sevgilisi Attis ve İnanna’nın Tammuz’u yeniden dirilttiği günü kutlarlar. Bu törende köyün en yakışıklı delikanlısı Attis ve Tammuz’un yeniden dirilişini canlandırırken, kadınlar ana tanrıça Kibele’yi temsil eder ve kavuşma taklidi yaparlar. Tammuz’un diğer adı Dumuzi olduğu için yakışıklı genç adama “damızlık” denilir. Kısaca, bahar kutlamaları ve yeniden doğuşu müjdeleyen bu ilkbahar festivalleri Adonis, Attis ve Dumuzi gibi figürleri anma törenleri olarak değerlendirebiliriz.

Akitu Bayramı, M.Ö. iki binli yıllarda Sümer sülalesi ve Ur’lu yöneticileri tarafından kutlanan, baharın gelişini ve toprağın bereketlenmesini simgeleyen bir tarım bayramıdır. On iki gün süren bu festival, Mezopotamya’da büyük öneme sahiptir ve Ay tanrısı Nanna’ya adanmıştır. Festival boyunca çeşitli ritüeller yapılır; yürüyüş alayları düzenlenir, dualar okunur, ilahiler söylenir ve kurbanlar kesilir. Festival, toplumun yöneticilerini ve kralı onurlandırmayı da amaçlar.

Akitu’nun dördüncü günü, festivalin ana ritüellerinin başladığı ve kralın katıldığı gündür. Bu günde Marduk ve eşi Zarpantu onurlandırılır, Marduk heykeli önünde Enuma Eliş okunur ve kral, krallığı temsil eden asayı alır. Beşinci gün, tapınak rahipleri tarafından cin çıkarma, tapınağın ilahi sularla arındırılması ve bir koçun kurban edilip Fırat Nehri’ne atılması gibi ritüellerle devam eder.

En önemli ritüellerden biri, kralın Marduk heykeli önüne getirilip alçaltılması ve sonra tanrıların onu tekrar yüceltmesidir. Bu, tanrıların üstünlüğünü ve kralın da onların lütfuna bağlı olduğunu simgeler. Ayrıca, kralı küçük düşürme ritüeli din adamlarının da tanrılar tarafından verilen güce sahip olduklarını gösterir.

Bayramın altıncı gününde, diğer şehirlerden getirilen tanrı heykelleri Marduk’un heykeli önüne yerleştirilir, bu da Marduk ve onun şehri Babil’e olan bağlılığı temsil eder. On ikinci gün ise Tammuz ve İnanna’nın kutsal evliliğini temsil eden bir ritüel ile sona erer, bu da evrenin düzeninin devamını simgeler.

Akitu Bayramı, tanrı Marduk için gerçekleştirilen ve genellikle mart veya nisan aylarında kutlanan bir festivaldir. Bu, baharın ve yeniden doğuşun kutlandığı, aynı zamanda siyasi ve dini ideolojilerin pekiştirildiği bir dönemdir.

Hititlerin en önemli ilkbahar bayramı olan Antahşumşar, bitkilerin yeşermeye başlamasıyla birlikte ormanlarda ve dağlardaki ağaçların yanında düzenlenen merasimlerle kutlanırdı. Bu bayramda doğanın uyanışı ve yeniden canlanışı onurlandırılırdı. Ayrıca Prulliya adı verilen başka bir Hitit bahar bayramı da vardı. Bu bayramda, Anadolu’da kralın emriyle gün doğmadan önce her yer temizlenip yıkanır ve bayram kutlamaları gerçekleştirilirdi.

Eski Türklerde de ilkbaharda Örüs Sara adı verilen bir bayram kutlanırdı. Bu bayramda sürüler otlatılmaya çıkarılır ve doğanın canlanışıyla birlikte bereketin simgelenirdi.

Fenikeliler ve Suriye halkı ise ilkbaharda öldürülen Adonis’in yeniden dirildiğine inandıkları için onun adına festivaller düzenler ve yas tutarlardı. Bu festivaller hüzünlü bir atmosferde gerçekleşir ve mukaddes kitaplarda bile bahsedilir.

Kibele’nin sevgilisi Attis’in ölümü ve dirilişine denk gelen mart ayı, aynı zamanda baharın da habercisi olarak kabul edilirdi. Bu festivaller Romalılar tarafından bile kutlanırdı ve Attis’in ölümü ve yeniden dirilişi üzerine yapılan törenlerde baharın gelişi ve doğanın canlanışı kutlanırdı.

Göktürklerin Ergenekon destanında, Türkler Kırgız halkıyla Tatar halkının saldırılarına maruz kalır. Bu saldırı karşısında Türkler kaçmaya başlar, ancak takip eden düşmanlarını atlatmak için strateji yaparlar. Türklerin hanımlarıyla birlikte sığınabilecekleri güvenli bir yer arayışı sonucunda Ergenekon denilen dağlık bir bölgeye ulaşırlar. Burada uzun yıllar yaşarlar, ürerler ve çoğalırlar. Ancak zamanla Ergenekon’da yer sıkıntısı baş gösterir. Yaşlılar meclisi toplanır ve başka bir yer aramaya karar verirler. Ancak dağları aşmanın zorluğuyla karşılaşırlar. Bu noktada, aralarında bir demir ustasının da bulunduğu bir grup Türk, dağın üzerinde demir madenlerinin olduğu bir geçidi bildiğini söyler. Ancak bu geçidin kullanılabilir hale getirilmesi için madenlerin eritilmesi gerektiğini belirtirler. Türkler, büyük ateşler yakarak geçidin her tarafını ısıtır ve madenleri eritirler. Sonunda kendilerine bir çıkış yolu açarlar ve eski vatanlarına dönerler. Bu kurtuluşun anısını yaşatmak için her yıl bahar ayında aynı tarihte büyük ateşler yakılır ve bu gün “ışık günü” olarak kutlanır.

Bu hikaye, aynı zamanda Kral Dehak mitolojisinde geçen demirci Kawa ile benzerlik gösterir. Kawa’nın hikayesi de destanlar arasında yer alır ve kurtuluş temasını işler.

Zerdüştlükte ise Güneş takviminin ilk ayında, Mart’ın 21’ine denk gelen gün kutlamaları yapılır. Bu festival, eski bir inanışa dayanır ve ateşin efendisi Aşa Vahişta’nın sonbaharda yerin altına girip ilkbaharda yeryüzüne çıkarak bitkileri sulayan ruhani Rapitvan’ın doğuşunu simgeler. Bu festival, yeni yıl bayramı olarak kutlanır ve ateşin önemi ve yaşamın yeniden doğuşu vurgulanır.

Başka bir efsaneye göre, efsanevi İran hükümdarı Cemşid Azerbaycan’ı gezerken bu topraklara hayran kalır ve buraya muhteşem bir taht yaptırır. Elvan türü mücevher taşlarından oluşan görkemli bir taç takar ve tahtında oturur. Güneşin ışığı taça vurduğunda etrafı göz kamaştırıcı bir aydınlık sarar ve o gün Nevruz olarak kutlanır. Bir gün hükümdar Cemşid ava çıktığında okunu fırlatır, ancak ok bir kayaya çarpar. Bu çarpışma sonucunda kayadan çıkan kıvılcımlar etraftaki otları tutuşturarak büyük bir ateşin yanmasına neden olur. O günden itibaren her yıl aynı tarihte, yani 21 Mart’ta ateşler yakılarak Nevruz kutlanır. 

Mitolojileri birleştirdiğimizde sıklıkla karşımıza çıkan figürlerden biri İran hükümdarı Cemşid’dir. Buzul çağının son dönemlerinde insanların yerleşik düzene geçmeleri ve tarımı keşfetmeleriyle birlikte toprağın bereketi ile ilkbahar arasındaki bağlantıyı keşfetmişler ve bahar aylarını sevinçle karşılamışlardır. Bu sevinç gösterilerini bir festivale dönüştürme fikri, kendi coğrafyasının efsanevi hükümdarı Cemşid’e atfedilir.

Nevruz’un en bilinen mitolojisi ise Kral Dehak ve Demirci Kawa efsanesidir. Bu efsane, yaklaşık bin yıl önce yaşamış İranlı yazar Firdevsi tarafından yazılan Şehname adlı eserin birinci cildinde yer almaktadır.

Kitapta anlatılan hikâyede, kalbi katı, acımasız bir kral olan Dehak ve aç olduklarında omuzlarından çıkan iki yılana genç erkek beyni yediren bir kral olarak tasvir edilir. Dehak, ülkeye kan kusturan zalim bir kraldır ve bin yıl boyunca hüküm sürmüştür. Bu mitoloji, Kral Dehak’ın kötülüğüne karşı mücadele eden Demirci Kawa’nın hikâyesini anlatır.

Hikâye, İran mitolojisinden alınmış, Dehak adında kötü bir hükümdarın zulmü ve ona karşı verilen mücadelenin öyküsünü anlatır. Cemşid’in iki kız kardeşi Dehak’ın haremindedir, ve Dehak’ın omuzlarındaki yılanlar için erkek çocukların beyinlerini yemek üzere her gün bir çocuk saray mutfaklarına getirilir. Ancak Ermayil ve Kermail adlı iyi niyetli iki aşçı, getirilen çocuklardan birinin yerine koyun beyni koyarak birçok çocuğun hayatını kurtarır ve bu kurtardıkları çocuklar zamanla Kürt halkını oluşturur. 

Dehak, kendisinin yerine geçecek güçlü bir çocuğun doğacağına dair bir rüya görür ve bu çocuğu bulup öldürmek için her yeri arar. Bu çocuk, Feridun’dur. Feridun, bir ineğin sütüyle beslenir ve büyütülür. Yıllar sonra Feridun, Dehak’a karşı intikam almak için harekete geçer. 

Bu arada, Dehak’a karşı bir isyan başlar ve Kawa adında bir demirci, halkı Dehak’a karşı savaşmaya ve Feridunun yanında olmaya çağırır. Feridun, Kawa ve halkıyla birlikte Dehak’ın sarayını ele geçirir, Dehak’ı yakalar ve onu öldürmek yerine bir dağa bağlar. Feridun, adil bir hükümdar olarak halkına eşitlik ve mutluluk getirir. Ancak bu olay Eylül ayına denk geldiği için aslında “Mihrican Bayramı” olarak adlandırılır. Bu sonbahar bayramı, İran güneş takviminde gün ve gece eşitliğine denk gelir ve pagan dönemlerinde Güneş’e ibadet edilirdi. Hatta Romalılar Mitra inançlarıyla tanıştıklarında kendi ülkelerinde de bu kutlamaları yapmaya başladılar ve sonraları Noel kutlamalarına dönüştüğünü biliyoruz. Bu kutlamalar zamanla farklı kültürler tarafından bahar bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Hikayenin akışına dönecek olursak, Feridun’un tahtına sağlam bir şekilde yerleştikten sonra halkına ateş yakma geleneğini başlattığını anlıyoruz. Bu gelenek, o günün anısına ateşlerin yakılmasını içeren bir kutlama talimattır. Ayrıca, Mihrican bayramının Dehak’ın yenilmesinden doğan bir anlam taşıdığını belirtmek isterim. Bu bayram, Kral Dehak’ın işlediği zulümlere sessiz kalan insanların uyanıp yeniden doğuşunu simgeler. Bu nedenle, Nevruz bayramıyla birleştirilerek kutlanmaları oldukça doğaldır çünkü, Nevruz bayramı yeni yıl ve yeniden dirilişin simgesi olarak kabul edilir.

Avrupa’da, eski halk inanışlarına dayanan ilkbahar festivallerinde ağaçları süsleme ve toplu ayinler gibi ritüellerin yapıldığı bilinmektedir. Bu festivallerde 1 Mayıs Ağacı adı verilen bir ağacın süslendiği, gençlerin şarkılar söyleyerek eğlendiği İngiltere, İsveç, İskoçya ve diğer Slav ülkelerinde de benzer gelenekler bulunmaktadır. Tüm bu ritüelleri bir araya getirdiğimizde, bitkisel hayatın yeniden doğuşunun, yani baharın birçok kadim doğu ülkesi ve Anadolu’daki halklar için Mart ayında başladığını görürüz.

İklim koşullarına bağlı olarak farklı tarihlerde kutlanan bahar bayramları aslında insanlar tarafından ruhani bir oluşum olarak algılanmıştır. Doğanın yeşerip canlandığı bu dönem, insanlar için bir yeniden doğuşun sembolü haline gelmiştir.

Baharın yeni bir başlangıcı yarattığı inancı, temel olarak insanlar tarafından algılanmıştır. Bu inancın kanıtı, coğrafyadan coğrafyaya geçerken ritüellerin ve tarihlerin nasıl değiştiğidir.

Örneğin, Almanya’daki bazı köylerde Paskalya bayramının hemen ertesi pazar günü yapılan şenlikler, farklı bir bahar bayramı olarak kabul edilir. Bu tür değişimler, ritüellerin ve kutlamaların nasıl farklılaştığına işaret eder.

İrlanda’da Beltane ateşleri adı verilen bahar bayramında, sığırları hastalıklardan korumak için ateşin ortasından geçirme geleneği vardır. Benzer şekilde, bizim Nevruz bayramında da ateşin üzerinden atlanır. İsveç’te gençler taşları birbirine vurarak ateş yakar, etrafında dans eder ve ateşin içinden atlarlar. Orada yaşlılar ise ateşin kuzeye doğru esmesinin ilkbaharın sert ve soğuk, güneye doğru esmesinin ise ılık olacağına inanır ve bu bayrama “cadı yakma” adını verirler.

Japonya’da mart ayında ilkbahar kutlamalarının ardından Nisan ayında çiçek festivali ve Buda’nın doğumunun kutlamaları yapılır. Hatta bazı inanışlara göre, ateşin üzerinden çıplak ayakla yürümek kötü ruhlardan arınmayı simgeler. Bahar bayramlarıyla ilgili dünyanın her yerinden binlerce örnek verilebilir. Yukarıda anlattığım örnekler, bahar bayramının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağına umut ediyorum.

Nevruz, adının ne olduğunun önemi olmayan bir bayramdır. İlkbaharın gelişiyle birlikte kutlanan Nevruz, dünya halklarının ortak bir paydasında buluştuğu, yeniden doğuşun ve dirilişin habercisi olan anlamlı bir dönemdir. Her coğrafyada farklı gelenekler ve ritüellerle kutlansa da, baharın getirdiği umut ve yenilenmenin paylaşıldığı bir zaman dilimidir.

Bahar, doğanın uykusundan uyanarak canlandığı ve yeniden hayata döndüğü mevsimdir. Bu dönemde, kışın donuk ve soğuk atmosferi yerini canlılık ve tazelikle dolu bir ortama bırakır. Bitkiler yeşerir, çiçekler açar, kuşlar cıvıltılarıyla doğanın konserini verir. İnsanlar da bu doğal döngünün bir parçası olarak baharın gelişini kutlamak isterler.

Nevruz bayramı, çeşitli kültürlerde ve bölgelerde farklı adlarla anılır, ancak temelinde aynı anlamı taşır: yeniden doğuş ve diriliş. Bu bayram, birçok toplumda yüzyıllardır kutlanan köklü bir geleneğe sahiptir. İnsanlar, baharın enerjisini ve canlılığını kutlamak için çeşitli ritüeller ve etkinlikler düzenlerler.

Sonuç olarak, bu bayram dünya halklarını bir araya getiren, farklı kültürlerin ve geleneklerin bir arada kutlandığı bir bayramdır ve her coğrafyada farklı geleneklerle kutlanır. Buna rağmen, baharın doğayı canlandırdığı, yeniden doğuşun habercisi olduğu için insanların umut dolu bir geleceğe olan inancını yansıttığı bir bayramdır.

 

Geniş bilgi için, Tanrıların Gizemi adlı kitabıma bakabilirsiniz.

Sevgilerimle Murat Çatal

Baş Editör: Elif ÜNAL YILDIZ 

TANRILARIN GİZEMİ SATIŞ LİNKİ

Bir Önceki Yazımı Okudunuz mu?

KADININ TANRISALLIĞI 

 

Kaynakça

  1. Balıkçısı, H. (1983). Anadolu efsaneleri. (4. baskı). Bilgi Yayınevi
  2. Çoruhlu, Y. (2002). Türk mitolojisinin anahatları. Kabalcı Yayınevi
  3. Demirci, K. (2013). Eski Mezopotamya dinlerine giriş. Ayışığı Kitapları
  4. Eliade, M. (2003). Dinler tarihine giriş. (L. Arslan, Çev.). Kabalcı Yayınları
  5. Eliade, M. (2005). Dinler tarihi inançlar ve ibadetlerin morfolojisi. (M. Ünal, Çev.). Serhat Kitabevi
  6. Eliade, M., & Couliano, P. İ. (1997). Dinler tarihi sözlüğü. (A. Erbaş, Çev.). İnsan Yayınları
  7. Eyüpoğlu, Z. İ. (1998). Anadolu mitolojisi Anadolu üçlemesi 2. Toplumsal Dönüşüm Yayınları
  8. Eyüpoğlu, Z. İ. (2007). Tanrı yaratan toprak Anadolu. Derin yayınları
  9. Firdevsi, (1994). Şehname 1. (N. Lugal, & K. Akyüz, Çev.). Meb Yayınları
  10. Frazer, G. J. (2004). Altın Dal Büyü ve Din üzerine Bir Çalışma. (M. H. Doğan, Çev.). Yapı Kredi Yayınları
  11. Frazer, G. J. (2015). İnsan Tanrı ölümsüzlük. (O. Aydın, & İ. Demirel. Çev.). Altın Bilek Yayınları
  12. Gündüz, Ş. (2007). Yaşayan dünya dinleri. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
  13. Gündüz, Ş. (2007). Yaşayan dünya dinleri. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
  14. Hançerlioğlu, O. (2000). Dünya inançları sözlüğü. (3. baskı). Remzi Kitabevi
  15. İnan, A. (1986). Şamanizm. (3. baskı). Türk Tarih Kurumu Yayınları
  16. Karakurt, D. (2011). Türk mitoloji Ansiklopedisi. Deniz karakurt
  17. Korkmaz, M. (2010). Zerdüşt Dini İran mitolojisi. (2. Baskı). Alter Yayıncılık
  18. Mutlu, S. A. (2013). Eski Mezopotamya’da tanrılara sunulan kurbanlar. Tarih Okulu Dergisi, 2014

Etiketler:

#nevruz

Yorumlar (2)

  1. Yine her zamanki gibi harika bir araştırma olmuş hocam kaleminize emeğinize yüreğinize sağlık

  2. Zeynep
    • 20/03/2024

    Yine çok güzel bir yazı olmuş kalemine sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Murat ÇATAL

Almanya’da yaşamaktadır. Araştırmaları, Antropoloji alanındadır. ‘Tanrıların Gizemi’, ‘Doğru Bilinen Yanlışlar’, ‘Alevi Ritüellerinin Kökeni’ ve ‘Die Ursprünge der Alevitischen Rituale’ adlarında dört antropoloji araştırma kitabı bulunmaktadır.