Hayal mi Meyal mi
- Yazar: Mevlüt GÜLER
- 3 Ekim 2026
- 12 kez okundu
HAYAL Mİ? MEYAL Mİ?
Yonca tarlasını andıran gözlerini, kendisinden at başı ile çekilen sudan, güzel cevizler türlü meyveler yetişen kuyu misali gamzelerini, güneşi dahi güneşliğinden mahcup eden sarımtırak ışık saçan sarı saçlarını, gülerken kâinatı gülümseten gülüşünü çok seviyordu.
Onunla henüz cep telefonlarının olmadığı bir zamanda sevgili olmuştu, çok defalar, hem de çok çok kereler onu aramıştı, ahizeli telefonlarla, onun saçlarını andıran sarı kulübelerde. Çoğu kez jetonları yutulmuş, çok az olsa da takıldığı olmuştur jetonlarının. Böylesi onun şanslılığına denk gelen durumlar pek nadir olmuştu. Oysa Sevda’nın sesini duymak, onunla konuşmak, uzakta da olsa nefesini hissetmek, adeta bir kelebek gibi bildiği ömrünü, asırlık bir çınar gibi upuzun yaşamışçasına hissettiriyordu kendisine. Lakin kısa bir zaman sonra kendisine gönderdiği yine kısacık ve de öpücük kapaklı mektubunda şöyle diyordu Mehlika:
“Ali ben Anamur’a gidiyorum teyzemlere, ben yokken buralara uğrama, kimsenin seni üzmesini istemiyorum” diyordu.
Eve geldiğinde odasına kapanmıştı kendinde değildi, uzanıverdi sedir ağacından yapılan somyaya. Erenler yokuşundan inerken, sendeledi bir an, türbenin korkuluklarına tutunmayı becermiş, demirin birinde, bir kış günü, bir ağacın üzerinde kalmış bir kuru yaprak gibi duruyordu adeta.
Şoku atlattıktan sonra kendi kendine “Kim bilir bir daha onu ne zaman görecek gözlerim” dedi. İçerden bir lahuti ses; “Zaman her şeyin ilacı, sabır ile koruk bile helva olur” dedi. Şaşırmıştı, gözleri kamaştı, türbenin içinde ışık huzmesinde silik bir siluet gibi de olsa sandukanın başında biri vardı, göz göze geldiler, Ali böyle durumlara hep “Ne masal şey” oysa, çaresiz içeri girdi, yanaştı ve başı ile selam verdi, pir-i faniye. Adam;
“Dinle evlat! Derdi veren, dermanı da verir, bir de vermek istemeseydi, istek vermezdi.”
Ali daldığı hâletiruhiyeden çıktığında kısacık an uzun bir vakit geçmiş gibiydi. Kimsecikler yoktu, sadece yanındaki yavrularını eğlendiren, baş sallayan tavuklu saatin zil sesi ortalığı çınlatıyordu. Hızlıca giyindi çıktı, Kasaba meydanındaki fırının köşedeki sarı kulübeden aradı onu. Sevda, ağlamaklı bir sesle;
“Bu gece kâbus gördüm, Ali”
Beyninden vurulmuşa döndü ve:
“Nasıl?”
Ahizenin diğer tarafında;
“Seni kaybediyordum, birileri seni benden alıyorlardı” dedi.
Bunun üzerine kendisi vazgeçti anlatacaklarını anlatmaktan;
“Sevgilim! Görüşelim mi?” dedi.
Sevda bunun üzerine;
“Galiba imkânsız” dedi.
Ali” Kim bilir bir daha ne zaman görecek seni gözlerim” diye iştiyaklı bir kuzu meleyişi ile yalvardı, karşı ses :
“Sana yazdığım gibi ben Anamur’dayım”
Ali çaresiz…
“Olsun ben bağ çeşme mezarlığının kapısında seni bekliyor olacağım, bilesin” dedi, ağlayarak…
Hayal Kırıklığı/ Devamı gelecek…
Mevlüt Güler
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

devamı geliyor mu?