GÖLGEDEN DOĞMAK
- Yazar: Ayşe Sevim
- 27 Temmuz 2026
- 11 kez okundu
GÖLGEDEN DOĞMAK
Küçükken “Kaç yaşındasın?” diye sorduklarında yaşımı hep birkaç yaş büyük söylerdim. Nedenini pek hatırlamıyorum. İlkokula beş yaşında başladığım için arkadaşlarımın hepsi benden birkaç yaş büyüktü. Belki çabuk büyümek, yetişkinlere özenmek ya da daha fazla özgürlük kazanma isteğiydi, bilemiyorum; ama söylediğim yalana kendim de inanır, bundan gizli bir haz duyardım.
30’uma bastığımda ise yaşımı büyük söylemek bir yana, 30 demeyi bile istemiyordum. Nedense bu rakam bana kötü hissettiriyordu. Oysaki kariyerimin en güzel çağlarını yaşıyordum; işime odaklanmak en büyük motivasyonumdu. Diğer genç kadınlar gibi evlenmek, gelinlik giymek ya da anne olmak gibi bir özlemim hiç olmadı. Akrabaların ve dostların merakla, hatta bazen ısrarla sorduğu “Neden evlenmiyorsun?” sorularına hep aynı cevabı veriyordum: “Çünkü canım öyle istiyor.” Özgürdüm, mutluydum. Başkalarının ne düşündüğü zerre kadar umurumda değildi. “30 yaş sendromu” olarak bilinen o içsel hesaplaşma sürecine, beklentilerle bulunulan nokta arasındaki farkı sorgulama krizlerine hiç girmedim.
İş yerim aile evimden oldukça uzakta olduğu için ayrı bir eve çıkmaya karar verdim.. Aslında içten içe istediğim şey, kendi ayaklarım üzerinde durabildiğimi ispatlamak ve tamamen bağımsız olmaktı. Babam oldukça muhafazakâr ve katı biri olduğu için tek başına yaşamama şiddetle karşı çıktı. Onu ikna edemeyince annemle bir plan yaptık; çocukluk arkadaşımla beraber ev tutacağımız yalanını söyledik. Babam zor da olsa buna razı oldu. Böylece kendi düzenimi kurdum.
Hayat evle iş arasında sakin bir ritimle devam ediyordu. Arkadaşlarımla geziyor, eğleniyor, sosyal etkinliklerle vakit geçiriyordum. Onların beni sürekli biriyle tanıştırma çabaları dışında hiçbir tatsızlık yoktu. Özgürdüm, mutluydum ve kendime yetiyordum. Fakat inşa ettiğim bu bağımsız hayatın arkasına gizlediğim o büyük gölge, hiç beklemediğim bir anda önüme düşüverdi.
Yaz mevsimi yaklaşırken giyecek bir şeyler almak için büyük bir alış-veriş merkezine gitmiştim. Henüz mağazaları gezmeye başlamışken birdenbire kulakları yırtan bağrışmalar ve bir uğultu yükseldi. Sesler hızla tırmanıyor, paniğe dönüşüyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendimi kalabalığın ve boğucu ortamın ortasında buldum. Kaçacak bir yer ararken gözüme çarpan “Yetkili Personel Dışında Giremez” yazılı acil servis kapısını zorlayarak içeri attım kendimi. Kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi; meğer yangın güvenlik sistemi sebebiyle dışarıdan mandallanan, sadece içeriden belli prosedürle açılan teknik bir koridora girmişim.
Panikle kapıyı zorlarken arkamdan sakin bir ses duyuldu. “Hiç uğraşmayın, o kapı dışarıdan kilitlendi. Yalnızca diğer taraftaki görevli paneliyle açılabilir.” Arkamı döndüğümde, karanlık köşedeki beton basamakta oturan adamı gördüm. 45-50 yaşlarında, son derece şık giyimli, kır saçlı ve babacan bir görünümü vardı. O da benim gibi kargaşadan kaçarken kendini birkaç dakika önce buraya atmıştı. Gülerek ekledi: “İkimiz de aynı hataya düşmüşüz, kaçacak başka yer bulamamışız sanki.” İster istemez ben de güldüm. “Ne yapacağız peki, nasıl kurtulacağız?” diye sordum. “Bekleyeceğiz. Dışarıdaki olay her neyse devam ediyor. Beklemekten başka çaremiz yok, elbet biri durumumuzu fark eder,” dedi. Pek ikna olmamıştım ama başka seçeneğim de yoktu. “Ayakta kalmayın isterseniz, buraya oturabilirsiniz,” diyerek basamakta yer açınca kenarına ilişiverdim.
Doğal bir sohbet başladı aramızda. Şehir yaşamının yoruculuğundan, eğitim hayatlarımızdan, çocukluğumuzdan bile konuştuk. Bir fakültede öğretim görevlisi olduğunu anlattı. Hayatını akademisyenliğe adadığı için evlenmeye fırsat bulamadığını, zaten karşısına zihnini ve ruhunu heyecanlandıran birinin de çıkmadığını söyledi. Sohbet o kadar akıcı ve büyüleyiciydi ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Hayatımda kimseyle bu kadar kısa sürede böylesine derin bir bağ kurduğumu hatırlamıyordum.
Nihayet dışarıdaki gürültü sona erdi ve bir güvenlik görevlisi kapıyı açıp bizi özgürlüğümüze kavuşturdu. Artık alışveriş yapacak hâlim kalmamıştı. Çıkışa geldiğimizde, “Aceleniz yoksa bir kahve içip yarım kalan sohbetimizi tamamlayalım mı?” diye sordu. Bu teklife hayır diyemedim. Yakındaki bir kafeye geçtik ve yarım kalan sohbetimize devam ettik.
O günden sonra her gün buluşmaya başladık. Birkaç hafta içinde birbirimizin hayatındaki o yalın ve gösterişsiz sığınağı keşfetmiştik. İlk karşılaştığımız andaki o koruma içgüdüsü ve nezaket, kısa sürede büyük bir güvene ve aşka dönüştü. Hayatın fırtınalarına karşı birbirimize siper olabileceğimizi hissettiğimizde, bu yolculuğu evlilikle taçlandırma kararı aldık. Aramızdaki yaş farkını hiç önemsemedim; önemli olan anlaşabilmek, zihnen eşit olabilmek ve en önemlisi de aşktı. Yıllarca evliliğe karşı ördüğüm tüm duvarlar yıkılmıştı.
Evlilik kararımızı açıklamak için onu ailemle tanıştırmaya götürdüm. Ancak babam, aramızdaki belirgin yaş farkını ve adamın olgunluğunu görünce bunu gururuna yediremedi; adamı, kızını kandırmış biri gibi görüp inanılmaz bir tepki gösterdi. Ona karşı son derece saygısızca konuştu. Annem ortamı yumuşatmaya çalışsa da başarılı olamadı. Çok kısa oturup mahcubiyet içinde izin isteyerek ayrıldık. Ertesi gün annem gizlice aradı; babamın “Eğer o adamla evlenirse onu evlatlıktan reddederim!” diye kestirip attığını söyledi. Hiç umursamadım. Ben yetişkin, özgür bir kadındım ve aşkıma sahip çıkacaktım.
Bir hafta sonra sade bir nikâh töreniyle evlendik. Tek başıma yaşadığım evi boşaltıp onun evine yerleştim. Başlangıçta evliliğimiz rüya gibiydi. Ancak kısa bir süre sonra, “Artık yorulmanı istemiyorum, bana ve evimize odaklanmanı istiyorum,” diyerek işten ayrılmam konusunda ısrar etmeye başladı. Aşkın verdiği körlükle bu isteği bir sevgi gösterisi sayıp kabul ettim ve istifa ettim. O akademideki görevine devam ediyordu; ben ise akşam eve dönmesini sabırsızlıkla bekleyen biri haline gelmiştim.
Özgürlüğümün elimden kayıp gidişi sinsice oldu. Bir hafta sonu eski arkadaşlarım aradı. Hep birlikte güzel bir etkinlik yapacaklarını söyleyip beni de çağırdılar. Sevinçle durumu eşime anlattığımda hiç beklemediğim sert bir duvara çarptım. “Sen artık evli bir kadınsın, tek başına arkadaş gruplarıyla gezmen uygun olmaz,” dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. O zarafet dolu adamın ağzından bu cümle nasıl çıkabilirdi? O gün tartışma büyümesin diye gitmedim ama içimdeki kırılma başlamıştı.
Bir gün birlikte alışverişe çıktığımızda, mağazadaki genç bir satış elemanının onu babam zannetmesi her şeyi iyice tetikledi. Eşim bu olaya inanılmaz derecede bozuldu. O günden sonra bana karşı tutumu tamamen değişti. Yaşlanma kaygısı ve yetersizlik hissi onu bir canavara dönüştürüyordu. Hayatındaki eksikliklerin acısını benden çıkarıyor, aramızdaki yaş farkını ezici bir otoriteye dönüştürmeye çalışıyordu. Bense yaşça küçük olmamın bir yetersizlik gibi görülmesine isyan ettikçe baskısı daha da arttı.
Bana koyduğu sınırlar kısa sürede devasa boyutlara ulaştı. Tek başıma sokağa çıkmam, arkadaşlarımla konuşmam bile yasaklandı. Tartışmalarımız şiddetli kavgalara, ardından da fiziksel şiddete dönüştü. İtiraz ettiğim her an hakaret ve dayakla karşılaşıyordum. Tanıdığımı sandığım adam gitmiş, yerine bambaşka bir yabancı gelmişti. Dayanacak gücüm kalmadığında boşanmak istediğimi söyledim; cevabı beni hastanelik edene kadar dövmek oldu.
Artık o evde kalamazdım. Ağlayarak annemi aradım. Annem gözyaşları içinde babamın beni gerçekten sildiğini, “Bu eve bir daha adımını atamaz!” dediğini söyledi. Yıkılmıştım. Kendime ait bir işim, bir birikimim ya da sığınacak bir evim yoktu.
Bir gün eşim evde yokken birkaç parça eşyamı bir çantaya doldurup kaçtım. Çaresizce sokaklarda dolaştıktan sonra aklıma çocukluk arkadaşım Güzide geldi. Kapısını çaldığımda beni gözyaşları içinde karşıladı. Fakat Güzide evliydi ve iki küçük çocuğu vardı; eşinin de durumu bildiği bu kriz ortamında orada uzun süre kalmam imkânsızdı. Güzide bana en güvenli yolun bir kadın sığınma evine başvurmak olduğunu söyledi. “Sen oraya geç, ben de o sırada sana kalacak bir yer ve iş bakayım,” diyerek söz verdi.
Ertesi sabah erkenden yönlendirildiğim sığınma evine gittim. Prosedürlerin ardından beni içeri aldılar. Şehrin çok uzağında, gizli ve yüksek güvenlikli bir verdi. Ama buradaki atmosfer beni dehşete düşürdü. Bir fanusun içine konulmuşuz da dışarıdaki hayata uzaktan bakmamız isteniyor gibiydi. Psikolojik bir destek ya da insanı yeniden ayağa kaldıracak bir mekanizma yoktu; sadece başınızı sokacağınız dört duvardan ibaretti.
Sabahları kadınları uyandırmak için görevliler demir kapılara ve duvarlara vuruyordu. Çoluk çocuk yataktan korkuyla sıçrayarak uyanıyorduk. Yanımdaki kadının küçük çocuğu korkudan tişörtünün yakasını kemiriyordu. Dışarı çıkmak neredeyse imkânsızdı; haftada sadece bir gün izin vardı. Kendinizi ifade edemediğiniz, sürekli ezildiğiniz bir yerdi. Adı korumaydı ama hissettirdiği şey bir ceza eviydi. Önünüze iki seçenek konulmuş gibiydi: Ya evde şiddet göreceksin ya da burada dört duvar arasında çürüyüp gideceksin.
Aradan kâbuslarla dolu birkaç ay geçti. Bir gün görevli gelip ziyaretçim olduğunu söyledi. Şaşkınlıkla aşağı indiğimde karşımda annemi buldum. Birbirimize sarılıp dakikalarca ağladık. Annem aylardır izimi sürdüğünü, Güzide’ye ulaşıp durumumu öğrendiğini anlattı. Verdiği haberler ise hayatımın gidişatını tamamen değiştirdi.
Ben evi terk ettikten sonra eşim ağır bir hezeyan ve paranoya krizine girmiş, agresif davranışları nedeniyle hastaneye kaldırılıp müşahede altına alınmıştı. Babam ise geçirdiği ani bir kalp krizi sonucu vefat etmişti. Annem, “Seni almaya geldim kızım, evimize dönüyoruz,” dediğinde gözyaşlarımı tutamadım.
Resmî işlemleri hızla tamamlayıp sığınma evinden çıktım. Annemin yanına yerleştim. Kısa süre içinde hukuki süreçleri tamamlayıp kâbusum olan o evlilikten boşandım. Dil becerilerimi kullanarak bir çeviri şirketinde işe başladım ve kendi ayaklarım üzerinde durmaya yeniden başladım.
Şimdi annemle birlikte huzurlu bir yaşam sürüyoruz. Kaybettiğimi sandığım özgürlüğümü ve özgüvenimi tırnaklarımla kazıyarak geri aldım. Hayat devam ediyor ve biliyorum ki geleceğin bana neler getireceği hâlâ benim elimde.
Ayşe Sevim
Yeni yazılarımı bekleyiniz…

1959 İstanbul doğumluyum. Lise mezunu ve emekliyim. Edebiyat ve resim sanatı ile yakından ilgiliyim. Kısa çocuk öyküleri ve denemeler yazıyorum. Editörlük ve mizanpaj çalışmaları ile de uğraşıyorum. Ayrıca resim çalışmalarım ile çeşitli karma sergilere katıldım ve devam ediyorum. Bir kez de kişisel sergi açtım.

nasıl bir hayat? sanki bir gölgeden bir gölgeye geçmişsiniz iyi ki hatayı en kısa zamanda farketmişsiniz… anneler iyi ki var…