Şaman Duası
- Yazar: Şadan Köse
- 6 Haziran 2026
- 24 kez okundu
ŞAMAN DUASI
Evleneli henüz bir yıl olmuştu ama mutluluk, balayından dönüşte ilk virajda sessizce inmiş ve bir daha yollarına çıkmamıştı.
Gönül bunu en çok sabahları hissediyordu. Aynaya baktığında gördüğü yüz, evlenmeden önceki o ışıklı, umutlu yüz değildi.
Haydar da değişmişti; daha suskun, daha içine kapanık, öfkesini yutkunarak bastıran bir adama dönüşmüştü. Aynı evdeydiler ama çoğu zaman ayrı odalarda, ayrı sessizliklerin içinde yaşıyorlardı.
Gönül’ün mesai arkadaşı Asiye, onun bu haline alışamamıştı.
“Boşa gitsin kız,” derdi her fırsatta. “Daha bir yıl olmuş ama yüzün solmuş.”
Ama Gönül, evlenmeden önceki cicim aylarının; o gecelerin, o sabah kahkahalarının bir yerlerde saklandığına inanıyordu. Sanki yanlış bir düğmeye basmışlardı da geri alırlarsa her şey düzelecekti.
Bir pazartesi sabahı iş yerinde arkadaşı Asiye yanına sokuldu.
“Ne haber kız, bu pazar bol bol kavga ettiniz mi?”
Gönül kaşlarını çattı.
“Asiyeee!” diyebildi ama haklı olduğunu biliyordu.
Asiye, “Ne bileyim, seni böyle görünce içim daralıyor Bazen gidip o kocan olacak herifin yakasına yapışasım geliyor.”
Gönül istemsizce güldü.
“Güzelim, sen kendini kabadayı sandın galiba.”
Gülüşü cümlesinin sonunda söndü. Kabadayı kelimesi, odanın içinde asılı kaldı. Şakaydı belki ama ikisi de o anda bunun şakadan fazlası olduğunu hissetti.
Sonra bir an durdu, sesi alçaldı.
“Kız Asiye… Sen hiç şaman ayini diye bir şey duydun mu?”
Asiye omuz silkti.
“O da ne?”
“İnsanların sustuğu taraflara dokunuyorlarmış. Bastırdıkları şeyleri ortaya çıkarıyorlarmış. Bir randevu aldım… Haydar’ın haberi yok. Bu hafta sonu, oraya götürmeye çalışacağım.”
O akşam evde hava yine ağırdı. Yemek sessizce yenmiş, tabaklar sessizce kaldırılmıştı. Herkes köşesine çekilip telefonuna gömülmüştü. Gönül mutfakta çay demledi. Bu kez sadece kendisi için değil; Haydar için de ince belli bardağa çay koydu. Dünden kalan kurabiyelerden iki tane alıp sehpaya bıraktı.
Haydar başını kaldırdı.
“Ben kavga etmek istemiyorum,” dedi yorgun bir sesle.
“Ben de istemiyorum,” dedi Gönül.
Bir süre sustu, sonra; “Uzun zamandır hiçbir yere gitmedik. Yarın Toroslara çıksak? Söz, arabayı kullan diye zorlamayacağım.”
Haydar başını yine kaldırmadan, “İyi… Tamam,” dedi.
Ertesi sabah Gönül’ün içi tuhaf bir heyecanla doluydu. Yol tarifine göre Toros Dağları’nı tırmanmaya başladılar. Ağaçlar sıklaştıkça hava serinledi, telefonlar çekmemeye başladı. Yaklaşık bir saat sonra, yol tarifindeki son virajı dönünce, ağaçların arasında yükselen dumanı gördüler.
Kalabalık vardı. Çadırlar, duman, ağır bir koku…
“Haydar, bak orada bir şey yapıyorlar. Merak ettim, gidip bakalım mı?”
“İyi, tamam,” dedi Haydar.
Ortada kocaman bir ateş yanıyordu. Üzerinde fokurdayan bir kazan… Kazanı uzun saçlı, sakallı, boylu poslu bir adam karıştırıyordu. Bilinmeyen bir dilde mırıldanıyor, sesi bazen fısıltıya, bazen çığlığa dönüşüyordu. Uzun entarili, elinde asa olan bir başka adam ayağa kalktı. Asasını onlara doğru uzattı.
“Siz ikiniz,” dedi. Cevap vermelerini beklemeden, “Bir yıl, bir insanın içini karartmaya yeter. Ama sizinki kararmamış. Sizinki gömülmüş. Ne oldu da bu kadar yordunuz birbirinizi?”
Sözleri sanki içlerine işledi.
Çadırın içine davet edildiler. Dokuma bir kilim yere serilmişti. Loş ışık, ağır tütsü kokusu… Önlerine ağaçtan yapılmış kâse de koyu renkli bir içecek uzatıldı. Bir yudum aldılar. Tadında yabani otların acılığı, mayalanmış meyvelerin ekşiliği ve külü andıran tuhaf bir burukluk vardı. İçki dillerinde ağır ağır yayılırken ağızlarının içi uyuşmaya başladı. Boğazlarından aşağı inerken sıcak değil, sanki titreşen bir gölge taşıyor gibiydi.
İçtikten birkaç dakika sonra her şey değişmeye başladı.
Gönül’ün göz bebekleri büyüdü. Elleri titriyordu. Haydar’ın karnına ani, yakıcı bir ağrı saplandı. Kilimin üzerinde yerde cenin pozisyonunda kıvranıyordu. Gönül öğürmeye başladı. Genç bir kız yanına koşup bir kova uzattı. Gönül tuttu, uğraştı ama kusamadı. Ayin sürüyordu. Şamanın söylediği her kelime, sanki içlerinde saklanan bir yaraya dokunuyordu.
Şamanın yüzü büyüyüp küçülüyor, bulanıklaşıp netleşiyordu.
“Biliyorsun,” dedi Gönül’e bakarak.
Sonra yerde kıvranan Haydar’a döndü.
“Sen de biliyorsun.”
Haydar bir anda çocukluğuna sürüklendi. Babasının her gün, her gece annesini dövdüğü, annesinin ise tek bir karşılık vermeden ağladığı sahne gözlerinin önüne aktı.
Görüntüler Gönül’ün gözlerinin önüne de sızdı. Annesini, komşuları Hakan ağabey ile aldattığı o sahneyi gördü. Babası da yatak odasının kapısından çaresizce gözleri yaşlı, sessiz sessiz onlara bakıyordu. Kalbi sıkıştı.
“İkiniz de biliyorsunuz,” dedi şaman. “Artık saklamak yok.”
Şaman ona yaklaşınca Gönül korkulu gözlerle baktı. Sonra Haydar’ın yanına geçti. Uzun uzun konuştu; şiddetten, suskunluktan, miras kalan yaralardan…
Karanlık çökmüştü.
Uzun bir uykudan sonra Haydar uyandı. Sabah olmuştu. Etrafta hiç kimse yoktu. Ne ateşin külü ne çadırın gölgesi… Sadece eski bir el dokuması kilimin üzerinde Gönül hâlâ uyuyordu. Yanına gitti. Onu ilk kez görüyormuş gibi baktı. Saçlarını okşadı. Gönül gözlerini açtı. Haydar fısıldadı:
“Sen benim evimmişsin… Yıllarca kapıyı yanlış yerde aramışım.”
Birbirlerine sözler söylediler; kimsenin duymadığı, sadece onların bildiği sözler.
Ayağa kalkınca, dağlar daha yeşil, gökyüzü daha yakın gibiydi. Birbirlerine baktılar. Ayrı yere değil, aynı kalple bakar gibi.
Mutluluk geri dönmüştü. Sessizce. Ama bu kez kalıcı mıydı?
Şadan Köse
Editör: Elif Ünal
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

harika bir öykü... umarım mutlulukları daimi olur...