“Takvimde Bir Gün,Hayatta Her Gün “Anne”

“Takvimde Bir Gün,Hayatta Her Gün “Anne”

TAKVİMDE BİR GÜN,

HAYATTA HER GÜN “ANNE”

Takvimler bazı günlere isim veriyor ama bazı sevgilerin tek bir günü olmuyor “Anneler Günü” gibi… Oysa annelik, yılda bir kez hatırlanacak bir şey değil. Bir çiçekle, bir mesajla, bir güne bırakılacak kadar küçük hiç değil!  Çünkü gerçekten seven bir insan için her gün biraz anneler günüdür aslında…

 Bu yüzden bu yazıyı özel bir gün olduğu için değil, hâlâ sesini duyabiliyorken, hâlâ sarılabiliyorken, hâlâ “Anne” diyebiliyorken yazmak istedim.

İnsan gençken hayatın hiç değişmeyeceğini sanıyor. Anne hep mutfakta olacak ya da kapıyı çaldığımızda ardında daima bizi bekliyor olacak sanıyoruz. Annelerimizin hazırladığı o lezzetli  sofralar, büyüklerimizin aynı yerlerde oturup aynı gülüşlerle bizi karşılaması hiç değişmeyecek gibi geliyor insana.

Çünkü insan, en çok sürekli gördüğü şeylerin kıymetini unutuyor.

Çocukken bize sıradan gelen şeylerin aslında hayatın en büyük zenginliği olduğunu çok geç fark ediyoruz. Mesela annelerimizin hazırladığı bütün kardeşlerin aynı sofrada toplandığı o kalabalık kahvaltılar gibi… Masada duran peynirin, çayın, sıcak ekmeğin ötesinde bir şey vardır orada. “Biraz daha ye” diyen o tatlı ısrarlar , annenin herkes doysun diye en son oturması….  
Bir de o sofralarda hep büyükler olurdu… Anneanneler, babaanneler, büyükbabalar….  Çayın yanında sadece kahkaha değil, huzur da otururdu masaya…

   
O zamanlar fark etmezdik ama meğer bir evin en büyük bereketi, o sofrada hâlâ büyüklerin sesinin olmasıymış.

Meğer insan yıllar sonra en çok bunları özlüyormuş. Çünkü bir evin gerçek huzuru eşyalarında değil, içindeki insanlardaymış ve bazı huzurların adı aslında anneymiş.      

Ve yaş ilerledikçe anlıyormuş  insan “anne” dediğimiz şey sadece bir kelime değilmiş.    
Bir alışkanlıkmış mesela… Canın sıkıldığında arayabileceğin ilk sesmiş.  
   

Hasta olduğunda çocuk gibi hissettiğin tek güven yeriymiş. Dünyaya karşı yorulduğunda içine saklandığın görünmez bir battaniyeymiş anne. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesinin yanında biraz çocuk kalıyormuş.  Ve ben bu duyguyu hâlâ yaşayabildiğim için çok şanslıyım.

Ama ne garip… Biz insanlar, elimizin altındaki sevgiyi sonsuz sanıyoruz. “Yarın giderim”, “Haftaya uğrarım”,    “Bir ara uzun uzun otururuz” diyoruz…

   
Sonra hayat araya giriyor. İş, güç, telaş, kırgınlıklar, uzaklıklar….  
Ve o ertelediğimiz “sonra”, bir gün sessizce “keşke”ye dönüşüyor.

İşte insanı en çok bu yoruyor. Kaybetmekten çok, varken yeterince sarılamamış olmak… Bir kahveyi aceleyle içip kalktığın için pişman olmak… Telefonu kısa tuttuğun için…
“Sonra konuşuruz” dediğin o günü bir daha bulamamak…

Çünkü bazı insanlar öldüğünde değil, günlük hayatın içinden çekildiğinde eksiliyor aslında. Bir annenin mutfaktaki sesi çekilince ev başka sessizleşiyor.  
Çocukluğunuzun geçtiği o evde birileri eksildikçe, kapının sesi de değişir.  Ve insan o zaman anlıyor bazı insanlar evin içinde durmuyor sadece, evin ruhunu taşıyormuş.

Belki de bu yüzden yaş aldıkça çocukluğumuzu değil,  o çocukluğun içindeki insanları özlüyoruz.
Bir sofrayı değil, sofrayı kuran elleri… Bir evi değil, o eve sıcaklık veren sesleri…

Şimdi düşünüyorum da…
Bir zamanlar dünyanın en büyük güveni gibi duran anneannelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimiz vardı. Çocukken onların hiç gitmeyeceğini sanırdık.    
Bayram sabahları aynı yerde oturacaklar, aynı hikâyeleri anlatacaklar, aynı eller başımızı okşayacak gibi gelirdi. Ama hayat, en sevdiğimiz sesleri bile yavaş yavaş azaltıyor.

Şimdi birçoğu yok!
Bir sandığın içinde kalan eski bir mendil, mutfaktan hatırlanan bir yemek kokusu, eski bir fotoğrafın kenarında donup kalmış bir gülümseme sadece…  
Ve insan yıllar sonra fark ediyor  aslında özlediği şey bir insan değil yalnızca, onunla birlikte kaybolan bir dönemmiş.

Bir gün annelerimiz de o özlemin içine karışacak. Bugün telefonu açıp ulaşabildiğimiz sesler, bir gün sadece hafızamızda yankı olacak.  
Bugün aceleyle geçiştirdiğimiz sohbetler, yarın dönüp dönüp hatırladığımız son anılara dönüşecek.

Belki de hayat bize en ağır dersi hep aynı yerden veriyor:

Varken kıymet bilmek. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra değil, artık onlara sarılamadığımız için eksik kalıyor içimizde.   

Ve insan bir gün anlıyor dünyadaki en büyük zenginlik, hâlâ arayabileceği bir “anne” sesinin olmasıymış.

Bu yüzden bazı sevgiler bekletilmemeli:


Çünkü bir gün insan, en çok da
“Keşke biraz daha otursaydım” cümlesinin ağırlığını taşıyor.

Havin Ezo

Editör: Elif Ünal Yıldız

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

“Takvim Değil, Hatıra Değişir”

 

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI
    • 19/05/2026

    yüreğinde anne şefkati ve merhameti taşıyan her kadına sevgiyle...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Havin EZO

𝑨𝒎𝒆𝒓𝒊𝒌𝒂'𝒅𝒂 𝒚𝒂𝒔̧ı𝒚𝒐𝒓𝒖𝒎. 𝑺𝒂𝒏𝒂𝒕 𝒕𝒂𝒔𝒂𝒓ı𝒎 𝒆𝒈̆𝒊𝒕𝒊𝒎𝒊𝒎𝒊 𝑺𝒂𝒈̆𝒍ı𝒌 𝒔𝒐𝒓𝒖𝒏𝒍𝒂𝒓ı 𝒏𝒆𝒅𝒆𝒏𝒊𝒚𝒍𝒆 𝒕𝒂𝒎𝒂𝒎𝒍𝒂𝒚𝒂𝒎𝒂𝒅ı𝒎, 𝒂𝒏𝒄𝒂𝒌 𝒔̧𝒖 𝒂𝒏𝒅𝒂 𝒔𝒐𝒔𝒚𝒂𝒍 𝒎𝒆𝒅𝒚𝒂 𝒚𝒐̈𝒏𝒆𝒕𝒊𝒄𝒊𝒍𝒊𝒈̆𝒊 𝒚𝒂𝒑ı𝒚𝒐𝒓𝒖𝒎. 𝑨𝒚𝒏ı 𝒛𝒂𝒎𝒂𝒏𝒅𝒂 𝒄̧𝒆𝒔̧𝒊𝒕𝒍𝒊 𝒓𝒆𝒔𝒊𝒎 𝒄̧𝒂𝒍ı𝒔̧𝒎𝒂𝒍𝒂𝒓ı 𝒈𝒆𝒓𝒄̧𝒆𝒌𝒍𝒆𝒔̧𝒕𝒊𝒓𝒊𝒚𝒐𝒓𝒖𝒎, 𝒔𝒂𝒏𝒂𝒕 𝒂𝒍𝒂𝒏ı𝒏𝒅𝒂𝒌𝒊 𝒕𝒖𝒕𝒌𝒖𝒎𝒖 𝒗𝒆 𝒚𝒆𝒕𝒆𝒏𝒆𝒌𝒍𝒆𝒓𝒊𝒎𝒊 𝒈𝒆𝒍𝒊𝒔̧𝒕𝒊𝒓𝒎𝒆𝒚𝒆 𝒅𝒆𝒗𝒂𝒎 𝒆𝒅𝒊𝒚𝒐𝒓𝒖𝒎."