DERT Mİ? DEVA MI?
- Yazar: Songül AYKAN
- 5 Kasım 2026
- 26 kez okundu
İNSAN İNSANA DERT Mİ DEVA MIDIR?
“Sen güçlüsün, atlatırsın!”
Ne çok duyduğumuz, ne çok söylediğimiz bir cümle… Bazen teselli etmek için, bazen de ne söyleyeceğimizi bilemediğimizden sarılıyoruz bu cümleye. Oysa hiç düşündük mü, insan her zaman güçlü olmak ister mi?
Hayatın bir yerinde hepimiz yoruluyoruz. Kimi zaman üst üste gelen sorumluluklardan, kimi zaman anlaşılmamaktan, kimi zaman da kimseye anlatamadığımız kırgınlıklardan… Yine de bir şekilde ayağa kalkıyor, işlerimizi yapıyor, gülümsüyor, hayatı devam ettiriyoruz. Çünkü hayat beklemiyor. Yapılacak işler, yetiştirilecek insanlar, ilgilenilmesi gereken meseleler var.
Bir de bütün bunların üzerine güçlü görünme mecburiyeti ekleniyor.
Ağlamayalım, belli etmeyelim, şikâyet etmeyelim, kimseye yük olmayalım… Sanki insan olmanın şartı, bütün zorlukları sessizce göğüslemekmiş gibi.

Üstelik bazen bir derdimizi anlatmaya kalktığımızda, karşımızdakinin kendi dertlerini sıralamaya başladığına şahit oluyoruz. Henüz cümlemizi bitirmeden başka bir hikâyenin içine çekiliyoruz. Sanki kimin daha çok yorulduğunu, kimin daha ağır imtihanlardan geçtiğini belirlememiz gerekiyormuş gibi… Oysa dertler yarıştırılmak için değil, paylaşılmak için vardır. Birinin acısını dinlemek, kendi acımızı anlatmaktan vazgeçebilmekle başlar.
Bazen insanın ihtiyacı bir öğütten çok, kendisini dinleyecek bir çift gözdür. Bir çözüm önerisinden çok, “Seni anlıyorum.” diyen bir sestir. Hatta bazen hiçbir şey söylemeden yanında oturacak bir dosttur.
Zaman, her an yeni bir başlangıca gebe değil midir? Her gün yeni doğumlara, yeni başlangıçlara, yeni hikâyelere şahit olmuyor muyuz? Rabbimizin her an ayrı bir şe’n üzere olduğunu hatırladığımızda, hayatın daima bir değişim ve oluş hâlinde olduğunu daha iyi kavrıyoruz.
Bu değişim bazen mutlulukla, şenlikle, bir şehrâyin (merasim/ tören) coşkusuyla giriyor hayatımıza. Bazen de hüzün, çile, yorgunluk ve bitkinlik olarak kapımızı çalıyor. Kimi zaman bir bebeğin ilk ağlayışıyla şenleniyor evlerimiz, kimi zaman bir ayrılığın sessizliği çöküyor odalarımıza.
Resûlullah’ın (s.a.v.) müminin hâline şaşırdığını ifade eden o güzel hadis-i şerifi geliyor aklıma. Müminin her hâlinin hayra dönüşebileceğini bildiriyor bize. Bir güzellikle karşılaştığında şükrediyor, bu onun için hayır oluyor; bir sıkıntıyla karşılaştığında sabrediyor, o da hayra dönüşüyor.
Demek ki hayatın her mevsiminde bize düşen bir güzellik var. Bahar geldiğinde şükretmek, kışın ayazında sabretmek… Fakat bütün bunları yaşarken birbirimize nasıl davrandığımız da en az kendi tavrımız kadar önemli. Birinin baharına gölge düşürmemek, kışında ise ona bir parça sıcaklık olabilmek…
Bir kadının doğum sürecini düşünelim. Bedenin büyük bir değişimden geçtiği, duyguların hassaslaştığı, insanın hem fiziksel hem de ruhsal desteğe ihtiyaç duyduğu bir dönemdir bu. Hele bir de bütün bunlara yalnızlık, endişe ve belirsizlik eşlik ediyorsa…
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Meryem’in yaşadığı o zor anı hatırlayalım: Doğum sancılarıyla bir hurma ağacının altında, alışılmış bütün desteklerden uzak bir hâlde… Üstelik dünyaya getireceği bebeğin bir babası da yok. Onun için bu süreç yalnızca bedensel bir imtihan değil, beraberinde pek çok duyguyu ve kaygıyı da taşıyan bir imtihan.
Tam da böyle bir anda Rabbimizin ona gösterdiği merhamet ve ikram ne kadar düşündürücü! Allah, kulunun ne yaşadığını da neye ihtiyacı olduğunu da biliyor. Ona hurma ağacını silkelemesini, ardından yemesini, içmesini ve gözünün aydın olmasını buyuruyor.
Ne kadar ince, ne kadar kuşatıcı bir merhamet!
Rabbimiz, Hz. Meryem’in yalnızca sabra ve dayanma gücüne değil; bir lokmaya, bir yudum suya, huzura ve teselliye de ihtiyacı olduğunu gözetiyor. İhtiyacına uygun ikramlarda bulunuyor. Üstelik ona yalnızca manevi bir teselli sunmuyor; bedeninin ihtiyaçlarını da ihmal etmiyor.
Burada üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir incelik var. Demek ki merhamet, yalnızca güzel sözler söylemekten ibaret değil. Bazen birinin acısını fark etmek, bazen ihtiyacını görmek, bazen de tam vaktinde küçük bir ikramda bulunmak…
Biz, hayatına dokunduğumuz insanlara onların gerçekten ihtiyaç duyduğu ikramlarda bulunabiliyor muyuz?
Biz de birbirimize biraz böyle davranabilsek…
Yorgun olduğunu bildiğimiz birinin kapısını küçük bir şekerle çalmak, bir demet çiçek almak, hiç beklemediği bir anda bir kahve ikram etmek, sıcak bir sohbetin içinde ona kendisini unutturmak… Bunlar nasıl da iyi gelir insana! Belki de küçücük gördüğümüz bu incelikler, bir insanın gününü, hatta hayata bakışını değiştirebilir.
Her üzülene güçlü olmasını söylemek yerine biraz dinlendirelim. Her yorulana yeni bir sorumluluk yüklemek yerine yükünün bir ucundan tutalım. Her derdini anlatana kendi hikâyemizi yetiştirmek yerine önce onun hikâyesini dinleyelim.
Çünkü insanın her zaman mücadele etmeye, bir şeyleri başarmaya, dimdik durmaya ihtiyacı yok. Bazen durmaya, soluklanmaya, görülmeye ve takdir edilmeye ihtiyacı var.
Belki de asıl güç, hiç yorulmamak değil; yorulduğumuzu kabul edebilmek, kendimize dinlenme hakkı tanıyabilmek ve gerektiğinde bir başkasının desteğini kabul edebilmektir.
Unutmayalım, insan olmak biraz da budur. Her zaman güçlü değil, bazen kırılgan; her zaman neşeli değil, bazen hüzünlü; her zaman veren değil, bazen almayı bekleyen… yarasına merhem, gözyaşlarına sıcak bir dokunuş…
Velhasıl, insan insana bazen dert, bazen deva… Oysa ne güzel olurdu birbirimizin yorgunluğuna nefes, gönlüne ferahlık olabilsek. Belki de hayatı biraz daha yaşanılır kılmanın yolu, birbirimize dert olmaktan çok deva olabilmekten geçiyordur.
Songül Aykan
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

yeterince derdimiz var hocam, merhem olmak o kadar zor olmasa gerek…
İnsan insanın zehrini almalı.
Yüreğinize sağlık.
Doğru söylüyorsunuz hocam zira zehir de panzehiri de aynı cinstendir.
İnşallah biz deva olanlardan oluruz…