Çöp

Çöp

Çöp

Bu sözü ilk senden duymuştum. “Bana kendimi çöp gibi hissettiriyorsun.” demiştin, “ve değersiz.” O an büyük bir şok yaşamıştım. Söylediğin bu cümlenin ne düşünce ne de duygu alemimde hiçbir karşılığı yoktu. Hele de çok çok sevdiğim senin için…

Daha sonra birçok kez düşündüm bu sözünü, neden böyle düşündüğünü, benim hangi tutumlarımın seni böyle düşündürdüğünü bulmaya çalıştım. Bu ciddi bir sorundu aramızda. Ben seni ne kadar eşsiz ve emsalsiz bir noktaya yüceltiyorsam sen kendini o denli aşağılanmış hissediyordun. Bunun bir sebebi olmalıydı.

Yazdıklarımı, senin için yazdıklarımı tekrar tekrar okudum ve yorumladım. Ben seni değil de dünyanın içime bıraktıklarını yazıyordum. Dünyadaki bir avuç güç sahibinin elinde bulunan iletişim araçlarından her gün ,her an içime bir şeyler bırakılıyordu ve bunlar genellikle çöptü.

O egemen kültürün bende birikmesini istediği, beni çöplüğe çevirmesini istediği devasa çöp yığınları. Nasıl ki sanayi atıkları geri kalmış ülke topraklarına ve denizlerine bırakılıyorsa, kültürel atıklarını da benim gibi geri kalmış ülke insanlarının içine boşaltıyorlardı.

Ben yazmak için içime her el attığımda, bulduklarım o atıklardı. Senin o atıklarla hiçbir ilgin yoktu ama ben yazmaya başlayınca ister istemez o çöpler, yazdıklarıma bulaşıyordu ve sen bunu üzerine alınıyordun.

Daha serin kanlı baktığımda bunun sadece bize özgü bir durum olmadığını gördüm. İnsanların günlük hayatları birer çöp yığınıydı, üretilen sanat eserleri çöplerden oluşuyordu, çöp kokuyordu. Senin farkında olmadan tespit ettiğin ve bana suç olarak isnat ettiğin o durum bir çağ dönüşümüydü aslında.

Bütün insanlığı içine almış ve dönüştürüyordu. Yerleşik değerlerde ahlak dışı kabul edilen, arsızca bulunan her ne varsa oluk oluk akıyordu insanların iç dünyalarına. Biz bir değerler çatışmasının ortasındaydık, eskiyi koruyan ve yeniyi henüz kabullenememiş. Ama dönüşüm hızlıydı ve yeniye doğruydu. Sen farkında olmadan bu dönüşümü şiirlerimde fark ettin ve bana da fark ettirdin.

Yazdıklarımı yeniden okudukça insanları daha yakından gözlemledikçe, iletişim araçlarını elinde tutan bir avuç kişinin gönderdiği uyarıcılarla, böceklerle, psikolojik, ekonomik, sosyolojik mesajlarla insanların düşünme bütünselliğini nasıl paramparça ettiklerini gördüm.

Beynimiz asla total düşünemiyordu. Kalbimizin algıları da öyle. Paramparça bir düşünce sisteminin önümüze koyduğu paramparça bir hayatı yaşıyorduk hepimiz.

Amerika’nın Suriye’deki operasyonu, uzaya giden Türk astronot, evdeki böcek sorunu ve ilaçlama, belediye başkan adayları, yobazların tepki gösterdiği dizi, git gide duyarsızlaşan sevgili… Bunların hepsi, en fazla bir dakika içinde, beynimizde ve duygularımızda yanık izleri bırakarak ve birbirlerine karışarak tortulaşıyordu.

Çok trajik bir durum ama insanlık, hep dağınık kalacak bundan sonra kırık dökük ve parçalanmış… Hiçbirimiz başka başka bütünlerin parçası olmanın ötesine geçemeyecek. Uyumsuz parçaların, bir araya gelmesi ya da getirilmesinde uyum arayacağız.

Her parçamız ayrı bir acı çekecek. Her parçamız başka başka parçaların sevinç ve acısına eklemleyecek kendini.

Başta belirttiğim gibi Amerika’nın Suriye operasyonuyla, mahallemizin muhtar adayı aynı dakika içinde, bazen paralel olarak beynimizde birbirini biçip geçecek, kanları birbirine karışacak. Duygu ve düşüncelerimiz onları asla ayrı olaylar olarak algılamayacak.

Sanatta bütün mesele, bu kaosu algılayıp doğru biçimde yansıtabilme. Şiir ve diğer sanatlarda, sevgilinin yabancılaşmasıyla, şehrin yozlaşmasını, o bulanık haliyle, okura hissettirebilme.

İnsandaki bu kırılmışlık ve dağılmışlık nasıl toplum hayatına bir eriyik gibi dağıldıysa, sanata da dağılıyor. Şiir şeklini kaybetti mesela, artık köşeli bir duruşu yok şiirin. Ölçü artık hatırlanmıyor bile. Sadece nostalji yapanlarda.

Uyak, tarihinde hiç olmadığı kadar şiirden dışlandı. Bu gün şiir ve diğer sanatlarda, yaşanan kaosun çığlıklarından imgeler yaratılıyor ama bunlar, birbirini parçalamış birçok anlamın ve sesin hiçbir zaman oluşmayacak sentezi gibi.

Tecavüze uğrayan kadının, aç kalan çocuğun, kirletilen doğanın ağlayışları birbirine karışmış biçimde gelecek kulaklarımıza. Artık üslup değil üslupsuzluk egemen olacak sanatta.

Yaşadığımız değişim nasıl karakterimizi bozdu, bizi kişiliksiz kıldıysa, bu kişiliksizlik yaptığımız sanatın da en başat özelliği olacak.

 

Hasan ILDIZ

Baş Editör: Elif ÜNAL YILDIZ 

Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?

https://fisildayankalemler.org/en-kotuye-hazir-ol/

Yorumlar (0)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hasan ILDIZ

02.10.1960 yılında Alaşehir’de doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Türk Dili, Çağdaş Türk Dili, Öğretmen Dünyası, ABC, Ege Layf, İnsancıl, Lacivert, Kurgan, Bireylikler, Yaba Edebiyat, Tümolos, Kasaba Sanat, Kurşun Kalem, Varlık, Yasak Meyve, Şiirden, Edebiyat Ortamı, Yedi İklim, Töre, Amanos, Beşparmak, Kasabadan Esinti, Kara Yazı, Şehir Edebiyat, Tay, Aşkın E Hali, Mavi Yeşil, Akatalpa, Dergâh ,Caz Kedisi,Çinikitap dergilerinde 1985 yılından beri şiirleri yayınlanmaktadır. 2006 yılında Kültür Bakanlığı ve Türk Edebiyatı Vakfı’nın ortaklaşa düzenlediği “Türk Dünyası Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda “Sürgün” adlı hikâyesiyle 3.lük ödülü aldı. 2007 yılında Ümraniye Belediyesinin açtığı hikâye yarışmasında “Şeteret Ana” hikâyesiyle mansiyon ödülü aldı. 2008 yılında Mustafa Necati Sepetçioğlu adına düzenlenen hikâye yarışmasında “Gül Satan Çocuk” adlı hikâyesiyle mansiyon aldı. 2011 yılında İLESAM(İlim ve Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) ve Akçağ Yayınevinin ortaklaşa düzenlediği Roman, Hikâye ve İnceleme dosyası yarışmasında, ”Ölmeye Vatan Yahşi” adlı hikaye dosyasıyla birinci oldu.