Coğrafya Kaderimiz mi?

Coğrafya Kaderimiz mi?

 

Bu soru “yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan” gibi paradoks bir soru olarak sürekli karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medyada sürekli olarak gördüğümüz bu tartışmanın nerden bakıldığına göre değişen cevapları vardır aslında. Bir teoride doğduğumuz toprakların şartları neyse bu bizim doğuştan kaderimizdir, boyun eğip kabullenmemiz gerekir der. Diğeri ise hayır! Doğduğumuz toprakların kaderini değiştirmek bizim elimizdedir demektedir. Peki, bunlardan hangisi saf gerçektir. Bana ikinci teori daha mantıklı gelmekle beraber, bu mantığın somut dinamikleri ortada gün gibi durmaktadır.

Mesela, Güney Kore ve Kuzey Kore örneği güzel bir örnektir. Aynı coğrafyada birbirine tamamen zıt iki devlettir. Bu iki devleti anlamak için tarihlerine küçük bir gezinti yapalım. Yıl 1945 ikinci dünya savaşı Berlin’in işgaliyle bitmesine rağmen pasifikte savaş hala devam etmektedir. Amerika Japon işgaline son vermek için Kore’ye güneyden girer, Sovyetler’de kuzeyden. Sovyetlerin işgal ettikleri Kuzey Kore’de lider yaptıkları kişi ise Kim İl-sung tur. İl- sung Japon işgali sırasında Japonlara karşı savaşan bir gerillaydı. Üstün başarılar elde etmiş ve Stalin’in pasifikteki gözdelerinden olmuştu. Stalin işgal sonrası Kuzey Kore’yi gönül rahatlığı ile teslim edeceği kişiyi bulmuştu. 1950’de Sovyet kontrolünden çok rahatsız olan İl-Sung sonunda bu kontrolden kurtulur ve jushe isminde tamamen kendi öz kanunlarının olduğu bir akım başlatır.

Bu akım halkın kendini savunduğuna inanması ve soyutlanmayı bir gurur kaynağı olarak görmeleri için icat edilmiştir. İl-sung’un devlet yönetim anlayışı tıpkı tarihteki diğer zorbaların yaptığı gibi düzenli temizliktir. Merkez yönetim etrafındaki rakiplerini ya komplo kurarak ya da Sovyet çalışma kamplarına göndererek saf dışı bırakırdı. Jushe kendi kendine yetinebilme olarak tanımlanabilir.

Bu sistemle Kuzey Kore kendini dünyadan izole edebilmeyi başarmış tek ülkedir. Ülke dışına çıkamazlar ve sisteme aykırı davranamazlar. İnternet, telefon gibi teknolojileri sürekli takip ve dinleme altındadır. Bunu başarmak elli yıllarını almış olsa da zorbaların temel sıkıntısı sürekliliği sağlama sorununu çözmüşlerdir. Bu rejim Kuzey Kore halkının çoğunu rahatsız bile etmemiş ve hatta bu rejim yıkılırsa onları bir felaketin beklediği inançlarını kaybetmemişlerdir. Diğer yandan Güney Kore demokratik seçimlerle yönetilmiş, hatta olimpiyatlara ev sahipliği yapmış bir ülke olarak varlığını sürdürmüştür.

Halk gerektiğinde yönetimi değiştirme özgürlüğüne sahiptirler. Yine böyle bir tartışmada bir dostum bana coğrafyanın kader olduğunu, bunu anlamam içinde “ Tüfek, mikrop ve çelik” ismindeki kitabı okumam gerektiğini söylemişti. Okudum da. Kitap, sanayi olarak atılım yapan ülkelerin geliştiğini fakat diğer ülkelerin sanayi devrimi yapamadıkları için gelişmediğini bununla beraber bu halkların kaderlerinin kötü bir yaşam olduğunu anlatmaktadır. Aslında sanayi devrimi yapacak seçimler yapılmış olsaydı, Kuzey Kore örneğindeki gibi halk bir lidere mecbur bırakılmasaydı ya da demokratik temeller kurulmuş olsaydı. Bir ülkenin gelişmesinin önündeki engeller olan adaletsizlik, hukuksuzluk, ahlaksızlık gibi şeyler halk tarafından rağbet görmeseydi, halk bunları dışlamış olsaydı, sizce bu ülkelerde refah seviyesine ulaşmış olmazlar mıydı? Coğrafya kaderindir terimi tamamen seni yapılan bunca haksızlığa mecbur bırakmak için türetilmiş bir terimdir.

Bizim coğrafyamızda özellikle doğu ve güneydoğuda bu kader yüzünden insanlar birçok iğrençliğe töre adı altında mecbur bırakılmıştır. Genç kızlar coğrafyamızın kaderi bu, törelerimiz bu denilerek dedeleri yaşlarındaki kişilerle evlendirilmiştir. İstemedikleri ilişkilere mecbur bırakılmıştır. Bu terime karşı gelenler namus cinayeti denilerek katledilmiştir. Coğrafya kader falan değildir. Coğrafyanın kaderini insanlar belirler. Yaptıkları eylemler veya destekledikleri siyasi akımları insanlar seçer. Doğru seçim yapılırsa, yanlış kişilere karşı durulursa bu kader tabusu yıkılabilir.

Oy kullanıp yönetimi değiştirmek gibi bir hakkımız varken neden aynı ideolojiye ve aynı kişilere bağımlıyız. Ortadoğu’da savaşların ve kanın bitmemesinin yegâne sebebi de budur. Bir ideoloji, bir din ve petrol temelli yapılanmaların arkasından gözü kapalı koşulmuş olması o coğrafyada kan ve zulmün bitmemesinin başlıca sebebidir. New York Times’a demeç veren CIA Ortadoğu masası şefinin söyledikleri şu şekildeydi. “ Ortadoğu’da tek bir örgüt yoktur, bir gizli servisin himayesinde olmayan.” Bilinçli bir halk ne bu gizli servislerin oyununa gelir ne de kan dökmesi muhtemel bir diktatörün peşine takılır.

İşte bunun içi coğrafya kader değil, yapılan seçimler ve eylemlerdir. Bir insan topluluğu yaşama standartları iyi olmayan bir coğrafyada doğmuş olsa bile bu standartları değiştirebilecek potansiyele sahiptir. Bunun en net örneği, siyahi özgürlük hareketidir. 1950’li yıllarda siyahi vatandaşlara yapılan zulmü kabullenmeyip kölelik döneminden gelen o sistemi yıkmayı başarmışlardır. Martin Luther King’in ABD’de başlattığı özgürlük yürüyüşü tüm dünyaya ceberut sistemlerinde yıkılabileceğini göstermiştir. Tarihte bunun gibi yüzlerce sistemleri alt üst eden örnek vardır. Demek ki insanın kaderini belirleyen şey coğrafya değil, direniş ve kararlılıktan geçmektedir.

İbni Haldun ve Tevfik Fikret, coğrafyanın kader olduğunu ısrarla söylemiş olsalar bile tarihi dinamikler bunun tam tersini ispatlamaktadır.

 

 

Editör: Nigar KAYA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar (1)

  1. Nuray Acar
    • 21/01/2024

    Woooowwww yazıya bayıldım ve bende aynı şeyi düşünüyorum. Sorgulayan araştıran insanlar yaşadıkları yerdeki tabuları yıkabilirler . Ama aklını kullanmaktan aciz kullar coğrafya kader diyerek yaşadıklarını kabul ederler. Tebrikler Zafer Değirmenci çok güzel bir konuya değinmişsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zafer DEĞİRMENCİ

30.08.1979 yılında Erzurum’da doğdum. Babamın memur olması nedeniyle 1983 de Kayseri’ye göç ettik. İlk, orta ve lise öğrenimimi Kayseri’de tamamladım. İş hayatına atılıp sonrasında askerlik görevimi tamamladıktan sonra yine değişik işlerde çalıştım. En son 2013 de bir iş için geldiğim Diyarbakır da eşimle tanıştım ve evlenip buraya yerleştim. Roman yazma isteği çocukluğumda babamın o eski daktilosunda yazmaya çalıştığı fakat bir türlü bitiremediği roman denemelerinden gelmekte olup, eşimin desteğiyle ortaya çıktı. Yayımlanan Ağaç dalından kuşlar, Simon, Ölüm var! Hasan ve Çoban isminde dört romanım var.