Bir Gülü Sevdim
- Yazar: Aytaç Yıldız Bozkurt
- 25 Eylül 2026
- 6 kez okundu
BİR GÜL’Ü SEVDİM
Yazın en sıcak günlerindeydik. Börtü böceğin bile kuytulara çekildiği bir öğlen sonrası mahalleyi sesleriyle dolduran biz çocuklar zorla evlere sokulup uyutulmuştuk. Çoğumuzun uyumadığı bir gerçek olsa da o güneşin altında kavrulmamıza razı olmamıştı annelerimiz. Hiç yerine gelmeyeceğini bile bile o vaatlere kanmak da o günün çocuklarının rızasıydı. Büyükler asla yalan söylemez diye düşünülen, büyüklere kayıtsız şartsız itaat edilen zamanlardı. Ne bilgi-sayar ne telefon ne de renkli televizyonlarla henüz tanışmamıştık. Saklambaç, beştaş, kader-kısmet, futbol, ip atlamak başlıca eğlencelerimizdi.
Sözde uykusunu alan çocuklar babaları işten dönünceye kadar sokağın hakimiydi. Türlü yaramazlıklar cana ve mala zarar gelmedikçe kulak çekmek ya da sokağa çıkamamak gibi cezalarla geçiştirilirdi. Mahalle, komşuluk ve akrabalık bağlarının çok önemli olduğu günlerdi o günler. Sırlar saklanır, yardımlar gizli yapılır, önemli sorunlar dayanışma ile aşılırdı. Öyle bir mahallenin çocuğuydum ben. O günlerin birinde duyduğum ve tanık olduğum bir hikâyenin bende çok uzun yıllar taptaze kalacağını ve inandığım birçok şeyi sorgulatacağını nereden bilebilirdim ki?
Mahallemiz üzüm bağları ile çevriliydi. Hatta Farsça üzüm anlamına gelen “Engürü” sözü zamanla değişerek Ankara olmuştu. Mahallemizin kuzeyinden geçen derenin tam karşısında küçük bir döküm atölyesi vardı. Hemen arkasında da şaraphane. Ve biz kasa kasa üzümler geldiğinde oraday-sak kocaman salkımlarla dönerdik evimize. Mahallenin ha-nımları şıra, pekmez, pestil yaparlardı. Birçok çeşit üzüm olsa da mor salkımlı üzümler tercihimizdi. Ne zaman onlardan yesek mayışır ağaç altlarında gölgelenirdik. Henüz cinsiyet ayrımı yoktu oyunlarımızda. Derede kurbağa taşlar, çakıl taşlarını toplar, düzgün olanlarını kukalı saklambaç ve beştaş için ayırırdık. Erkek çocuklarının en değerli oyuncakları misketlerdi. Misket oyunlarında biz kızlar da onlardan geri kalmazdık. Her oyunun sonunda uzun süre baş ve işaret parmaklarımız acısa bile “ütülmek” ten korkar, sabrederdik.
Bir gün mahallemizin boş olan gecekondusuna küçük bir pikap yanaştı. İçinden ellerinde aletlerle birkaç işçi çıktı. Önce çatıyı söktüler. Hepimiz toz toprak olsak da izlemekten vazgeçmedik. Öksürük krizlerimizi duyan işçiler kovaladılar. Sonrasında ilgimiz başka alanlara kaydı. Birkaç gün sonra bahçesi de dahil mahallemizin en güzel evi olmuştu. Bakkal Rıza, ardiye olarak kullandığı evi sıkışık olduğu için satmıştı.
Birkaç gün sonra evin perdelerinin asıldığını, bahçeye masa ve sandalyelerin konulduğunu gördük. Annem gece taşındıklarını söyledi. Lisede okuyan kızları varmış. Çok güzel olduğu için kasabaya gönderememişler. Sataşan çok olmuş. Ablayı çok merak etmiştim. Bir sabah bahçede kitap okurken gördüm onu. Büyüklerimizden gördüğümüz gibi “Hoş geldiniz abla!” dedim. “Hoş bulduk cici kız!” dedi. Adı Birgül’müş. Çok çalışkanmış. Öğretmenleri bu kız şehirde okumalı demişler. Bakkalın uzak akrabası oldukları için o da böyle yardım etmek istemişti. Hemen babaya inşaatta iş bulundu. Annemler ilk günler yemek götürdüler. Hepsinin dilinde Birgül ablanın güzelliği ve kibarlığı dolaştı durdu. Biz kızlara örnek alınacak bir model olarak görüldü. Sık sık onun gibi olmamız vurgulanır oldu. Ben sevmiştim onu. Ama arkadaşlarım onun davranışlarının örnek alınması baskısından pek hoşlanmadılar ve bu yüzden onu sevmediler. Oysa Birgül ablanın hiç suçu yoktu.
Atölye sahiplerinin şımarık bir oğlu vardı. Kolejde okuyordu. Pırıl pırıl parlayan bordo motosikleti ile dolaşırken özellikle erkek çocukları imrenerek izlerlerdi. Birgül ablanın peşine düştüğü, her iki ailenin asla bir araya gelme ihtimali olmadığı konuşulmaya başlandı. Ancak ikisini bir arada gören de olmamıştı. Bir söylenti olarak algılandı ve uzun süre konuşulmadı. Ta ki bir yılbaşı öncesine kadar…
Bir sabah annesinin genlerini taşıdığından emin olduğumuz geveze Ahmet anneme seslendi “Teyze annem acele seni çağırıyor.” Annem merakla mutfak önlüğünü kanepeye fırlatıp karşı daireye koştu. Dört daireli apartmanımız aile evi gibiydi. Daire kapıları akşamdan akşama kapanırdı. Gündüz açıkken gece ailelerin mahremiyetine bürünürdü.
“Gelmeyin!” denilmesine rağmen sessizce kapıya yanaşmış-tık ki kapılar aceleyle kapandı. Birkaç saat sonra annem gözleri yaşlı eve döndü ve meraklı bakışlarımızdan gözlerini kaçırarak mutfağa daldı. Babam gelinceye kadar da hiç çıkmadı.
Yeni yılı ninemde geçirdik. Döndüğümüzde gecekondunun perdelerinin inmiş olduğunu gördük. Birgül ablalar taşınmıştı. “Nereye gittiler?” sorumuza hiç cevap alamadık.
Geveze Ahmet’in annesini çok severdik. Sürekli bize kek ve kurabiye yapar, oyalı mendiller verirdi. Mahallede en sevdiğim insandı. Annem yaşı küçük olmasına rağmen “Seni Ahmet’e vereyim de Vesile teyzenin gelini ol!” derdi gülerek.
Sınıf arkadaşlarımız genelde şaraphane çalışanlarının çocuklarıydı. Onlardan duymuştuk Kerem ağabeyin intihar teşebbüsünü. O güne kadar hiç bu kelimeyi duymamıştık. Mahallemizi sessiz bir hüzün ve bir o kadar da merak sarmıştı.
Kerem ağabey ile Birgül abla sevgili olmuşlar. Şaraphanenin arkasında işçiler için olan sosyal tesislerde arada çay içip sohbet ederlermiş. Kitap alışverişi yaparlarmış. Genelde yanlarında arkadaşları da olurmuş. Hep hangi üniversiteye gidecekleri hangi bölümleri seçecekleri gibi konuları hararetle tartışırlar, işçiler de buna tanık olurlar, bu çalışkan gençleri gururla izlerlermiş. Yeni okul döneminden önce bir piknik düzenlemişler. Şaraphanenin bekçisi olan Ahmet’in babası, Kerem’in gizlice işçilerden birisine para verip birkaç şişe şarap aldığını görmüş, sayımda eksik çıkmasın diye şefe söylemiş.
O gün gençler piknik dönüşü epeyi sarhoşlarmış. Şef işçiyi ve gençleri azarlayıp, bir daha olmayacağına dair söz alıp konuyu kendi aralarında halletmek istemiş, Kerem de babasına daha sonra söyleyeceğine söz vermiş. Olay kapanmış. Ne olduysa o piknikte olmuş. Birgül abla bir gece hastaneye kaldırılmış. Ahmet’in babası eşlik etmiş. Ertesi gece taşınmış Birgül ablalar.
Kerem ağabey çılgına dönmüş. Okulu bırakmış, şaraphaneye girmesi yasak olduğu için bir yerlerden içki bulup sabahlara kadar içip ağlıyormuş. Bir gece motosikleti son sürat sürerek atölyelerinin duvarına çarpmış. Duvar yıkılmış, kendisi aylarca hastanede yatmış.
Ben onu en son gördüğümde yirmili yaşlarımdaydım. Elinde bir gül ile sokak sokak geziyordu. Nerede bir gül görse koparmak istiyor, izin verilmezse düşüp bayılıyordu. O yakışıklı yüzünden eser kalmamıştı. Babası kalp krizinden ölmüş, atölye kapanmıştı.
Aşka dair nerede ne zaman bir şey duysam aklıma bu hikâye gelir.
İnsanın kendi hikayesini yazma hakkına saygı gösterilmeliydi. Tertemiz iki gencin masum birlikteliklerini hazmedemeyen zalim yüreklerin olduğuna inanmak istemesem de insan denilen varlığın hep bir yanının karanlık olduğunu düşünürüm. O çok sevdiğimiz cömert, Vesile teyze o gün Birgül’ün aşk kaçamağını ailesine söylemeseydi belki de biz “onlar ermiş muradına” diye bitirecektik bu hikâyeyi.
Birgül ve Ertan’ın aşkı asırlara dağılmış pek çok hikâyeden sadece bir tanesidir. Sonu acı olsa bile zamana ve bu aşka tanıklık eden bizlerin anılarında yaşamaya devam ettiği de bir gerçektir.
* Fısıldayan Kalemler Dergisi “Ah Minel Aşk” antolojisinde yayınlanmıştır.
Aytaç Yıldız Bozkurt
Yeni yazılarımı bekleyiniz…

çok hüzünlü bir öykü… umarım birgül mutlu olmuştur…
Hoş geldiniz. Kaleminize yüreğinize sağlık.