BİR TEŞEKKÜRÜN HİKAYESİ

BİR TEŞEKKÜRÜN HİKAYESİ

BİR TEŞEKKÜRÜN HİKÂYESİ

BİR KAHKAHANIN HATIRASI

Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Alcı köyünde, küçük, tek odalı bir evde altı çocuğuyla birlikte yaşayan Çakır ailesinin imkânları sınırlıydı. Ancak o küçük köy evinde sevgi, neşe ve sıcaklık hiç eksik olmazdı. Aynı odayı paylaşan çocukların, yoksunluklara rağmen kendilerine özgü, sıcacık bir aile hayatı vardı. 

Bu ailenin sekiz yaşındaki oğlu Rıfat, öğretmeni Dudu Ünal’ı çok sever, onun gözüne girebilmek için söylediği her şeyi harfiyen yerine getirmeye özen gösterirdi. Her çocuk gibi meraklı, biraz afacan ama bir o kadar da öğrenmeye hevesliydi. Okul, onun için yalnızca okuma yazmayı öğrendiği bir yer değil, hayatı tanımaya başladığı yepyeni bir dünyaydı. Öğretmeni; Türkçe, Matematik ve Hayat Bilgisi gibi derslerin yanı sıra öğrencilerine güzel konuşmayı, nazik olmayı, büyüklerine saygı göstermeyi ve görgü kurallarını da öğretiyordu. O günkü dersin konusu ise teşekkür etmekti.

Bir insan, kendisine iyilik yaptığında, yardım ettiğinde ya da güzel bir davranışta bulunduğunda mutlaka teşekkür etmesi gerektiğini anlatmıştı. Rıfat, öğretmenini can kulağıyla dinlemiş, öğrendiği bu yeni bilgiyi zihninin bir köşesine hemen yerleştirmişti. Artık aklında tek bir düşünce vardı: 

“Acaba ben kime teşekkür edebilirim? Keşke biri bana bir iyilik yapsa bende öğrendiğim bu güzel sözcüğü kullanabilsem.”

Küçük Rıfat, gün boyunca bu fırsatın karşısına çıkmasını bekledi. Öğretmeninin anlattığı nezaket kuralını uygulamak için sabırsızlanıyordu. Ne var ki gün bitti, akşam oldu; beklediği fırsat bir türlü karşısına çıkmadı.

Derken yatma vakti geldi. Köyün o mütevazı evinde anne, baba ve altı çocuk, yere serilen yataklara yan yana uzandılar. Günün yorgunluğu herkesi sarmıştı. Çocuklar birer birer uykuya dalarken evin içini tatlı bir sessizlik kapladı. Yalnızca evin afacanı Rıfat henüz uyumamıştı. Annesiyle babasının fısıldaşmalarına kulağı takılmıştı. Bir ara annesinin, “Çocuklar uyudu mu, kontrol et bakalım,” dediğini duydu. Bunun üzerine baba usulca çocukları kontrol etmeye başladı. Üstü açılanların yorganlarını özenle örttü. Sıra Rıfat’a gelmişti. Babası, onun da uyuduğundan emin olmak için başucuna eğildi. Küçük oğlunun üzerindeki yorganı düzeltti, açıkta kalan yerlerini itinayla örttü. İşte o an, Rıfat’ın bütün gün beklediği fırsat nihayet karşısına çıkmıştı! Öğretmeninin anlattıkları hemen aklına geldi. Babası ona bir iyilik yapmıştı. Üşümesin diye üzerini örtmüştü. Bundan daha güzel bir teşekkür fırsatı olabilir miydi? Hiç vakit kaybetmeden, büyük bir heyecan ve içtenlikle seslendi: 

“Teşekkür ederim babacığım!” 

Ne var ki küçük Rıfat, beklediği karşılığı bulamadı. Çocuğunun hâlâ uyumadığını anlayan babası, eşiyle muhabbetine engel olduğu için olacak ki bir anda sinirlenerek sesini yükseltti: 

“Sen hâlâ uyumadın mı? Hadi bakalım, hemen uyu!”

Rıfat neye uğradığını şaşırmıştı. Oysa kötü bir şey söylememişti ki! Öğretmeni ona, iyilik gördüğünde teşekkür etmesini söylememiş miydi? O da yalnızca öğrendiğini uygulamıştı. Üstelik babası çok güzel bir davranış sergilemişti. Teşekkür etmekten daha doğal ne olabilirdi? Takdir göreceğini umarken azar işitmişti. 

Küçük Rıfat, yaşadığı hayal kırıklığıyla yorganını başına kadar çekti. Bir süre sessizce öylece kaldı. Belki de kendi kendine, “Ben şimdi ne yanlış yaptım?” diye düşünüyordu. Böylece onun ilk teşekkür etme deneyimi, öğretmeninin anlattığı nezaket dersinden oldukça farklı bir şekilde sonuçlanmıştı. O gece belki de küçük bir çocuk olarak ilk kez şunu anlamıştı: Hayat, bazen en güzel niyetlerimize bile beklemediğimiz cevaplar verebiliyordu. 

Yıllar geçti… O küçük Rıfat büyüdü. Çocukluğunu, köyünü, tek odalı evlerini, kardeşleriyle paylaştığı günleri ve hafızasına kazınan nice anıyı hiç unutmadı. Zamanla nüktedanlığı, hazırcevaplığı ve kendine özgü anlatımıyla sevilen, usta bir sunucu oldu. Alcı köyünde yoksunluklara rağmen sıcacık bir aile hayatı vardı. Aklına geldikçe çocukluk anılarını dost meclislerinde anlatmaya başladı.

Üstelik bunları öyle güzel bir üslupla, öyle yerinde mimiklerle ve ince esprilerle süslerdi ki dinleyenler kendilerini bir anda o günlerin içinde bulur, kahkahalarına engel olamazlardı. Çocukluk anılarının arasında annesinden söz ederken kendine özgü mizahını konuştururdu. İncecik, narin ve zayıf yapısıyla annesini Temel Reis’in eşi Safinaz’a benzetirdi. Bu benzetmeyi öyle doğal ve nükteli bir şekilde dile getirirdi ki annesinin o incecik hâli bile dinleyenlerin yüzünde tatlı bir tebessüm bırakırdı. 

İşte o unutulmaz anılardan biri de küçük Rıfat’ın teşekkür hikâyesiydi. Bir akşam, ortak arkadaşımız olan Fatma Özger Bilgiç’in, avukatlık mesleğine henüz adım atmış olan kızı Deniz’in Ankara Mamak’taki evinde bir araya geldik. Samimi sohbetlerin, dostluğun ve güzel anıların eşlik ettiği akşamın ilerleyen saatlerinde, araştırmacı-yazar ve sevilen sunucu Rıfat Çakır Bey, köy yaşamından ve çocukluk günlerinden söz etmeye başladı. O meşhur teşekkür hikâyesini ve buna benzer daha nice anısını anlatırken mimikleri, ses tonu ve nüktedanlığı görülmeye değerdi. Küçük Rıfat’ın heyecanını, babasının telaşını ve sonunda yorganın altına saklanışını öyle canlı, öyle ustalıkla canlandırıyordu ki kendimizi bir anda o küçücük köy evinde bulduk. Gülmekten kırıldık. Kahkahalarımız birbirine karıştı. Gülmekten gözlerimiz yaşardı; bir ara konuşamaz hâle geldik. 

O akşam benim için kahkahaların çok daha derin bir anlamı vardı. Aylardır içimde taşıdığım acının, yüreğimde biriktirdiğim hüznün ardından ilk kez gözyaşlarım kederden değil, kahkahalardan yanaklarıma süzülüyordu. Ne tuhaf, değil mi? 

Bazen insanın yüreğinde biriken acıları hafifletmek için büyük sözlere, uzun tesellilere ihtiyaç olmayabiliyor. Sıcak bir dost meclisi, samimi birkaç insan ve paylaşılan güzel bir an yetebiliyor. Bir zamanlar karşılık bulamayan küçük bir teşekkür, yıllar sonra kocaman bir mutluluğa dönüşmüştü. 

İyi ki varsınız güzel insanlar… İyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki o akşam aynı sofranın etrafında buluşmuşuz. Çünkü bazen bir akşamlık kahkaha, aylardır içimizde biriktirdiğimiz gözyaşlarına iyi gelebiliyor. 

İnsan bir kez daha anlıyor ki hayatın en kıymetli hazinelerinden biri, kendisine yeniden gülümsemeyi hatırlatan dostlarıdır.

01 Kasım 2026 – Ankara

Nurten Sezgin

Diğer yazılarımı okudunuz mu? 

HAVA PARÇALI BULUTLU

Yorumlar (3)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    o çocuk yüreğiyle babanın neden kızdığını anlamasa da gelecekte bayağı gülmüş anlaşılan… ne güzel…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    İlginç bir anı.
    Yüreğinize sağlık.

  3. Filiz TEZERDİ dedi ki:

    Kaleminize sağlık. Bazen cevap verirken de dikkat etmek lazım. Üslup çok çok önemli. Keyifle okudum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Nurten Sezgin

Nurten Sezgin 1951 yılında Bingöl’ün Kiğı ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Kiğı’da okudu. 1968 yılında Elâzığ Kız İlk Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Daha sonra Anadolu Üniversitesi Ön Lisansı bitirdi. Sırasıyla Bingöl-Kiğı, Mardin, Diyarbakır ve Ankara olmak üzere toplam 26 yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. 1994 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra şiir yazmaya daha fazla vakit ayırma imkanı buldu. “Sezgini” mahlasını kullanan şair, “Anılarda Elâzığ Kız İlk Öğretmen Okulu” adlı anı kitabında kendisinin de okul anılarına yer verilmiştir. Şiirleri birçok antolojilerde yer almıştır ve dergilerde gazetelerde yayımlanmaktadır. Bozdoğan konulu şiir yarışmasında “Şirin Yeşil Bozdoğan” isimli şiiri, Bodrum-Bitez de düzenlenen Sarı Yaz konulu şiir yarışmasında ise “Sarı Yaz” isimli şiiri birincilik ödülüne layık görülmüştür. “Kendimi Bu Şehre Sığdıramadım”, “Hani Anlamıştık Birbirimizi”,Barış Vardı Senin Gülüşlerinde”,Bu Sevdaya Hazırım” şiir kitapları yayımlanmıştı r.İLESAM ve Kültür Sanat Dernekleri üyesidir.Bazı şiirleri bestelenmiştir.Beş kız evladı ve torunları var.Halen Ankara’da ikamet etmektedir.