TAHLİYE 1
- Yazar: Kudret KÖKSAL
- 6 Kasım 2026
- 17 kez okundu
TAHLİYE
1.Bölüm
Cezaevinin iki insan boyunu geçkin, ürkünç demir kapısının hemen iç kısmındaki yıkık-dökük kâgir yapıda yoğun bir hareketlilik göze çarpıyor. Kapıyı aşıp usulca bu köhne yapıya yaklaşıyoruz. İçeride tamı tamamına beş adam… Üçünün gardiyan olduğu giysilerinden anlaşılıyor. Pencerenin önünde fi tarihinden kalma bir yazı masası ve üzerinde çok bilinen kırtasiye gereçleri. Bir de oldukça eski model bir yazı makinesi…
Yazı masasının gerisinde sivil giyimli, yaşlıca bir adam, önündeki kalın klasöre gömülmüş bazı evrakları gözden geçiriyor. Gardiyanlardan biri -baş gardiyan olmalı- köşedeki tahta iskemleye ilişmiş keyifle çayını yudumluyor. Diğerleri ise iki ayrı çelik dolapta bir şeyler arıyor.
Ve işte! İlgimizin bu sevimsiz yapıya yönelmesine neden olan asıl kişi. Hayli imrendirici kömür karası bıyıkları ve kırçıl şakaklarıyla orta yaşlı bir adam. Taş çatlasa otuz dokuz-kırk yaşlarında olmalı. Yazı masasının yanı başında dikiliyor. Bakışları, elleriyle farkında olmaksızın oynadığı yazı makinesinin kolu üzerinde duraksamış. Çevresiyle hiç mi hiç ilgili değil. Dalmış… Düşünüyor olmalı. Hem de yoğun bir şekilde. Düşünceleri kim bilir nerelerde takılıp kaldı?
Duygularının yönünü, yüz ifadesinden kestirebilmek olanaksız. Sevinçli mi, kederli mi belli değil. Sanki morgdan çıkmışçasına bir ifade. Hay Allah! İfadesizlik yani… Ama oldukça görmüş geçirmiş biri olduğu her hâlinden belli oluyor. Sanki yaşamın bütün acıları yüzünde donuklaşmış. Dudaklarının köşesinde küçücük bir gülücük arıyoruz. Ve gözlerinde küçücük bir pırıltı. Hayret! Yok, yok işte! Pırıltı bir yana, göz bebeklerine kopkoyu bir gölge vurmuş sanki.
Ne tuhaf! Oysa sevinçli olmalı, mutlu olmalı. Hem de ölesiye… Evet, evet hiç olmazsa azıcık canım! Kolay değil! Tam on dokuz yıldır bir fare gibi kısıldığı bu kapandan nihayet kurtulacak. On dokuz yıl önce tutsaklığına açılan o kahrolası demir kapı, bu kez özgürlüğüne açılacak. Anlaşılır gibi değil doğrusu. Nasıl bir insan bu? Tıpkı bir heykel… Çok değil, on dakika sonra –evet yalnızca on dakika sonra– ver elini özgürlük, ver elini yaşam. Oysa onun umurunda bile değil sanki. Allah Allah, Allah Allah! Tahliye oluyorsun be adam, tahliye. Ve sen bir roman kahramanı değilsin. Kiev’deki rahip değilsin. Kımılda biraz, gül biraz.
Iıh yok! Yok işte! Hiçbir hareket yok gözlerinde. Biraz daha yaklaşalım bakalım. Tuhaf… Sanki bu dünyada değil. Sanki bu dünyanın insanı değil. Uzaklarda… Çok, çok uzaklarda. Kim bilir nerelerde şimdi? Bir anlayabilsek… Off! Bağışlasın bizi. Ne yapalım, merakımızı yenemiyoruz işte. Daha da yaklaşıp gözlerinden düşüncelerine giriyoruz onun.
Dostlarım… Hakkı dayı, Selim amca, Koca Yusuf, Deli İbo, Güner… Dostlarım…
Eee Kara, bitti işte. On dokuz yılın hasretliği bitti. Daha ne somurtup durursun öyle?
Ona Kara derlerdi. Koyu esmer teni ve o kapkara bıyıkları nedeniyle içeride herkesin diline böyle yerleşmişti. Zaman, onun tenini olduğu kadar ruhunu da koyulaştırmıştı sanki. Baş gardiyanın bu sözleri üzerine Kara, ağır bir uykudan uyanır gibi irkildi; ancak bakışlarındaki o buz tutmuş uzaklık bozulmadı.
N’olmuş dostlarına? Ölüme terk etmiyorsun ya onları. Çıkacaklar işte. Yakında yine birliktesiniz.
Kara’nın dudaklarının kenarında yapay, hüzünlü bir gülücük belirdi.
Olacağız elbet. Yine hep birlikte olacağız. Sizi bekleyeceğim dostlarım, bekleyeceğim…
Ağır adımlarla kapıya yöneldi. Gökyüzünde oradan oraya salınıp duran bembeyaz bulutları izlemeye koyuldu. Yıllardır sadece dar bir pencere aralığından gördüğü o parça parça mavi, şimdi bütün ihtişamıyla önündeydi.
Dile kolay! Koskoca on dokuz yıl… Nasıl da geçiverdi? On dakika sonra özgürüm işte. Şu bulutlar kadar serbest… Ne tuhaf! Yıllarca bu anı beklemedim mi? Yıllarca bir ipek böceği sabrıyla, an an yılları örmedim mi? O hâlde neden? Neden içimdeki bu keder? Yüreğimdeki bu burukluk, bu acı, bu hüzün…
Dostlarım… Dostlarım… Sizlerden nasıl ayrılırım? Sizlersiz nasıl yaşarım? Ne yaparım? Canlarım… Zindan duvarlarının arasında, betonun soğuk yüzeyinde paylaşılan bir lokma ekmek, demli bir çay bardağı ve can yoldaşı sohbetler şimdi zihninde birer film şeridi gibi akıyordu. Onlar içeride kalırken, kendisinin dışarı çıkacak olması tuhaf bir suçluluk duygusu yaratıyordu ruhunda.
Kara’nın yüzüne giderek dokunaklı bir ifade yerleşmeye başladı. Hani dokunsan boşanıverecekmiş gibi… Duvarların ardında bıraktığı o kırık dökük hayatları, geride kalan yoldaşlarının gamlı yüzlerini birer birer düşündü.
Ama sevinmeliyim. Hem de çok, çok sevinmeliyim. Önce küçücük bir ev… Küçücük, bahçeli… Bir odası senin Hakkı dayı. Düşlerindeki gibi pırıl pırıl, güneş alan bir köşede. Bir de sofra kurarım… Iıh, yeme de yanında yat. Elbette, unutur muyum? Kaygılanmayın, kaygılanmayın unutmam. Dünya durdukça mor menekşeleri sulayacağım sizin için. Çıkmalıyım. Evet en kısa zamanda. Önce bir ev bulmalıyım. Sonra müjdeyi verivermeliyim.
Dostlarım, eviniz hazır, bekliyorum… Selim amca, Hakkı dayı, Güner… Bekliyorum…
Devam edecek…
Kudret Köksal
Yeni yazılarımı okudunuz mu?

heyecanla okuyacağımız seri iyi başladı…
Teşekkürler dost.