EVRENİN GÖRÜNMEYEN RESEPTÖRLERİ: KAOSUN İÇİNDEKİ TANRISAL DÜZEN

EVRENİN GÖRÜNMEYEN RESEPTÖRLERİ: KAOSUN İÇİNDEKİ TANRISAL DÜZEN

EVRENİN GÖRÜNMEYEN RESEPTÖRLERİ: 

KAOSUN İÇİNDEKİ TANRISAL DÜZEN

Fısıldayan Kalemler Dergisi için felsefi bir deneme

İnsan bedeni, görünmeyen bir zekânın kusursuz olmasa da hayranlık uyandıran işleyişini taşır. Derimizdeki reseptörler sıcaklığı, soğuğu, basıncı ve acıyı algılar. Sinir sistemimiz bu bilgileri işler; bedenimiz tehlikeye karşı refleksler geliştirir. Bir ateşe dokunduğumuzda elimizi geri çekmemiz, çoğu zaman bilinçli bir kararın değil, milyonlarca yıllık evrimsel bir düzenin sonucudur.

Peki, insan bedeninin sahip olduğu bu algılama ve tepki verme yeteneği, çok daha büyük ölçekte evrenin kendisinde de bulunuyor olabilir mi?

Belki evren, yalnızca yıldızlardan, galaksilerden, atomlardan ve boşluktan oluşan devasa bir yapı değildir. Belki o, her değişimi bir başka değişime bağlayan, kendi içinde bilgi taşıyan ve etkileşimlerle biçimlenen muazzam bir sistemdir. Bizim reseptör dediğimiz biyolojik alıcıların karşılığı, doğada fiziksel etkileşimler, geri bildirim döngüleri ve enerji alışverişleri olabilir.

Bu düşünce, evrenin insan gibi bilinçli olduğunu kanıtlamaz. Fakat onun işleyişinde, insan bedeninin düzenleyici mekanizmalarını hatırlatan şaşırtıcı benzerlikler bulunduğunu düşündürür.

Antik çağlardan beri filozoflar doğanın ardındaki düzeni anlamaya çalışmıştır. Herakleitos, evrendeki sürekli değişime rağmen bir Logos, yani düzenleyici ilke bulunduğunu düşünüyordu. Spinoza ise Tanrı ile doğayı birbirinden bütünüyle ayrı varlıklar olarak değerlendirmiyor, varoluşu tek bir sonsuz toz üzerinden açıklıyordu.

Bu iki yaklaşımın kesiştiği yerde büyüleyici bir soru belirir: 

Acaba doğa yasaları, bizim tanrısal düzen olarak adlandırdığımız şeyin görünen yüzü müdür?

Modern bilim, evrenin fiziksel yasalarla işlediğini ortaya koyar. Ancak bu yasaların neden var olduğu, neden belirli matematiksel ilişkiler taşıdığı ve varoluşun neden bu biçimde örgütlendiği, felsefenin hâlâ cevap aradığı sorulardır.

Kuantum fiziği de bu tartışmaya başka bir boyut kazandırır. Maddenin en küçük ölçeklerdeki davranışları, klasik sezgilerimizin ötesinde olasılıksal ilişkilerle açıklanır. Kuantum bilgi kuramı, fiziksel sistemlerin durumları ve aralarındaki ilişkiler üzerinden bilginin nasıl temsil edilip işlenebileceğini araştırır.

Buradan hareketle evrenin devasa bir bilgi ağı olduğu düşünülebilir. Ancak bu, evrenin bilinçli bir zihne sahip olduğunu veya her değişimi amaçlı biçimde yönettiğini gösteren bilimsel bir kanıt değildir. Yine de felsefi bakımdan son derece güçlü bir ihtimalin kapısını aralar: Belki bilgi, yalnızca düşünen canlıların ürettiği bir şey değil, fiziksel gerçekliğin temel özelliklerinden biridir.

Dünya’nın ekolojik dengesi de bu düşünceyi besleyen örnekler sunar.

Atmosferdeki karbondioksit, bitkilerin fotosentez yoluyla kullandığı temel maddelerden biridir. Belirli koşullarda karbondioksit artışı bitki büyümesini destekleyebilir. Bitkiler karbonu bünyelerine alırken oksijen üretir. Su döngüsü, sıcaklık, bulut oluşumu, yağışlar, okyanuslar ve ormanlar birbirleriyle karmaşık ilişkiler içindedir.

Fakat burada önemli bir ayrıntı vardır: Karbondioksit arttığında Dünya’nın mutlaka daha fazla yağmur yağdırarak yeşilliği ve oksijeni artırdığı söylenemez. İklim değişikliği bazı bölgelerde yağışları artırırken başka bölgelerde kuraklığı şiddetlendirebilir. Doğanın geri bildirim mekanizmaları her zaman dengeyi yeniden kurmaz; kimi zaman bozulmayı daha da hızlandırabilir.

Yine de bu karmaşık ilişkiler, gezegenin birbirinden bağımsız parçaların toplamı olmadığını gösterir.

James Lovelock’un geliştirdiği Gaia hipotezi, Dünya üzerindeki canlılarla fiziksel çevrenin birbirini etkileyen bir bütün oluşturduğunu ileri sürer. Bu yaklaşım, gezegenin bazı koşullarının yaşamla çevre arasındaki geri bildirimler sayesinde düzenlenebildiğini düşündürür.

Ben bu düşünceyi biraz daha ileri taşımak istiyorum.

Ya doğadaki bütün bu etkileşimler, evrensel bir bedenin reseptörleri gibi çalışıyorsa?

Ya okyanuslar, ormanlar, atmosfer, mikroorganizmalar ve hatta yıldızların doğumu ile ölümü, birbirine bilgi aktaran büyük bir varoluş ağının parçalarıysa?

Belki de kaos dediğimiz şey, düzenin yokluğu değil; henüz kavrayamadığımız ilişkilerin hareketidir.

Elbette her kaos kendiliğinden iyileşmez. Türler yok olabilir, ekosistemler çökebilir, yıldızlar sönebilir. Evrenin kendini mutlaka korumak istediğine dair elimizde bilimsel bir kanıt yoktur. Fakat doğada hem dengeleyici hem de değişimi büyüten süreçlerin bulunması, düzen ile düzensizliğin birbirinden tamamen kopuk olmadığını gösterir.

İşte burada bilimsel açıklama ile metafizik düşünce birbirine yaklaşır.

Tanrısal olanı, doğa yasalarını zaman zaman değiştiren görünmez bir müdahale olarak değil, bu yasaların varlığındaki derin düzen olarak düşünemez miyiz?

Belki Tanrı, evrenin dışında onu sürekli onaran bir mühendis değil; evrenin var olmasını mümkün kılan ilkelerin kendisidir. Belki de tanrısallık, bizim henüz tümüyle çözemediğimiz o matematiksel uyumun felsefi adıdır.

İnsan bedenindeki bir hücre, ait olduğu organizmanın bütününü bilemez. Kendi görevini yerine getirir, çevresinden sinyaller alır, değişimlere tepki verir. Oysa bütün bu küçük faaliyetler, kendisinden çok daha büyük bir yaşamın sürdürülmesine katkıda bulunur.

Peki, insanlık da evrensel ölçekte böyle bir konumda olabilir mi?

Belki bizler, içinde bulunduğumuz büyük yapının yalnızca küçücük bir bölümünü algılayabilen varlıklarız. Evreni incelerken, aslında onun kendi içinden doğmuş bir bilincin evrene yönelttiği sorulara tanıklık ediyoruz.

Bu düşünce beni şu ihtimale götürüyor: Evrenin bizi algıladığını bilmiyoruz; fakat bizim aracılığımızla kendisinin bir bölümünü anlamaya başladığı söylenebilir.

Çünkü insan da evrenin maddesinden oluşmuştur. Düşüncelerimiz, yıldızların oluşturduğu elementleri taşıyan bir beynin faaliyetidir. Evren hakkında kurduğumuz her cümle, bir bakıma evrenin içinden yükselen bir cümledir.

Belki de en büyük sır, evrenin bir bilince sahip olup olmadığı değildir.

Asıl sır, bilinç denen bu olağanüstü yeteneğin evrende nasıl ortaya çıktığıdır.

Ve belki bir gün bilim, bugün birbirinden uzak görünen bilgi, madde, yaşam ve bilinç arasındaki ilişkileri çok daha derinden açıklayacaktır.

O güne kadar felsefenin sorma hakkı saklıdır:

Ya evren, bizim sandığımız gibi yalnızca işleyen bir mekanizma değilse? 

Ya doğa yasaları, varoluşun görünmeyen hafızasıysa? 

Ya kaos, bazen yıkımın değil, yeni bir düzenin doğum sancısıysa?

Belki de insan, evrenin merkezinde değildir.

Ama evrenin kendi varlığını sorgulayabilen parçalarından biridir.

Ve kim bilir, belki de bütün bu sonsuzluk içinde en şaşırtıcı olay, yıldızların doğması değil; yıldızlardan doğmuş bir varlığın başını gökyüzüne kaldırıp “Neden?” diye sorabilmesidir.

Yeşim Şahin Yaman

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

NEDEN OMLET DEĞİL DE MENEMEN?

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çok keyifli bildiğim ama okumaktan zevk aldığım bir yazı okudum. kaleminize sağlık…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeşim Şahin YAMAN

YEŞİM ŞAHİN YAMAN Ankara doğumlu yazar ve emekli diş hekimi Yeşim Şahin Yaman, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi mezunudur. Yalova’da yaşamaktadır. Roman, öykü, şiir, deneme ve senaryo türlerinde eserler üretmekte; Yorucu.com’da yazılar yayımlamaktadır. Sosyoloji ile Halkla İlişkiler ve Reklamcılık eğitimlerini sürdürmektedir. Edebiyatın yanı sıra resim, seramik ve el nakışıyla ilgilenmektedir. ESERLERİ • Sinemanın Büyülü Denizinde Sinopsis Dalgaları • Halkla İlişkiler Dijital İletişim ve Sosyal Sorumluluk Yönetimi • Kriz ve Yönetimi • Dünya Büyük Bir Masaldı • Her Şey Çok Önceden Söylendi • Modern Dünyanın Küçük Delilikleri • Seramik Öyküler • Yanlış Zaman • Dünyanın Mitolojik Aşk Şiirleri • Kömür Karası Bir Türkü • Dağların Nefesi • Yemin ve Kül • Gelecekten Damat • Ekrandaki Kibritler • Diken • Kara Yazma • Geri Geldik • Antarktika Kodu • Berlin’de Kaybolan Bahar • Cinema of Magic • Evvel Zaman İçinde