ZAMANIN UNUTAMADIĞI İZ: VEFA

ZAMANIN UNUTAMADIĞI İZ: VEFA

ZAMANIN UNUTAMADIĞI İZ: VEFA

​
​Güneş, Ege’nin kopkoyu mavisini ve antik taşların yorgun yüzünü boyayarak yavaşça çekiliyordu. Foça’nın dar, Arnavut kaldırımlı sokaklarında rüzgar, tarihin fısıltılarını taşıyan tuzlu bir kokuyla esiyordu. Eski taş evin begonvillerle sarılı cumbalı penceresinden dışarıyı izleyen Tahsin Usta, elindeki incecik porselen çay bardağına dalıp gitmişti. Seksen iki yıllık ömrünün en az altmış yılını bu sahil kasabasında, ahşaba can vererek, kırılan sandalyeleri, masaları, teknelerin dümen dolaplarını onararak geçirmişti.

​Tahsin Usta’nın elleri, zaman ve marangozluk tozunun işlediği birer harita gibiydi. Ama asıl harita, o ellerin taşıdığı hatıralardı. Kasabada herkes onu bilir, sayardı. Fakat son yıllarda adımlarını yavaşlatan şey yaşlılık değil, içindeki eksilmez bir bekleyişti.

​O akşam, dükkanının tahta kapısını çalmadan açıp içeri giren orta yaşlı bir adam oldu. Üzerinde şehre ait olduğu her haliyle belli olan şık bir palto vardı ama yüzündeki yorgunluk, buranın insanlarına benziyordu. Adam, uzun süre kapı eşiğinde durdu, etrafı koklar gibi derin bir nefes aldı ve gözleri Usta’nın tezgahında asılı duran eski, sedef kakmalı tespih kutusuna takıldı.

​”Tahsin Usta…” dedi sesindeki titrek heyecanı gizleyemeyerek. “Beni hatırladın mı?”

​Tahsin Usta, gözlüğünü alnına doğru kaldırdı. Kalın kaşlarının altından misafirine dikkatle baktı. Zaman, insanın yüzünü değiştirirdi elbet ama bakışlardaki o mahcup ışık hiç değişmezdi. Usta, birden kırk yıl öncesine, kasabaya ilk geldiği o kasvetli sonbahar gününe gitti.

​Yıl 1986’ydı. Tahsin, henüz otuzlu yaşlarının başında, kimsesiz, cebinde üç beş kuruşu olan ama ellerinde mucizeler yaratan genç bir marangozdu. İstanbul’daki dükkanını büyük bir yangında kaybetmiş, eşini ve yeni doğmuş bebeğini aynı yıl içinde peş peşe toprağa vermişti. Hayatı onun için bir anda anlamını yitirmiş, dünya sadece gri bir tahta parçasından ibaret kalmıştı.

​Foça’ya kaçmıştı; çünkü burası kimsenin kimseye karışmadığı, dalgaların sesinin acıyı örttüğü bir limandı. Limanın hemen kenarında, yıkılmaya yüz tutmuş eski bir balıkçı barınağını kendine hem ev hem dükkan yapmıştı. Geceleri tavan arasına sızan yağmur suyuyla, gündüzleri ise içindeki dinmek bilmeyen sızıyla boğuşuyordu.

​İşte o günlerde, kasabanın dışındaki küçük mahallede yaşayan, kimsesiz ve yoksul bir kadın olan Meryem Ana ile yolu kesişti. Meryem Ana, kocasını yıllar önce deniz kazasında kaybetmiş, kimsesi kalmamış, elinde kalan tek varlığı olan ahşap beşiği ve iki sandalyeyi onartmak için Tahsin’in kapısını çalmıştı.

​”Oğlum,” demişti Meryem Ana, kadife gibi ama kederli sesiyle. “Bu beşik bana anamdan yadigardır. Torunum olmadı ama bir gün belki kapımı çalan kimsesiz bir yavru olur diye saklarım. Sandalyelerim de eski, kırık… Ama insan kocamdan kalan bu köşede oturup bir çay içemezse, evinin ne anlamı kalır?”

​Tahsin, o gün kadının gözlerindeki yalnızlığı kendi gözlerinde görmüştü. Para falan istememişti. Sandalyeleri onarmış, beşiğin oymalarını zımparalamış, hatta evinin kapısının bozulan menteşesini bile usta elleriyle yenilemişti. Meryem Ana karşılığında ona bir bardak sıcak ada çayı ikram etmiş, küçücük tenceresinde pişirdiği mercimek çorbasını paylaşmıştı.

​O günden sonra o ev, Tahsin için bir sığınak olmuştu. Meryem Ana ona “evlat” demişti, Tahsin de ona “ana”. Aradan geçen yıllar içinde Tahsin, kasabada adını duyurmuş, kendi küçük dükkanını kurmuştu. Ancak hayatın getirdiği koşturmaca içinde, bir gün kapılarına dayanan o büyük fırtınayı hesap edememişti.

​1991 yılının sert bir kış gecesiydi. Sabaha karşı sabıkalı bir adam, dükkanın arka camını kırıp içerideki antika takım aletlerini ve Tahsin’in biriktirdiği üç kuruşluk kefen parasını çalmaya kalkmıştı. Sesleri duyup uyanan Tahsin, hırsızla boğuşmuş, arbede sırasında hırsız bıçağını çekmişti. O karanlık saniyelerde, tam bıçak Tahsin’in göğsüne iniyorken, içeriye kimin girdiğini kimse anlamamıştı.

​Meryem Ana, o yaşlı bedeniyle araya girmişti. Bıçak Tahsin’e değil, kadının omuzuna saplanmıştı. Hırsız korkup kaçmış, Tahsin ise kanlar içinde kalan kadını kollarının arasına alıp hastaneye yetiştirmişti. Meryem Ana kurtulmuştu ama bu olay onun zayıf düşmesine neden olmuştu.

​İşte asıl sınav o zaman başlamıştı. Meryem Ana’nın hastaneden taburcu olduğu gün, uzak bir şehirde yaşayan ve yıllardır kadının yüzünü bile aramayan uzaktan bir yeğeni ortaya çıkmıştı. Adamın derdi Meryem Ana’nın denize nazır o küçük arsası ve içindeki eski tahta evdi. Kadını hastaneden alır almaz, “Seni buradaki kimsesizler yurduna vereceğim, evi de satıp borçları kapatacağım,” demişti.

​Meryem Ana o gece sabaha kadar ağlamış, Tahsin’e yalvarmıştı: “Evladım, beni bu evden söküp atmasınlar. Ben bu duvarlarda doğdum, bu bahçede kocacığımı bekledim.”

​Tahsin, o dönem elinde avucunda ne varsa satmış, hatta dükkanın ipoteğini bankaya vererek adamın istediği parayı bulmuş, arsanın ve evin tapusunu Meryem Ana adına koruma altına almıştı. Adam parayı alır almaz arkasına bile bakmadan çekip gitmişti.

​Ancak bu fedakarlık Tahsin’e çok pahalıya mal olmuştu. Banka borçlarını ödeyememiş, dükkanına haciz gelmişti. Kasabalılar ona “Delikanlı, elin kadını için neden kendini yaktın?” dediklerinde, Tahsin sadece gülümsemişti: “O benim canımı kurtardı. Ben de onun son nefesini huzur içinde almasını sağladım.”

​Meryem Ana, o olaydan sonra birkaç yıl daha yaşadı. Tahsin her akşam işini bitirir, kadının çorbasını pişirir, ona eski İstanbul hikayeleri anlatırdı. Kadın son nefesini verirken Tahsin’in ellerini tutmuş, “Oğlum,” demişti, “Vefa sadece bir semt adı değildir, yürekte taşınan en ağır yüktür. Sen bu yükü taşıdın. Unutma, hayat sana bunu bir gün katbekat geri verecektir.”

​Meryem Ana’nın vefatından sonra o ev, kasabanın mahzun bir hatırası olarak kalmıştı.

​Dükkandaki orta yaşlı adam, şimdi Tahsin Usta’nın karşısında duruyordu. Gözlerinden süzülen yaşları saklamaya gerek duymuyordu.

​”Usta…” dedi adam, ellerini uzatıp Tahsin’in nasırlı ellerine sarılarak. “Beni tanımadın değil mi? Haklısın, o zamanlar ortaokul çağlarında, kasabada gariban bir ailenin çocuklarından biriydim.”

​Tahsin Usta kaşlarını çattı, zihninin derinliklerindeki tavan aralarını yokladı.

​”Ben,” dedi adam, sesi titreyerek, “Meryem Ana’nın komşusu olan o fakir ailenin torunuyum. Hani sen dükkanının önünde çocuklara ahşaptan oyuncaklar yapardın, hani bana gizliden defterler, kalemler getirip ‘Oku koçum, adam ol ki başkalarının eline bakma’ derdin.”

​Tahsin Usta’nın nefesi kesilir gibi oldu. Gözleri kocaman açıldı.

​”Sen… Sen o küçük Ali…” dedi fısıltıyla.

​”Evet, Usta, ben o Ali’yim,” dedi adam, diz çöküp ustanın ellerini öperek. “O zamanlar çocuktum, fedakarlıklarının tam olarak anlamını belki kavrayamıyordum ama büyüdükçe ailem anlattı. Meryem Ana’ya nasıl sahip çıktığını, kendi dükkanını feda edişini herkes bilirdi.”

​Adam ayağa kalktı, paltosunun cebinden eski, sararmış bir kağıt parçası çıkardı. Bu, Meryem Ana’nın ölümünden önce yazıp o dönem komşulara emanet ettiği ama bir türlü ulaştırılamayan vasiyetname mektubuydu.

​”Meryem Ana bu mektubu bize bırakmış ve ‘Eğer bir gün Tahsin oğlum dara düşerse ona verin’ demişti. Şimdi büyük bir mimar oldum, İstanbul’da kendi bürom var. Ve buraya, senin yanına, borcumu ödemeye değil, ellerini öpmeye geldim.”

​Tahsin Usta, masanın üzerindeki çay bardağına baktı. Çay soğumuştu ama içindeki sıcaklık, seksen iki yıllık ömrünün en derin yerine akmıştı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve yanağındaki derin kırışıklıkta kayboldu.

​”Evlat,” dedi Usta, sesindeki o tatlı huzurla. “Vefa, borç ödemek değildir. Vefa, bir insanın hatırasını yüreğinde saklayıp, rüzgar ne kadar sert eserse essin o ateşi söndürmemektir. Sen bugün buraya gelerek, benim yarım yüzyıldır taşıdığım o yükün en güzel ödülünü verdin.”

​O akşam Foça’nın sahilinde dalgalar kıyıya vururken, dükkanın ışığı gece yarısına kadar sönmedi. İçerideki yaşlı marangoz ile yıllar önce inandığı çocuk, şimdi hayatın onlara sunduğu en tatlı vefa anını paylaşıyordu. Çünkü bazı hikayeler bitmezdi; sadece zaman, en sadık olanların alnına hak ettikleri tacı takmak için doğru anı beklerdi.

Cevat İnan

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

BAYRAM NEYDİ BİLİYOR MUSUN ANNE?

Bayram Neydi Biliyor musun Anne?

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çok güzel, iç ısıtan bir hikaye…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Yine harika bir hikaye. Kaleminize yüreğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cevat İNAN

Cevat İnan 1962 yılında Antalya’da doğdum. Hayatımı resim sanatına, edebiyata ve eğitime adamış bir ressam ve yazarım. Geleneksel bölgesel motifleri modern çizgilerle buluşturduğum tuval çalışmalarımın yanı sıra, "Mekteb-i Sanat" bünyesinde resim eğitmenliği yaparak geleceğin sanatçılarını yetiştiriyorum. Yazın dünyasında ise tiyatro sahneleri için yazdığım "Budak Yerinden" oyununun, yetişkin romanlarımın ve en önemlisi çocukların hayal dünyasına hitap eden Zaman Yolcuları ile Emir ve Sihirli Kalemin Maceraları adlı çocuk kitaplarımın yazarıyım. Kelimelerin ve renklerin rehberliğindeki bu üretim sürecine Antalya’da devam etmekteyim.