Bayram Neydi Biliyor musun Anne?
- Yazar: Cevat İNAN
- 28 Eylül 2026
- 13 kez okundu
BAYRAM NEYDİ
BİLİYOR MUSUN ANNE?
Penceremin camına vuran rüzgârın sesiyle uyandım sabahın erken saatinde. Şehrin bu soğuk beton binalarının arasında ne horoz sesi vardı ne de çocukların neşeli çığlıkları. Telefonumun ekranı, birbiri ardına düşen hissiz, kopyala-yapıştır toplu kutlama mesajlarıyla aydınlanıyordu. İçinde ne bir samimiyet barındıran ne de yüreği ısıtan kaskatı satırlar…
Kahvemi alıp balkona çıktım. Aşağıdaki cadde bomboştu. İçimde aniden patlayan o tanıdık sızıyla gökyüzüne diktim gözlerimi ve sanki mutfaktan o mis gibi çay kokusuyla çıkıp gelecekmiş gibi fısıldadım:
Bayram neydi biliyor musun anne?
Bak, büyüdüm; saçlarıma aklar düştü. Ne zaman kalbimin bir köşesinde o eski günlerin sızısı uyansa, ben yine o arife gecesi gözüne uyku girmeyen küçük çocuğa dönüşüyorum. Bayram denilen o mucizeyi, şimdiki zamanın bu yabancı sabahlarında değil; senin o gülen yüzünde, bizim o küçük mahallemizde bıraktım ben.
Bizim çocukluğumuzda bayram arife gününün o tatlı telaşıyla başlardı. Günler öncesinden evin her köşesi yıkanır, tahta döşemeler ovulurdu. O temizlik kokusu, yaklaşan neşenin ilk müjdesiydi.
Ama asıl sihir, güneş battıktan sonra başlardı. Sen mutfakta baklavaların peşinde koştururken, biz odamızda yerimizde duramazdık.
Yıl boyunca belki ilk kez giyeceğimiz gıcır gıcır kıyafetlerimizi yatağımızın başucundaki sandalyeye muntazamca sererdik. Yeni ayakkabılarımızı ise birer mücevher kutusu gibi başucumuzun tam köşesine yerleştirirdik. Deri kokusuyla karışık o yeni eşya kokusu, dünyanın en güzel parfümünden daha güzel gelirdi burnumuza.
Işıkları kapattığında gözlerimizi tavana diker, sabırsızlıkla dualar ederdik. Bayram, arife gecesinde o yeni ayakkabılara sarılarak uyumaktı.
Sabahın ilk ışıklarıyla mahallenin camisinden yükselen bayram tekbirleriyle uyanırdık. Ama bizden önce uyanan hep sen olurdun. Mutfağa koştuğumuzda, seni cennet kokan gülücüğünle bulurduk. Ev çıtır çıtır pişen pişilerin, demlenen çayın kokusuyla dolardı.
Babam camiden dönüp kapıyı çaldığında merasim başlardı. Salondaki büyük halının üzerinde sıraya girer, önce babamın, sonra senin emek kokan ellerini öperdik. Sen bizi bağrına basıp, “Kuzularım benim, bayramınız mübarek olsun,” derdin. Verilen harçlıklar süslü mendillere sarılıp cebimize konurdu.
Sonra kapı hiç kapanmazdı. Limon kolonyası şişesi elinden düşmez, gümüş tepside akide şekerleri, lokumlar sunardın. Bir evi ev yapanın eşyalar değil, içindeki gülen yüzler olduğunu senin o misafir ağırlayışında öğrendik anne.
Evin içindeki merasim biter bitmez, kapının önü bizim için bayram yerine dönerdi. Abim, cebindeki bayram harçlıklarıyla kendini dünyanın en zengin adamı sanır, bozuk paraları şıngırdatarak dolaşırdı:
“Yürüyün!” derdi bana ve ablama, “Bugün benden!”
Hedefimiz Bakkal Zülfü amcanın dükkânıydı. Cam kavanozlarında renk renk akide şekerlerinin, mantar tabancalarının dizili olduğu o küçük cennet… Zülfü amca bıyık altından güler, abim bütün harçlığını tek kerede tezgaha dökerdi. Bozuk paraların şıngırtısı hâlâ kulaklarımda! Harçlıklar günün ortasında biterdi ama abimin yüzündeki o gurur, gülüşlerimiz hiçbir parayla satın alınamazdı.
Ablam pili pili eteklerini savura savura yürürdü sokakta. Ben rugan ayakkabılarımın üzerindeki tozu siler, fiyaka atardım. Sokaklar çocuk kaynardı. Kimse kimseye yabancı gözle bakmazdı.
Tonton amcalar, teyzeler cebimize kırık şekerler, tülbentlere sarılı bozuk paralar koyarlardı. Sokak sokak dolaşırken hissettiğimiz o özgürlük ne kadar da derindi. Günün sonunda eve döndüğümüzde ellerimiz, komşuların sıktığı gül, tütün ama en çok da o ferahlatıcı limon kolonyası kokardı.
Şimdi bakıyorum da etrafıma… Sokaklar boş anne. Çocuklar artık arife gecesi ayakkabılarına sarılarak uyumuyor. Ahşap evlerin yerini birbirine yabancı insanların oturduğu yüksek binalar aldı.
Bakkal Zülfü amca göçüp gitti, dükkânının yerinde dev bir süpermarket duruyor.
Eli öpülecek büyüklerimiz birer birer eksildi. Önce dedem, sonra babaannem ve sonra sen… Sen gittiğinde, evimizin bayramları da seninle çekilip gitti. Artık kapımızı çalan çocuklar yok; telefon ekranlarına düşen soğuk, ifadesiz mesajlarla geçiştiriliyor her şey. Eski samimiyet bir masal gibi kaldı hafızalarımızda.
İşte böyle anne…
Şimdi içtiğim kahvenin her yudumunda, penceremden baktığım bu sessiz şehirde seni arıyorum. Bayram dediğim şey, kapımın eşiğinde duran ama içeri girmeye utanan bir yabancı artık.
Biliyor musun?
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığımda, hâlâ burnuma o limon kolonyasının kokusu geliyor. Hâlâ kulağımda abimin Zülfü amcanın tezgahına döktüğü bozuk paraların şıngırtısı var. En çok da mutfaktan bana bakıp gülümsediğin, “Kuzum” diyerek kollarını açtığın o anı görüyorum.
Bayram neydi biliyor musun anne?
Bayram sensin.
Bayram senin olduğun o zamanlardı.
Şimdi sen yoksun, o eski bayramlar yok… Ama sen benim yüreğimde yaşadığın sürece, ben her arife gecesi o yeni ayakkabısını başucuna koyan küçük çocuk olmaya devam edeceğim.
Bayramın mübarek olsun anne… Cennetin en güzel köşesinden bana gülümsediğini bilerek, ellerinden öpüyorum.
Cevat İnan
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

çocukken bayramlarda açık duran kapımız ve zil çalınca heyecanlanan ben…
kaleminize sağlık…
Değişiyoruz farkında olmadan. Kaybederek.
Kaleminize yüreğinize sağlık.